Aslı Nedir?
Bir editörün kaleminden akan endişeler… Soruların doğurduğu sorular… Kuyu derin ve belki sonu var, ama ben henüz ortasında bile değilim. Umarım okuyucu ipi kendine bağlayıp güvenle aşağı iner. Kim bilir içeride neler bulur? Okuyucu artık düşünüre evrilir ve pek tabii o bilir.
Yazılacak şeyi ilk önce kafada kurgulamak mı? Sanmıyorum. Bunu yaptığımda çoğu zaman kilitleniyorum. Bir de yazarken düzeltmeye çalışmak var ki hiç sormayın; bütün akışı kesiyor. Şu anda bununla uğraşmak istemiyorum ve bu gayet normal. “Ama ya sonradan gözden kaçırır ve eleştiri olarak dışarıdan duyarsam?” besbelli asıl korku bu. Peki eleştirilirsem ne olacak ki? “Zaten farkında olduğum bir sebepten puanım düşecek.” Bilinen şeyi yanlış yapmak kadar dehşete düşüren başka ne var ki? Bu yüzden ilk heyecanla sunulan eserler savunmasız kalıyor. Dolayısıyla sanatçıların bir eseri bitirmesi uzun zaman alıyor. O zaman “Her esere biraz süre vermek elzem midir?” sorusuna geliyoruz. Ama bu şekilde de her gün gelişen birey ilk yazdıklarını asla beğenmeyecek ve asıl cevherlerini hiç ortaya çıkaramayacak.
Attila İlhan’ın bir düşüncesi vardı: Sanat, kendini anlatmakla değil; yaratıcı yazılar üretmekle mümkündür. Bu konjonktürde yazarın ilk eserleri çoğunlukla kendi hikayesi ve duygularını işlediği için henüz özgün bir sanat niteliği taşımaz. O halde kişi sadece bir hikaye gibi kendini anlatırsa bu sanat olmaz mı? Ben bunun doğru olduğunu sanmıyorum. Aksine sanatçının erken döneminde işlediği bu çiğ duygular, okuyucunun kendinde adlandıramadığı taraflarını anlamlandırabilmesine olanak sağladığı için, sanatı nitelikli kılan şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Attila İlhan’ın yayımlanmamış ilk 10 romanı muhtemelen en güçlüleriydi.
Peki sanat sadece, adlandırılamamış duyguları anlamlandırmak mıdır? Yoksa bu henüz kendini tanımayan birine yönelik bir gölge çalışması mıdır? Belki de ben gölge çalışmasını bitirmemiş bir yerden baktığımdan, Attila İlhan’la çatışıyorumdur. Bu çalışmayı bitiren hem yazar hem de okuyucu artık başka merakların peşine düşüyor olabilir mi? Daha büyük amaçlara yönelmek… Kendilik hapishanesini aşmak… Asıl sanat edimi, asıl heyecanlı kısım belki de burası olamaz mı?
Aslında bu metin perspektiflerimin gölgeleri zinciri. Merak ilerledikçe kendinle çatışmak, diyalektiğin asıl prensibi değil midir? Belki de tek hakikat yoktur, sadece baktığımız yer dar geliyordur. Attila İlhan’la empati yapmadan onu nasıl anlayabilirim ki? Aslını sorgulamadan, gerçeğe nasıl ulaşabilirim ki?
