NOSTALJİNİN KURUCU DESTANI ODYSSEİA VE BİLMEMENİN ACISI

Homeros’un Odysseia destanı, efsanevi bir kahramanın on yıl süren evine dönüş yolculuğunu anlatırken, aslında ev özlemi (nostalji) ve belirsizlikle yaşamanın zorluğu gibi…

Homeros’un Odysseia destanı, efsanevi bir kahramanın on yıl süren evine dönüş yolculuğunu anlatırken, aslında ev özlemi (nostalji) ve belirsizlikle yaşamanın zorluğu gibi evrensel temaları işler. Modern bir yazar olan Milan Kundera, Odysseia’yı nostaljinin kurucu destanı olarak nitelendirir ve Odysseus’u “gelmiş geçmiş en büyük serüvenci” olarak tanımlar.

Bu destanda Odysseus’un memleketi İthake’ye duyduğu derin özlem ve sevdiklerinin onun akıbetini bilememenin acısı, nostalji kavramının mitolojik temellerini oluşturur. Aynı zamanda Odysseia, bilmemenin acısı diyebileceğimiz, insanın hayati konularda bilgisiz olmasının yarattığı ızdırabı da derinlemesine işler. Penelope yirmi yıl boyunca kocasının dönüp dönmeyeceğini bilmeden beklerken, Telemakhos babasının hayatta olup olmadığını öğrenmek umuduyla denize açılır. Odysseus’un kendisi de yolculuğu boyunca yurdunun akıbetini ve oradakilerin kendisini hatırlayıp hatırlamadığını bilmeden yaşar.

İnsanın geçmişe duyduğu özlem, bilinmeyenle yaşama zorunluluğu ve eve dönüş arzusu, kültürler üstü evrensel duygulardır. Bu duyguların en eski ve etkileyici anlatılarından biri olan Odysseia, yalnızca Homeros’un kaleme aldığı bir kahramanlık destanı değil; aynı zamanda varoluşsal bir sorgulamanın, bireyin kimlik ve aidiyet arayışının ilk büyük sahnesidir. Antik Yunan’ın efsanevi kahramanı Odysseus’un evine dönme çabası, yüzeyde coğrafi bir yolculuk gibi görünse de daha derinlerde zihinsel ve ruhsal bir yurt arayışını dile getirir. Nostalji, burada yalnızca geride bırakılmış olanı istemek değil, zamanla silinmiş bir benliği yeniden kurma çabasıdır. Odysseia, yüzeyde bir eve dönüş hikâyesi olsa da derin yapıda insanın bilinmeyene, kayba ve kimlik krizine verdiği tepkilerin mitik bir anlatımıdır.

Nostalji: Eve Dönüş Arzusu mu, Zihinsel Bir Yurtsuzluk mu?

Odysseia, Batı edebiyatının en eski ve en köklü hikâyelerinden biri olarak nostalji temasının arketipsel bir ifadesini sunar. Nostalji kelimesinin kökeni de bu destanın özündeki duyguyu yansıtır: Yunanca nostos “geri dönüş” ve algos “acı, keder” sözcüklerinin birleşimi, eve dönme arzusunun acısı demek olan Odysseia’daki nostalji, yuvaya duyulan doyurulmamış özlemin yarattığı kederdir.

Nostalji terimi modern anlamda ilk kez 1688’de, İsviçreli hekim Johannes Hofer tarafından, askeri birliklerde savaş alanından evine dönemeyen askerlerin yaşadığı psikolojik bir hastalık olarak tanımlanarak literatüre girmiştir. Hofer, nostalgia terimini, Almanca Heimweh (sıla hasreti) kavramına karşılık olarak türetmiş ve bunu bir tür beyin hastalığı olarak tanımlamıştır. 17. yüzyıl tıbbı açısından nostalji, uzun süre evinden uzakta kalan genç insanların tutulduğu, aşırı özlem kaynaklı melankoli haliydi; semptomları arasında sürekli dalgınlık, uykusuzluk, ağlama nöbetleri ve iştahsızlık sayılıyordu. Hatta bazı vakalarda bu hasret öyle şiddetli görülürdü ki, kişi yemek yemeyi reddedip hayata küser ve ölümle sonuçlanabilirdi. Bu nedenle nostalji, başlangıçta tehlikeli bir hasret hastalığı olarak kabul edilmişti.

18. yüzyılda bu kavram tıp literatüründen yavaş yavaş kültürel literatüre kayarak mektuplarda, şiirlerde sıla hasreti veya mazinin hüznü anlamında duygusal-melankolik bir ruh hali olarak değerlendirilmeye başlandı. 19. yüzyılın Romantik düşünürleri nostaljiyi, modern dünyanın getirdiği hızlı değişime karşı bir tepki, geçmişe ve doğal olana duyulan özlem olarak yücelttiler. Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürlerin eserlerinde ya da Wordsworth gibi romantik şairlerin dizelerinde, çocukluğa, doğaya veya ulusal kökenlere özlem teması güçlü şekilde hissedilir. Bu dönemde nostalji, bir bakıma modernleşmenin ve ilerlemenin yarattığı kopuştan doğan bir paradise lost (yitik cennet) arayışıydı.

20. yüzyılda ise nostalji kavramı yeni açılımlar kazandı. Dünya Savaşları ve göç dalgaları, milyonlarca insanı vatanlarından uzakta yaşamaya zorlayınca, nostalji kitlesel bir duygu halini aldı. Bu dönemde psikanalitik kuramcılar nostaljiyi pek olumlu görmediler; Freud’un takipçileri, geçmişe aşırı takılmanın ve sürekli özlem duymanın sağlıksız bir ruh haline işaret edebileceğini düşündüler. Nostaljik kişi, Freudcu yorumda, belki de gerçek kaybın yarattığı acıyla baş edemediği için kendini geçmişin anılarına kaptıran melankolik kişiyle kıyaslandı. Öte yandan, tam da bu yüzyılın ortalarında ortaya çıkan sürgün edebiyatı ve göçmen anlatıları, nostaljiyi deneyimleyen kahramanlar aracılığıyla bu duyguyu edebiyatta somutlaştırdılar. Örneğin, Vladimir Nabokov’un Konuş, Hafıza (Speak, Memory) eseri veya Stefan Zweig’ın sürgün anıları, eski dünyaya duyulan hasretin incelikli örnekleridir.

21. yüzyıla gelindiğinde ise nostalji yeni bir çehre kazandı. Sovyetler sonrası Doğu Avrupa’da ve diğer coğrafyalarda, insanlar geçmişin belirli dönemlerini (örneğin çocukluk yıllarını veya daha istikrarlı buldukları eski rejimleri) özlemle anmaya başladılar. Bu durum, Slavoj Žižek gibi bazı düşünürlerin geçmişin idealleştirilmesi eleştirilerine konu olduysa da popüler kültürde nostalji dalgası hız kesmedi. Eski müziklerin, filmlerin yeniden moda olması, retro giyim tarzlarının geri gelmesi, hatta çocukluk atari oyunlarının bile tekrar rağbet görmesi, nostaljinin geniş kitlelerce paylaşılan bir duygu olduğunu gösterdi. Günümüz kuramcılarından Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği (The Future of Nostalgia, 2001) adlı çalışmasında nostaljiyi restoratif (onarımcı) ve refleksif (düşünsel) olarak iki türe ayırır.

Restoratif nostalji, geçmişi aynen geri getirme arzusu taşır. Odysseus yıllar sonra İthake’sine kavuştuğunda bile, her şey bıraktığı gibi değildir; oğlu bebekken bıraktığı Telemakhos artık genç bir delikanlı olmuştur, babası Laertes yaşlanmıştır, evinde yabancılar (Penelope’nin talipleri) cirit atmaktadır. Memleketine dönüp bıraktığı her şeyi eski haliyle bulmak isteyen Odysseus’un nostaljisi bu türdendir. Bu bakımdan, nostalji tatlı bir kavuşma kadar, geçip giden zamana duyulan keder anlamını da içinde barındırır.  

Refleksif nostalji ise geçmişin geri gelmeyeceğini kabullenir, ama geçmişin anılarını düşünmekten haz alır; acı-tatlı bir muhasebe duygusuyla bugüne anlam katmaya çalışır. Modern insan çoğu zaman refleksif nostalji içindedir: Geçmişi geri getiremeyeceğini bilir, fakat o anıları yad etmekten de vazgeçmez. Her iki durumda da nostalji, kimlik duygumuzla yakından bağlantılıdır. Geçmiş deneyimlerimizi sahiplenerek kim olduğumuzu tanımlarız; bu yüzden nostalji bazen kendimizi yeniden tanımlama, köklerimizi hatırlama işlevi de görür.

Homeros’un dizelerinde nostalji, sadece bir özlem değil, aynı zamanda varoluşsal bir eksiklik ve sarsıcı bir bilinç halidir. Odysseus’un Troya’dan sonra yola çıkıp on yıl süren eve dönüş yolculuğu, salt bir coğrafi yön bulma çabası değil; kendi kimliğine, yerine ve zamanına yeniden kavuşma mücadelesidir.

İthaka, burada bir mekândan ziyade bir anlam taşıyıcısıdır. Odysseus’un onu özlemesi, yalnızca Penelope’ye ya da tahtına değil, bir bütün olarak yerini bilmeye, dünyadaki sabit noktasına olan özlemini gösterir. Ancak bu özlem, sürekli ertelenir; Odysseus fırtınalarla, tanrıların oyunlarıyla ve kendi içsel çatışmalarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Nostalji, böylece yalnızca geçmişe dönme arzusu değil, zamanın akışı içinde parçalanan benliğin yeniden bütünlenme çabasıdır.

Felsefi açıdan nostalji, varoluşsal bir boşluğun işaretidir. Martin Heidegger’in heimatlosigkeit (yurtsuzluk) kavramı, Odysseia’nın temel yapısıyla büyük bir paralellik taşır. Heidegger’e göre insan, dünyaya fırlatılmış (geworfen) bir varlıktır; evi ya da yurdu, onun kendiliğinden sahip olduğu bir şey değil, yeniden kurması gereken bir mekândır. Odysseus’un yolculuğu, bu anlamda, her zaman bir eve ulaşma çabası değil, ev fikrinin sürekli yıkıma uğramasıdır. Her adada kalmaya çalışsa da (Kalypso, Kirkê), hiçbir yer ev olamaz çünkü nostalji, sabit bir mekâna değil, geçmiş bir zamana ve o zamanla ilintili bir kendilik haline duyulan özlemdir. Odysseus’un yolculuğu da benzer şekilde, bir aidiyetin değil, aidiyetin kaybının anlatısıdır.

Günümüz bireyi için nostalji, dijital çağda kimlik karmaşası yaşayan insanın geçmişte sabit bir benlik aramasına benzer. Sosyal medyada paylaşılan anılar, zamanın dijitalleştirilmiş nostaljik temsilleridir. Fakat Odysseia, nostaljiyi romantikleştirmez; aksine, onun bedelini, uzunluğunu ve kaçınılmaz yalnızlığını sergiler. Odysseus’un gözyaşları içinde şarkıları dinlemesi, onun nostaljinin pasif bir öznesi değil, onu taşıyan ve dönüştüren bir figür olduğunu gösterir. Homeros, nostaljiyi bir duygudan çok, bir karakterin kaderi olarak işler.

Sonuç olarak Odysseia, nostaljiyi tarihsel ya da romantik bir duygudan ziyade, insanın kendi zamanına ve yerine dönme mücadelesi olarak ele alır. Bu mücadele, zamana karşı bir direniş, kimliği yeniden inşa etme arzusu ve nihayetinde felsefi bir varoluş sorunudur.

Bilinmeyenin Acısı: Bilmemekle Yaşamak

Odysseia, yalnızca eve dönüşü anlatan bir destan değil; aynı zamanda bilgiyle cehaletin, kesinlikle belirsizliğin iç içe geçtiği bir anlatıdır. Homeros’un dünyasında bilgi, mutlak ve ulaşılabilir bir şey değildir. Bilmek, kahramanlara güç kazandırmaz; çoğu zaman onları tehlikeye atar ya da ağır bedeller ödetir. Belirsizlik, yalnızca bir arka plan değil, anlatının yapısal motorudur: Ne zaman döneceğini bilmeyen Penelope, babasının akıbetinden habersiz büyüyen Telemakhos, yönünü kaybetmiş Odysseus… Tüm kahramanlar, bilmemenin acısı ile sınanır.

Odysseia destanının temel motifi, kahramanın bitmek bilmez merakıdır. Odysseus sadece evine dönmek isteyen bir savaşçı değil, aynı zamanda bilinmezi öğrenmeye çalışan biridir. Onun maceraları, insanın bilgiye duyduğu açlık ve bilinmezden korkusu arasındaki gerilimi yansıtır. Özellikle Sirenkayaları bölümü, bu temayı çarpıcı biçimde ortaya koyar. Odysseus gemisiyle Sirenler’in adasına yaklaşırken mürettebatının kulaklarını balmumuyla tıkar, kendisini ise geminin direğine sıkı sıkıya bağlatır. Zira Sirenler büyüleyici şarkılarıyla denizcileri kendilerine çekip yok etmektedir; fakat Odysseus, hayatını tehlikeye atma pahasına, o şarkıyı dinlemek ve bu büyünün sırrını çözmek ister. Bu sahne, insanoğlunun bilinmeyeni bilme tutkusunu ve bu tutkunun getirdiği tehlikeyi sembolize eder. Odysseus, bilmemenin acısını çekmemek uğruna, yani Sirenlerin ne söylediğini duymadan geçip gitmenin gönül rahatlığını yeterli bulmayıp, o bilgiyi edinmeye çalışır.

Odysseus’un bilgi arayışı Sirenlerle sınırlı değildir. Yolculuğunun bir noktasında, büyücü Kirke’nin öğüdüyle yeraltı diyarına (Hades’e) inmeye karar verir. Bu tehlikeli katabasis (ölüler diyarına iniş) deneyiminin amacı, Thebai’li bilge kör kâhin Tiresias’tan eve dönüş yoluyla ilgili bilgi almaktır. Odysseus, yaşayan hiç kimsenin görmediği şeyleri görmek ve duymadığı kehanetleri duymak pahasına Hades’in kapılarına gider. Orada karşısına çıkan ölülerin ruhlarıyla konuşur; annesinin ruhundan evinin halini öğrenmeye çalışır, savaşta ölen yoldaşlarıyla görüşür ve en önemlisi Tiresias’tan İthake’ye sağ salim varabilmek için neler yapması gerektiğini öğrenir. Bu bölüm, insanın geleceğini bilme arzusunun ifadesidir. Odysseus, bilmemenin acısına katlanamaz; evine giden yolu bilmek, karşısına çıkacak engelleri önceden öğrenmek ister.

Odysseia aynı zamanda cehaletin acı sonuçlarını da gösterir. Odysseus’un tayfası çoğu zaman olup bitenin farkında değildir; efendilerinin kurnaz planlarına vâkıf olmadıkları için hatalar yapar, bedelini canlarıyla öderler. Örneğin Aiolos’un Odysseus’a verdiği rüzgâr tulumunu mürettebat cehalet ve meraktan açar; içinden çıkan fırtına onları hedeflerinden tekrar uzağa savurur. Bu olay, bilgisizliğin felakete sürükleyebileceğine dair bir uyarıdır. Benzer şekilde, Helios’un kutsal sığırlarını yememeleri gerektiğini bilmeyen (ya da bildiği halde umursamayan) tayfalar, tanrıların gazabına uğrayarak denizde boğulurlar. Odysseus’un kendisi bile bazen bilgisizliğin kurbanı olur: Polyphemos’un mağarasına merakla giren Odysseus, bu tek gözlü devin insan yiyen bir canavar olduğunu bilmediği için adamlarını kaybeder ve kendisi de ölümden kıl payı kurtulur. Bu epizot, bilgi eksikliğinin acı verici bedellerini ortaya koyar.

Destanın bilmemenin acısı temasını belki de en dokunaklı işleyen yönü, karakterlerin sevdiklerinin akıbetini bilmemelerinden doğan iç sıkıntısıdır. İthake’de Penelope, yirmi yıl boyunca kocası Odysseus’un dönüp dönmeyeceğini bilmeden, her gün belirsizlik içinde beklemiştir. Genç yaşta ayrıldığı eşinin bir gün yaşlı bir adam olarak çıkıp gelebileceğini umarken, bir yandan da onun denizlerde can vermiş olma ihtimalinin hüznünü taşır. Oğulları Telemakhos, hiç tanımadığı babasının izini sürmek için Pylos ve Sparta’ya seyahate çıkar; çünkü onun yaşamıyor olabileceğini bilmemek, en az babasının yokluğu kadar acı vericidir. Bu nedenle Telemakhos, Mentes kılığındaki tanrıça Athena’nın yönlendirmesiyle yola çıkar ve babasının başına ne geldiğini öğrenmeye çalışır. Bu arayış, cehaletin yarattığı ızdırabı dindirme çabasıdır. Nitekim öğrenir ki babası hayattadır ve dönmektedir – bu bilgi Telemakhos’a büyük bir güç ve umut verir. Benzer şekilde, Odysseus da yol boyunca İthake’nin durumunu merak eder; Penelope’nin sadakatini, oğlunun büyüyüp büyümediğini, sarayının güvende olup olmadığını bilmemek onu içten içe yaralar. Kalypso’nun adasında her gün ufka bakıp gözyaşı dökmesinin sebebi yalnızca evini özlemesi değil, orada neler olduğundan habersiz olmanın getirdiği çaresizliktir. Bu yönüyle bakıldığında Odysseia, nostaljiyi yalnızca eve dönme arzusu olarak değil, aynı zamanda uzakta olmanın getirdiği bilgisizliğin acısı olarak da ele alır. Kundera da Bilmemek (Ignorance) adlı romanında bu noktaya dikkat çeker: Yani insan, uzakta olup sevdiklerinin başına gelenleri bilememekten acı çeker; vatanından ayrı kalanın yüreğini burkan, sadece orada olamamak değil, orada olup biteni öğrenememektir. Odysseia’da Penelope ve Telemakhos’un durumu tam da budur: Odysseus hayatta mı, sağ salim dönecek mi bilmedikleri için ruhları huzur bulmaz. Bu bilinmezlik, nostaljinin kederini katmerler.

Bilinmeyenle yaşamak, sadece karakterlerin değil, okurun da deneyimidir. Odysseia, anlatıcının bilgeliğine rağmen sık sık tanrıların müdahalesiyle yön değiştirir, olaylar gizemini korur. Homeros’un anlatısı, tüm ayrıntılara hâkim bir epik akıl sunmaz; aksine, bilgi parçalıdır, sürekli ertelenir. Bu da bizi modern felsefenin temel sorunlarından birine getirir: belirsizlikle yaşamak mümkün müdür? Søren Kierkegaard, bireyin kaygıyla var olduğunu savunur. Endişe, geleceğin bilinmezliğine verilen varoluşsal bir tepkidir. Odysseus’un, özellikle Kalypso’nun adasında yaşadığı iç çatışma, bu endişenin mitolojik bir temsilidir: Kalypso ona ölümsüzlüğü ve huzuru teklif eder, ama o bilinmeyen bir geleceğe gitmeyi seçer. Neden? Çünkü eve dönmek, ne olacağını bilmemek pahasına, anlamlıdır. Bu tercih, bilgiye değil, inanca dayalıdır.

Felsefi açıdan bakıldığında da bilgi eksikliği insan için her zaman bir huzursuzluk kaynağı olmuştur. Antik filozoflar cehaleti genelde olumsuz bir durum olarak görmüş, bilgiyi erdemle ilişkilendirmişlerdir. Aristoteles, Poetika’sında bir hikâyede en etkileyici anın tanıma (anagnorisis) anı olduğunu, bunun da cehaletten bilgiye geçiş olduğunu belirtir. Gerçek yaşamda da benzer şekilde, belirsizlik hali insana sıkıntı verirken, hakikatin ortaya çıkması (ister iyi ister kötü olsun) bir çözülme ve rahatlama getirir. Odysseia bu açıdan tanıma sahneleriyle doludur: Odysseus’un dilenci kılığından sıyrılıp kendini önce oğlu Telemakhos’a, sonra dadısı Eurykleia’ya, ardından da Penelope’ye bir bir tanıtması, her seferinde büyük bir duygusal patlama yaratır. Bu tanınma anları, bilinmezlikten bilinirliğe geçiş sayesinde mümkün olur ve karakterler arasındaki sevgiyi pekiştirir. Özellikle Penelope’nin Odysseus’u ünlü evlilik yatağı sırrıyla sınayıp gerçekten eşi olduğunu anladığı anda, yirmi yıllık bir belirsizlik sona erer; Penelope için artık bilmemenin acısı yerini hakikati bilmenin huzuruna bırakır. Aristoteles’in dediği gibi, bu tür tanıma anları sevgi veya nefret doğurur. Odysseia’da sevgiyle sonuçlanır ve aile birliği yeniden kurulur.

Belirsizlik, Kimlik ve Aidiyet

Destandaki karakterler belirsizlik ve bilinmezlikle mücadele ederken, kimliklerini ve aidiyet duygularını da sınayan deneyimlerden geçerler. Odysseia, bir bakıma Odysseus’un kendi kimliğini yeniden inşa etme hikâyesidir. Yirmi yıl boyunca yurdundan uzak kalan kahraman, sadece fiziki olarak değil, manevi olarak da eve dönmek zorundadır. Psikiyatrist Jonathan Shay, Odysseus in America (2002) adlı kitabında, Odysseus’un dönüş yolculuğunu savaş gazilerinin eve dönüşüne benzetir; uzun savaş yıllarının ardından Odysseus’un yaşadığı zorlukları, travma ve topluma yeniden uyum sağlama bağlamında yorumlar. Gerçekten de Odysseus İthake’ye vardığında onu bekleyen mesele yalnızca düşmanları (Penelope’nin taliplerini) alt etmek değil, aynı zamanda yirmi yılda değişen rolleriyle kendi kimliğini tekrar tanımlamaktır: O artık sadece bir savaş kahramanı değil, yeniden bir eş, bir baba, bir evlat ve bir kral olmalıdır. Odysseia, kahramanın bu rolleri hatırlamasını ve içselleştirmesini de anlatır. Kimliğin bellekle ilişkisi burada öne çıkar; Odysseus, geçmiş anılarını ve değerlerini hatırlayarak kendi benliğine sahip çıkar.

Odysseus’un kimlik arayışı, onun “hiç kimse” (Outis) rolüne büründüğü anlarda da sınanır. En ünlü örnek, Polyphemos’u kör ettikten sonra kendini hiç kimse olarak tanıtmasıdır. Bu zekice hile sayesinde canını kurtarır, ancak hemen ardından zafer sarhoşluğuyla gerçek adını haykırınca Poseidon’un gazabını üstüne çeker. Burada Odysseus, kimliğini gizlemenin avantajını ve açıklamanın bedelini tecrübe eder. Kendi adının gücüne sahip çıkarak ün kazanmak ister, ama bu aynı zamanda eve dönüşünü zorlaştırır. Kimlik ve gurur teması bir yana, Odysseus’un hiç kimse maskesi takması, kimlik kaybı ve yeniden kimlik kazanma süreçlerini simgeler. Bir süreliğine hiç kimse olabilen Odysseus, İthake’de de dilenci kimliğine bürünür. Bu kimlik geçişleri, onun asıl kimliğinin (İthake Kralı, Laertes oğlu Odysseus’un) değerini ortaya koyar. Yıllar sonra bile kim olduğunu unutmamış olması, nostaljinin ona kattığı bir güçtür. Kendini tanıdığı ve nereden geldiğini unutmadığı için hedefinden sapmaz.

Kimlik meselesi aynı zamanda Penelope, Telemakhos gibi karakterler için de geçerlidir. Penelope, yirmi yıl boyunca Odysseus’un eşi kimliğini korumak için mücadele verir. Sarayını istila eden, onunla evlenmeye çalışan onlarca talip karşısında, kendi kişisel değerlerini ve sadakatini kimliğinin temeline koyar. Gündüzleri kocasının babası Laertes için kefen dokuyup, geceleri gizlice sökerek bitirmediği ünlü hilesi, Penelope’nin kimliğini koruma savaşından başka bir şey değildir. Oyaladığı talipler belirsizlik içinde sabrı tükenirken, Penelope belirsizlik içinde umudunu yitirmeden bekler; çünkü aidiyeti hala Odysseus’adır ve kendini bu aidiyet üzerinden tanımlamaktadır. Belirsizlik, onun karakterini sınar ama sadakatini sarsamaz. Telemakhos ise, babasız büyürken kendi kimliğini bulmaya çalışır. Hem sarayda bir genç olarak otorite kurma derdindedir, hem de Odysseus’un oğlu kimliğini taşımak ister. Babasının yokluğunda o, yetim bir prenstir; bu eksik kimlik onu rahatsız eder ve babasının itibarını aramak üzere yolculuğa çıkmasıyla sonuçlanır. Telemakhos, ancak babası dönüp de onu kucakladığında tam anlamıyla kim olduğunu hisseder. Bu buluşma sahnesi, gencin artık eksik parçalarının tamamlandığı, bir oğul olarak kimliğinin teyit edildiği andır. Böylece belirsizliğin gölgesinde kalan kimlikler, bilgi (Odysseus’un sağ olduğu bilgisi) ortaya çıkınca yeniden tanımlanır ve sağlamlaşır.

Aidiyet duygusu da Odysseia’da güçlü bir şekilde vurgulanır. Odysseus, onca yıl farklı diyarları gezip sayısız macera yaşasa da kendini hiçbir yere ait hissetmez; onun ait olduğu tek yer yurdudur. Kalypso’nun adasında bile cennet gibi bir ortam sunulmasına rağmen gönlü İthake’dedir. Hatta Tanrıça Athena, Zeus’a Odysseus’un haline acıması için yalvardığında, o zavallı adam, yemyeşil adada yapayalnız, vatanının toprağını özlüyor dercesine durumunu anlatır. Bu, aidiyet hissinin fiziksel koşullardan üstün olduğunu gösterir. Odysseus, eşi benzeri bulunmaz bir adada ölümsüz bir sevgiliyle yaşarken bile kendini evinde hissetmez, çünkü ait olduğu yer orası değildir. Aidiyet, kimlik kadar önemlidir: İnsan nerede evinde hissediyorsa oraya aittir. Filozof Martin Heidegger, insanın dünyada olma halini tarif ederken unheimlich (yurtsuz, tekin olmayan) kavramını kullanır; varoluş itibariyle insan kendini çoğu zaman dünyaya fırlatılmış ve yabancılaşmış hisseder. Odysseus’un denizlerdeki durumu tam da budur: O bir yabancıdır, gittiği her diyarda bir misafir veya sığınmacıdır. Yalnızca İthake’de gerçekten heim (yurt) bulabilir. Heideggerci anlamda, Odysseus’un varoluşsal kaygısı da bu yurtsuzluk durumundan beslenir. Neyse ki onun için çözüm bellidir: Yurduna dönmek. Modern dünyada ise birçok kişi fiziksel olarak evine dönemese bile, aidiyet duygusunu başka şekillerde yaşamaya çalışır. Milan Kundera’nın Bilmemek romanındaki Irena ve Josef karakterleri, yıllar sonra Çekoslovakya’ya döndüklerinde kendilerini bir zamanlar ait oldukları toplumda yabancı gibi hissederler; aidiyet duyguları kaybolmuş gibidir. Bu deneyim, Odysseia’nın sonrasında gelebilecek acı bir olasılığı hatırlatır: Odysseus döndüğünde yurduna yabancılaşmış olsaydı ne olurdu? Nitekim Homerik destanda bu gerçekleşmez; Odysseus zekâsı ve Tanrıça Athena’nın yardımıyla yeniden ait olduğu düzene kavuşur, yabancıları (talipleri) evinden temizler ve ailesiyle kaynaşır. Böylece nostalji teması, aidiyetin yeniden tesis edilmesiyle tatmin bulur.

Hafıza, Zaman ve Özlem

Nostalji, kaçınılmaz olarak hafıza ve zaman olgularıyla iç içedir. Odysseia boyunca karakterlerin hafızaları, geçmişe dair anıları ve zamanın getirdiği değişimler önemli rol oynar. Odysseus, on yıl süren Truva Savaşı ve ardından on yıl süren yolculuk boyunca, memleketinin anılarını zihninde canlı tutar. Onu tehlikelere göğüs germeye iten en büyük motivasyon, hafızasındaki İthake imgesi ve sevdiklerinin anılarıdır. Eğer unutsaydı, yolundan sapması işten bile olmayacaktı. Nitekim destanda hafızayı kaybetmenin tehlikesi Lotus Yiyenler epizodunda sembolize edilir: Odysseus’un adamları Lotus yiyince büyülü bir unutkanlık haline kapılırlar ve eve dönme isteğini yitirirler. Odysseus güç bela onları gemiye geri sürükler, çünkü eğer belleklerini tamamen yitirirlerse kim olduklarını ve nereye ait olduklarını unutacaklardır. Bu sahne, hafızanın kimlik ve amaç için vazgeçilmez olduğunu gösterir. Odysseus, hem kendi hafızasını hem de adamlarının hafızasını koruyarak nostos yolculuğuna devam eder.

Zaman kavramı ise nostaljinin hem dostu hem düşmanıdır. Aradan geçen yirmi yıl, Odysseus’un evine duyduğu özlemi derinleştirir, ancak aynı zamanda kaçınılmaz değişimleri de beraberinde getirir. Odysseia destanı, zamanın geçişini hem içerik hem yapı olarak yansıtır: Anlatı, şimdiki zamanda Odysseus’un İthake’ye dönüşünü aktarırken, arka planda Odysseus’un kendi ağzından geçmiş maceralarını dinleriz. Yani destanın kendisi, hafızanın bir anlatısıdır; Odysseus, Phaeak kralı Alkinoos’un sarayında Truva’dan sonra neler yaşadığını anlatırken aslında hafızasındaki anıları paylaşıp kayda geçirir. Bu sayede geçmiş ile şimdi arasında bir köprü kurulur. Odysseus’un anlattıkları, onun kim olduğunu Phaeaklara kanıtladığı gibi, kendi benliğini de hatırlamasını sağlar. Hafızanın bu kaydedici işlevi, tıpkı insanların anılarını anlatıp yazarak kimliklerini pekiştirmesine benzer.

Zamanın geçişiyle birlikte hafızanın güvenilirliği de sınanır. Yirmi yıl sonra İthake’ye dönen Odysseus’u herkes hemen tanıyamaz; hatta o bile ilk bakışta ülkesini tanımakta zorlanır, Athena’nın bulutuyla gizlendiği için İthake’yi başka bir yer sanar. Bu, uzun zaman ayrı kalan kişinin yaşadığı yadırgama duygusudur. Penelope dahi, karşısındaki dilencinin gerçekten kocası olduğuna emin olamaz; hafızasındaki Odysseus imgesiyle bu yaşlı ve yorgun adam eşleşmez. Ancak belirli işaretler hafızayı tetikleyerek kimliği ortaya çıkarır: Odysseus’un yara izi, ortak geçmişlerine dair ayrıntılar (evlilik yatağının sırrı gibi) Penelope’nin hafızasındaki Odysseus’u doğrular. Bu noktada T.S. Eliot’un ünlü dizeleri akla gelir: “Keşiflerimizin sonunda varacağımız yer, başladığımız yer olacak ve orayı ilk defa görür gibi tanıyacağız.” Gerçekten de Odysseus için İthake’ye dönüş, değişen zamanın ardından memleketini adeta ilk defa görerek yeniden tanımak gibidir. Eliot burada, yolculuk deneyiminin insanın algısını nasıl değiştirdiğini vurgular. Odysseus artık aynı adam değildir; onca deneyimden sonra evine baktığında, orayı hem tanıdık hem yabancı bulur. Bu ikilik, nostaljinin doğasında vardır: Evinize dönersiniz ama geçen zaman yüzünden orası artık bıraktığınız gibi değildir; yine de sizin için daima evdir.

Hafıza ve zaman temasının bir diğer boyutu da kolektif hafıza ve nesiller arası bağ meselesidir. Odysseia, sadece bireysel bir yolculuk hikâyesi değil, aynı zamanda kuşakları birbirine bağlayan bir aile hikâyesidir. Odysseus döndüğünde yalnız karısını ve oğlunu değil, babası Laertes’i de bulur. Laertes, oğlunun anısını yaşatmak için yıllarca acı çekmiş, kederinden çiftçilik yaparak teselli bulmaya çalışmıştır. Odysseus babasına kimliğini belli ettiğinde, yaşlı adam bir anda yaşama sevinci kazanır; bellekler birleşir, aile tekrar bütünlenir. Bu, geçmişin geleceğe kavuşması anıdır. Telemakhos, büyükbabasını ve babasını bir arada görerek kendi köklerine daha sıkı bağlanır. Böylece destan, bireysel hafızaların ötesinde ailevi ve toplumsal hafızanın önemini vurgular. Odysseus’un zaferini ilan etmek için düzenlenen şölen hem geçmiş acıların anıldığı hem de gelecek nesillere aktarılacak bir hatıranın doğduğu andır. Bu açıdan bakıldığında Odysseia, hatırlamanın ve unutmanın iç içe geçtiği bir zaman yolculuğudur: Kahramanlar unutmakla sınanır (Lotus yiyenler), hatırlayarak hayatta kalır (Odysseus’un vatanını unutmaması), unuttuklarını hatırlar (tanıma sahneleri) ve sonunda zamanın döngüselliği içinde evlerine dönerler.

Psikanalitik bir perspektiften, Odysseia’daki nostalji ve belirsizlik temaları bilinçdışı süreçlerle de ilişkilendirilebilir. Freud, doğrudan Odysseia’yı yorumlamasa da Mourning and Melancholia (Yas ve Melankoli) makalesinde, kayıp karşısında sağlıklı yas tutma ile patolojik melankoli arasında ayrım yapar. Odysseus’un ve ailesinin durumu bir “kayıp” hikâyesidir: Onlar kayıp bir eşin, babanın yasını tutmaktadır, ancak ceset yoktur, kesin bilgi yoktur. Bir tür belirsiz kayıp (ambiguous loss) söz konusudur. Bu yüzden ne tamamen yas tutabilirler ne de umudu bırakabilirler. Penelope’nin durumu aslında modern psikolojide tarif edilen belirsiz kayıp kavramına uyar; sevdiği kişinin akıbeti meçhul olduğu için içinden çıkılmaz bir bekleyiş yaşar. Bu durumda zihin, neye tutunacağını bilemez: Yas mı tutsun, umut mu etsin? Penelope ikisini birden yapar: Gündüzleri güçlü durup işine gücüne devam ederek (kefen dokuyarak) umut ışığını sürdürür, geceleri gizlice dokumasını sökerek bir nevi içten içe yasını ve bitmeyen bekleyişini dışa vurur. Bu davranış, psikanalitik açıdan bakıldığında, belirsizliğin yarattığı anksiyeteyle baş etme mekanizmasıdır. Günümüz terapistleri, savaş veya kaybolma durumlarında yakınlarını yitiren insanların, tıpkı Penelope gibi, kesinlik olmadığı için kronik bir özlem duygusu yaşadıklarını belirtirler. Bu kronik özlem, bir nevi kapanmamış yas halidir. Odysseus eve döndüğünde Penelope’nin bu hali son bulur; belirsizlik biter ve normal yas süreci yerine sevinç gelir. Freud’un terminolojisiyle söylersek, Penelope melankoliden kurtulup sevdiği objeyi (Odysseus’u) geri kazanır, böylece ego tekrar bütünlenir.

Carl Jung ise mitlerin kolektif bilinçdışının arketipleri olduğuna inanır. Jungcu açıdan Odysseia, kahramanın yolculuğu arketipinin bir tezahürüdür ve bu yolculuk esnasında Odysseus’un karşılaştığı her engel, insan psikolojisinin bir yönünü temsil eder. Örneğin, Sirenler arzu ve bilgi tutkusu arketipini sembolize ederken, Kyklop Polyphemos ilkel korkuları ve gölge benliği temsil edebilir. Odysseus’un evine sadakati, Jung’un anima (ruh dişil yön) arketipiyle, yani Penelope imgesiyle bağlantı kurulabilir; kahraman ne kadar yolunu şaşırsa da bilinçdışı güdüleri onu animasına, eşine doğru geri çekmektedir. Jung’un kahramanın dönüşümü kuramında, kahraman yolculuk sonunda değişmiş olarak geri döner ve toplumu için bir mana taşır. Odysseus da öyle yapar; İthake’ye sadece kendisi değişmiş olarak dönmez, aynı zamanda İthake’yi değiştirir, temizler, yeniler. Bu da destanın psikanalitik olarak yeniden doğuş temasına işaret eden yönüdür. Zira Odysseus bir dilenci kılığında, bir hiç kimse olarak girdiği evinden, kimliğini kanıtlayıp düşmanlarını alt ettikten sonra yeniden kral kimliğiyle çıkar. Sanki sembolik olarak öldüğü (yurttan silindiği) ve yeniden doğduğu (tanınıp kral olduğu) bir döngü yaşanır. Bu dönüşüm, onun zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü de yeniden tesis eder.

Sonuç

Homeros’un Odysseia’sı, yalnızca Antik Yunan kültürünün değil, insanlığın ortak hafızasının temel metinlerinden biridir. Onun anlatısı, zamanın ve mekânın sınırlarını aşarak her çağda yeniden yankı bulan bir varoluş sorusuna dönüşür: İnsan neyi arar? Nereye aittir? Ve bu arayışta bilmedikleriyle nasıl yaşar? Bu sorular, nostaljinin derinliğinde ve bilinmeyenin karanlığında birleşir.

Homeros’un Odysseiası nostaljinin ve bilinmezlik karşısındaki insan halinin arketipsel bir anlatısıdır. Nostalji ve bilmemenin acısı temaları, destanın dokusunda birbirine sarılmış halde durur ve asırlardır düşünürlere ilham verir. Bu destan bize, eve duyulan özlemin hem yakıcı bir acı hem de harekete geçirici bir güç olabileceğini gösterir. Odysseus, nostaljinin acısıyla savaşır ama tam da bu acı sayesinde eve dönecek kudreti bulur; Penelope belirsizliğin sancısını çeker ama bu sancı sayesinde sadakatini sınar ve güçlendirir. Tarih boyunca düşünürler, Odysseia’ya atıfla nostaljiyi tanımlamaya, anlamlandırmaya çalışmışlardır. Kundera’nın dediği gibi nostalji, bir bakıma bilmemekten doğan acıdır. İnsanın sevdiği şeylerden ayrı düşmesinin ve onlardan habersiz kalmasının yarattığı boşluktur. Odysseia bu boşluğu, eylemle, cesaretle ve zekâ ile doldurma çabasının destanıdır.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir