İlk bakışta bir insanın çocukluğundan yetişkinliğine uzanan hayatını okuyacağımı düşünmüştüm. Sayfalar ilerledikçe bunun çok küçük bir kısmı olduğunu fark ettim. Aşk var, toplum var, çocukluk ve hatıralar var elbette. Ama Proust’un bütün bunların arasında dönüp dolaşıp baktığı asıl yer zaman.
Anlatıcının çocukluk yıllarıyla giriyoruz romana. Combray’daki yazlar, aile ziyaretleri, akşamları annesinden beklediği iyi geceler öpücüğü... Çocukken insanın dünyasını dolduran ve yıllar sonra dışarıdan bakıldığında küçücük görünen ayrıntılar. Sonra bir madlenin tadı, anlatıcının uzun zamandır ulaşamadığı bir geçmişi ansızın geri getiriyor.
Bu sahneyi daha önce o kadar çok duymuştum ki okurken şaşırmayacağımı sanıyordum. Fakat bağlamının içinde karşıma çıktığında başka türlü düşündüm. Çünkü mesele yalnızca bir kekin çocukluk anılarını hatırlatması değil. İnsan bazen geçmişini ne kadar düşünürse düşünsün ona ulaşamıyor. Hafıza inatçı davranıyor. Sonra sıradan bir tat geliyor ve yıllardır kapalı duran bir yeri açıyor.
Proust’un hafızayla kurduğu ilişkiyi okurken kendi hatırlama biçimimi de düşünmeye başladım. Geçmiş dediğimiz şey gerçekten yaşadığımız hâliyle mi duruyor içimizde, yoksa her hatırladığımızda onu biraz değiştiriyor muyuz? Bazı anılar neden bütün ayrıntılarıyla kalırken bazı yıllardan geriye neredeyse hiçbir şey kalmıyor? Roman boyunca bu sorular peşimi bırakmadı.
Anlatıcı büyüyor, âşık oluyor, kıskanıyor ve hayal kırıklıkları yaşıyor. Bir yandan da dönemin aristokrat çevrelerine girip çıkıyor. Swann’ın Odette’e duyduğu aşkı okurken bir süre sonra Odette’ten çok Swann’a bakmaya başladım. Çünkü onun sevdiği kadınla, zihninde yarattığı kadın arasında giderek büyüyen bir mesafe var.
Albertine söz konusu olduğunda da benzer bir şey yaşanıyor. Kıskançlık, bilinmeyen boşlukları kendi hikâyeleriyle dolduruyor. Karşımızdaki insan hakkında bilmediğimiz her ayrıntı, zihnimizde başka bir ihtimale dönüşebiliyor. Proust’un aşkı anlatırken romantik bir yere sığınmaması bu yüzden ilgimi çekti. İnsanların çoğu zaman sevdikleri kişiye değil, o kişi hakkında kurdukları düşünceye bağlanabileceğini oldukça rahatsız edici bir açıklıkla gösteriyor.
Romanın arka planında 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başına uzanan Fransız toplumu var. Aristokrat salonları, burjuvazi, sanat çevreleri ve sürekli değişen toplumsal ilişkiler... Fakat bunları okurken hiçbir zaman tarih kitabının içine düşmüş gibi hissetmedim. Proust’un derdi bir dönemin fotoğrafını çekmekten çok,fotoğrafın içindeki insanların zamanla nasıl değiştiğini göstermek gibi geldi bana.
Bir zamanlar ulaşılmaz görünen insanlar sıradanlaşıyor. Gençlikte hayranlık duyulan yüzler yaşlanıyor. Dostluklar biçim değiştiriyor, tutkular sönüyor. İnsanların toplum içindeki yerleri bile sabit kalmıyor. Yıllar sonra aynı kişilerle karşılaştığımızda yalnızca onların değişmediğini fark ediyoruz. Onlara bakan anlatıcı da artık aynı kişi değil.
Roman ilerledikçe zamanın bu tarafı daha görünür oluyor. Zaman yalnızca geçmiyor; insanın değer verdiği şeylerin yerini değiştiriyor. Bir dönem hayatın merkezinde duran biri yıllar sonra neredeyse yabancıya dönüşebiliyor. O sırada önemsiz görülen bir an ise hafızada bekleyip yıllar sonra bütün ağırlığıyla geri gelebiliyor.
Proust’un sonunda vardığı yer beni en çok burada düşündürdü. Geçmiş bütünüyle yok olmuyor. Biz ona istediğimiz zaman ulaşamıyor olabiliriz ama bu, kaybolduğu anlamına gelmiyor. Bazen bir kokunun, bir sesin ya da bir tadın içinde yaşamaya devam ediyor.
Kayıp zaman dediğimiz şey de yalnızca geri getirilemeyecek yıllar değil o hâlde. Unuttuğumuzu sandığımız duygular, yüzler ve hayatımızın içinden geçip giderken fark etmediğimiz anlar da bu kaybın içinde.
Proust’a göre sanat tam burada devreye giriyor. Yaşarken göremediğimiz şeyi sonradan görünür hâle getirmek, dağınık duran parçalar arasında bir bağ kurmak ve insanın kendi hayatını yeniden okuyabilmesini sağlamak.
Bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde’yi bir olay romanı gibi okumak bana pek mümkün gelmedi. Bir süre sonra karakterlerin hayatından çok zihnin nasıl çalıştığına bakmaya başladım. Bir anının neden yıllarca sustuğunu, sonra neden hiç beklenmedik bir anda geri döndüğünü düşündüm.
Ve fark ettim ki Proust’u okurken yalnızca onun anlatıcısının geçmişinde dolaşmıyorum.
Kendi hafızam da durmadan araya giriyor.
Proust’u okurken zaman fikrinin yalnızca romanın konusu olmadığını, cümlelerin içine de yerleştiğini fark ettim. Bazı cümleler uzuyor, bir düşünceden başka bir düşünceye geçiyor, sonra başlangıçta söylenen şeye hiç beklemediğim bir yerden geri dönüyordu. İlk başlarda bu ritme alışmak kolay değildi. Hatta birkaç kez aynı paragrafı yeniden okuduğumu hatırlıyorum. Fakat bir süre sonra Proust’un neden böyle yazdığını daha iyi anladım. Hafıza da düz bir çizgide ilerlemiyor zaten.
Geçmişi düşündüğümde ben de olayları tarih sırasına göre hatırlamıyorum. Önce bir oda geliyor aklıma. Sonra o odadaki ışık. Birinin sesi. Masanın üzerinde duran bir eşya. Derken yıllardır düşünmediğim başka bir güne geçiyorum. Proust’un anlatısı tam da zihnin bu dağınık ama kendine özgü düzenine benziyor. Bu yüzden romanın uzun cümleleri bir noktadan sonra bana yorucu değil, tanıdık gelmeye başladı.
Madlen sahnesinin bu kadar çok konuşulmasının nedeni de sanırım burada. Mesele yalnızca bir kekin tadıyla çocukluğun hatırlanması değil. Asıl sarsıcı olan, insanın kendi geçmişine her zaman bilinçli bir şekilde ulaşamaması. Ne kadar düşünürsek düşünelim bazı anıları geri getiremiyoruz. Sonra sıradan bir koku, yıllardır duymadığımız bir şarkı ya da hiç beklemediğimiz bir tat çıkıp geliyor ve zihnimizin kapalı tuttuğu bir yeri açıyor.
Ben bunu kendi hayatımda da düşündüm. Hatırlamak istediğim için hatırladığım şeylerle, ansızın karşıma çıkan anılar aynı değil. İlki biraz eksik, hatta bazen fazla düzenli. İkincisi ise bütün ayrıntılarıyla geliyor. O anda kaç yaşında olduğumu değil belki ama havanın nasıl koktuğunu, odanın ışığını ya da içimdeki sıkıntıyı hatırlayabiliyorum. Proust’un istemsiz bellek dediği şey tam olarak burada anlam kazanıyor.
Romanın beni en çok düşündüren taraflarından biri de insanların değişimini anlatma biçimiydi. Proust kimseyi tek bir hâliyle bırakmıyor. Bir karakteri gençliğinde tanıyoruz, yıllar sonra yeniden gördüğümüzde hem o kişinin hem de ona bakan gözün değiştiğini fark ediyoruz. Bazen bir zamanlar hayranlık duyulan biri sıradanlaşıyor. Bazen önemsiz görülen biri bambaşka bir yerde karşımıza çıkıyor.
Sanırım gündelik hayatta bunu kabul etmekte zorlanıyoruz. İnsanları zihnimizde ilk tanıdığımız hâlleriyle saklama eğilimindeyiz. Oysa zaman yalnızca yüzleri değiştirmiyor. Bakışlarımızı, beklentilerimizi ve bir insana verdiğimiz değeri de dönüştürüyor. Proust bunu büyük olaylarla değil, küçük karşılaşmalarla gösteriyor.
Aşk konusunda ise oldukça acımasız olduğunu düşündüm. Swann’ın Odette’e duyduğu aşkı okurken, sevmenin ne kadarının karşımızdaki insanla ilgili olduğunu sorgulamamak zor. Swann çoğu zaman Odette’i olduğu kişi olarak görmüyor. Onu zihninde yeniden kuruyor, eksik yerleri kendi hayalleriyle tamamlıyor ve sonra yarattığı bu görüntünün peşinden gidiyor.
Anlatıcının Albertine’e duyduğu kıskançlıkta da benzer bir durum var. Sevilen kişi ne kadar uzaklaşırsa zihinde o kadar büyüyor. Bilinmeyen her şey bir ihtimale, her ihtimal yeni bir kuşkuya dönüşüyor. Proust’un aşkı anlatırken romantik olmaması hoşuma gitti. Çünkü burada aşk, insanı tamamlayan kusursuz bir duygu değil. Bazen insanın kendi korkularını büyüttüğü oldukça dar bir oda.
Romanın sonlarına doğru bütün bu kayıplar başka bir anlam kazanmaya başlıyor. Yaşlanan insanlar, dağılan çevreler, unutulan aşklar ve geride kalan yıllar ilk bakışta yalnızca zamanın yıkıcılığını gösteriyor. Fakat Proust tam burada yön değiştiriyor. Geçmişin bütünüyle kaybolmadığını, insanın içinde başka bir biçimde yaşamaya devam ettiğini söylüyor.
Sanat da bu noktada ortaya çıkıyor.
Proust için yazmak, yaşananları güzel cümlelerle anlatmak değil yalnızca. İnsanların çoğu zaman fark etmeden yaşadığı hayatı yeniden görmek. Günlük hayatın içinde önemsiz sandığımız ayrıntıları, yıllar sonra başka bir gözle okuyabilmek. Belki de anlatıcının yıllarca aradığı şey başından beri kendi hayatının içindeydi. Yalnızca onu nasıl okuyacağını bilmiyordu.
Bir fincana batırılan madlen, beklenen bir iyi geceler öpücüğü, bir odanın ışığı, yıllar sonra yeniden görülen yüzler... Proust’un binlerce sayfa boyunca yaptığı şey biraz da buydu sanırım: Önemsiz sandığımız ayrıntıların hayatımızın asıl hafızasını oluşturduğunu göstermek.
Çünkü zaman geçiyor. İnsanlar değişiyor. Bazı yüzleri unutuyor, bazı sesleri artık hatırlayamıyoruz. Fakat bazen hiç beklemediğimiz bir anda geçmiş geri geliyor. Bir kokuya, bir tada ya da tek bir cümleye saklanmış hâlde.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.