Kursak
Veyselin yoksulluk içindeki hayatını bu öyküde bulacaksınız. Güvercinlerle büyürken. Başından geçen anıları. Kendi adalet dünyasını ve o na özel bir şeyler .
Veysel ne bilsin uçurtma yapmayı…
Sapan yapıp kuş avlamakla, tuzak kurup belki üç beş sığırcık yakalamakla geçen bir çocukluğu olmuştu. Güvercin merakı da o zamanlarda başladı. Hiç anlamadı ki ergenlik neymiş. Kuş uçurmak, hep en sevdiği uğraş oldu.
Güvercinlerine bir kümes yaptı. Yaparken hiç kimseden yardım istemedi. Yardım istese de elindeki keserin sapıyla yerdi dayağı.
Evde annesi, kardeşleri, yaşlı ninesi derken tam altı boğazdı sayıları. Kendi kursaklarından pay edeceklerdi o dilsiz canlara. Yarı tok gibiydi karınları; hiçbir zaman sofrada tam doymazlardı. Yoksulluk, garibanlık çok yaktı canlarını o zamanlarda. Anladığı kadar anladı insanları.
Kimseyi kendinden çok sevmedi; kuşlarını sevdi. En çok onlarla arkadaştı. Kendisi bilirdi, kendisi anlardı. Zamanla içinde bir sızı büyüdü. Kuşların öyle sapanla vurulası, tuzağa düşürülüp yenesi canlılar olmadığını anladı.
Eline küreği verdiler. Amelelik, hammallık derken büyüdü gitti. Köyden bir kızla evlendirdiler. Ne kız kocasını gördü önceden ne de Veysel karısını tanıdı. Zaman hiç durmadı.
Ergenliğinin başında bir iki olan güvercinlerin sayısı, yıllar geçtikçe birkaç çeşit ve birkaç düzineye ulaştı. Arkadaşlarının sayısı arttıkça yüreğindeki sızı da büyüdü. Geçmişte yaptığı o anlamsız caniliğin pişmanlığı yerleşti içine.
Bir düşman edindi: atmaca.
Hep tekinsiz, hep saldırgan ve çok hızlıydı. Bir anda vuruyordu. Vurduktan sonraki hengâmeyi gördükçe aklına o kızılcık ağacından yaptığı sapan gelirdi. O zaman silahlardan nefret etti. Küçücük bir dal parçasının ne canlar yaktığını fark ettikçe hayat başka anlamlar kazandı.
Zamanında günlerce arayıp uygun bir çatal bulmuş, kendi sapanını yapmıştı. Şambiyeli, hurdalıkla çöp karışımı bir yerden; kasabanın girişindeki lastikçiden bulmuştu. Sarı serum lastiğini de ayarlamıştı. Üç parmak uzunluğunda deriyi de ekleyince malzemeleri noksansızdı. Ama şimdi tüm bunları hatırladıkça çokça pişmandı. “Çocukluk…” deyip geçmeye çalışıyordu.
Veysellikten kurtuluyordu artık. Bir canın ne demek olduğunu o zamanlar anlamaya başladı.
Güvercinler çiftleşip kuluçka zamanı geldiğinde o da onların coşkusuna katılırdı. Kuluçkanın ilk günleri şölen havasında geçerdi. Gündüzleri kuluçkadaki anneyi izler, geceleri babanın nöbeti devralıp almadığını kontrol ederdi.
Etrafındaki kuşçu abilerden öğrenmişti: beşinci gün yumurtanın dolu mu boş mu olduğu belli olurdu. Önceleri mum ateşinde bakardı yumurtalara. Anlayamazsa bir sonraki gün yine bakardı. Yumurtlarken çekilen acıya da şahit olurdu. Ama içten içe hiçbirinin boş olmamasını isterdi. Bu, biraz da kendi nefsiydi.
Bir el feneri ayarladı kendine. Ama ne macera… Bir el fenerine sahip olmak bu kadar zor olabilir miydi?
Hırsına yenik düştü.
Kapı girişinde duran el fenerini alırken bir atmaca gibi davrandı. Kurban Hasan abi miydi, fener miydi bilinmezdi. Çok sonraları anladı ki asıl kurban kendi karakteriydi.
Hasan abiyi her gördüğünde utanırdı. Hasan abi ses etmezdi. El fenerini Veysel’in aldığını belki biliyordu, belki bilmiyordu. Ama o bir bekçiydi ve el feneri onun için gerekliydi.
Bir gece mahalleye başka kasabadan gelen üç beş serseri dadandı. Veysel onları tanıyordu. Zamanında onu köşeye sıkıştırıp zorbalayan, alay eden yine onlardı. O gece hedefleri kümes oldu.
Sabaha karşı kümesin kapısı kırılmış, güvercinler çalınmıştı.
Veysel’in içi çöktü.
Hasan abi işe giderken yokluğunu fark ettiği feneriyle değil, cebindeki alışkanlıkla baktı etrafa. Kümese uğradı. Kırık kapıyı, dağılmış tüyleri gördü. Sessizce eğildi, izlere baktı. O izleri tanıyordu. Mesleği gereği o serserileri de tanıyordu.
Tam dönecekken Veysel’in elindeki fenere ilişti gözü.
Yaklaştı.
Fenerin metal gövdesinin kenarında, yıllar önce attığı küçük bir kertik vardı. Kimse bilmezdi onu. Ama Hasan tanıdı.
Bir şey demedi.
Ne feneri sordu ne de güvercinleri.
Sadece Veysel’e baktı.
O bakışta hem bildiği vardı, hem susmayı seçtiği.
Veysel o an anladı.
Çalınan sadece güvercinler değildi.
Bir zamanlar başkasından aldığı ne varsa, dönüp bir yerinden eksiltiyordu insanı.
Elindeki fener ağırlaştı.
Işığı vardı, ama içi karanlıktı
