DESCARTES'IN ŞÜPHE YÖNTEMİNDE HZ. İBRAHİM'İN İZLERİ
Şüphe, insan zihninin doğru olduğuna inandığı bir hükmün yanlış olabileceği ihtimalini ciddiye almaya başladığı anda ortaya çıkan zihinsel bir durumdur. Bu yüzden şüphenin konusu bilinmeyen değil, bilindiği sanılan şeydir. İnsan, hakkında hiçbir fikrinin bulunmadığı bir konuda şüphe etmez; çünkü şüphe, bilgi ile bilgisizlik arasındaki boşlukta değil, güven ile ihtimal arasındaki gerilimde doğar. Bir hükümden bütünüyle emin olduğumuzda şüpheye yer kalmaz; hiçbir kanaatimizin bulunmadığı yerde ise şüphe değil, yalnızca bilgisizlik vardır. Şüphe, bu iki uç arasında duran ve insanı sahip olduğu kesinlikleri yeniden gözden geçirmeye davet eden zihinsel bir eşiktir.
Bu nedenle şüpheyi ne inkârla ne de düşünmenin kendisiyle özdeşleştirmek mümkündür. İnsanı düşünmeye sevk eden kaynak yalnızca kuşku değildir; hayret, merak, acı, hayranlık, hatta sevgi de insanı düşünmeye yöneltebilir. Aynı şekilde şüphe de tek başına hakikatin garantisi değildir. Çünkü bir insan hakikati bulmak için şüphe edebileceği gibi, hakikatten uzaklaşmak için de şüpheyi kullanabilir. Kavramın değeri, kendisinden değil, yöneldiği amaçtan doğar. Bu yüzden şüphe, ahlaki veya felsefi bakımdan kendi başına ne övülmesi ne de yerilmesi gereken bir tavırdır; o, ancak hangi niyetin hizmetine girdiğinde gerçek anlamını kazanır.
İnsanlık tarihi dikkatle okunduğunda görülür ki büyük düşünsel dönüşümler, insanların bilmedikleri şeyleri öğrenmeye başlamasından çok, doğru bildikleri bazı hükümleri yeniden değerlendirmeye cesaret etmeleriyle başlamıştır. Her çağ, kendi doğrularını üretmiş; bu doğrular zamanla yalnızca düşüncenin değil, toplumsal düzenin de taşıyıcı sütunları hâline gelmiştir. İnsan, içinde yaşadığı dünyanın anlamını bu sütunlara yaslanarak kurmuş, onları çoğu zaman yeniden düşünmeye ihtiyaç duymamıştır. Fakat tarih boyunca bazı insanlar, kendilerine miras bırakılmış bu kesinlikleri sorgulamaktan çekinmemiş, hakikatin alışkanlıkla aynı şey olmadığını göstermişlerdir.
İnsanlık hafızasında şüphenin ilk büyük sahnesi, cennetten yeryüzüne uzanan o kadim anlatıda karşımıza çıkar. Bu anlatının merkezinde yalnızca yasak bir meyve değil, insan ile hakikat arasındaki güven ilişkisinin ilk defa sarsılması vardır. Şeytan, Âdem ile Havva'ya yeni bir hakikat öğretmez; Tanrı'nın buyruğunu başka bir anlam içinde yorumlamayı teklif eder. Çünkü aldatmanın en güçlü yolu, hakikati doğrudan inkâr etmek değildir; insanın doğru olduğuna inandığı sözü, başka bir ihtimalin gölgesine bırakmaktır. Böylece insanın zihninde ilk defa şu soru belirir: "Ya bana söylenen şey, göründüğü anlamı taşımıyorsa?" Şüphenin doğduğu yer tam da burasıdır. Çünkü şüphe, bilinmeyenden değil, güven duyulan bir hükmün farklı biçimde yorumlanabileceği ihtimalinden doğar.
İnsanlık tarihi, şüpheyi yalnızca güveni sarsan bir güç olarak yaşamamıştır. Aynı zihinsel hareket, başka zamanlarda hakikate ulaşmanın vazgeçilmez bir imkânına da dönüşmüştür. Burada belirleyici olan, şüphenin kendisi değil; hangi niyetle ortaya çıktığı ve insanı hangi yöne doğru yürüttüğüdür. Güveni parçalamak için kullanılan bir kuşku ile hakikati aramak için girişilen bir sorgulama, dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyebilir; fakat insanı ulaştırdıkları yer bakımından birbirinden bütünüyle ayrılır.
Hz. İbrahim'in yolculuğu tam da bu ikinci istikamette başlar. O, kavminin önünde eğildiği putlara bakarken eline baltayı almadan önce, kendisine miras bırakılmış doğruları sorgulamaya cesaret eder. Herkesin tartışılmaz kabul ettiği hükümleri yeniden düşünür; yıldızın batışını, ayın kayboluşunu ve güneşin ufkun gerisine çekilişini yalnızca tabiatın olağan hareketleri olarak değil, fani olan hiçbir varlığın mutlak hakikatin ölçüsü olamayacağını gösteren işaretler olarak okur. Böylece onun sorgulaması, güveni yıkmaya değil, görünüşün ardındaki kalıcı hakikate ulaşmaya yönelen bir arayışa dönüşür. Hz. İbrahim'in yürüyüşünü önemli kılan şey, putları kırması kadar, putların nasıl ortaya çıktığını da anlamaya çalışmasıdır. Çünkü insan, kendi elleriyle yaptığı bir nesnenin önünde eğilmeye başladığında aslında taşa değil, kendi ürettiği kesinliğe teslim olmaktadır. Put, bu anlamda yalnızca dinî bir nesne değildir; insanın sorgulamaktan vazgeçtiği her kesinlik, zamanla zihinsel bir puta dönüşebilir. Hz. İbrahim'in mücadelesi de önce bu görünmez kesinliklere yönelmiştir. Baltanın taşa inmesi, zihinde başlayan uzun sorgulamanın son halkasıdır.
Aradan yüzyıllar geçtikten sonra René Descartes, bambaşka bir düşünce ikliminde aynı insanî problemle yüzleşecektir. Onun karşısında artık putlarla çevrili tapınaklar değil, doğruluğu sorgulanmadan kabul edilmiş bilgiler, duyuların güvenilirliğine duyulan sarsılmaz inanç ve geleneğin insan zihnine bıraktığı yerleşik hükümler vardır. Bu nedenle Descartes'ın yürüyüşü, Hz. İbrahim'in yaşadığı tarihsel şartlardan bütünüyle farklıdır; ancak ikisini birbirine yaklaştıran nokta, kendilerine miras bırakılmış kesinlikleri sorgulamadan benimsemeyi reddetmeleridir. Her ikisi de hakikate ulaşmanın, başkalarının doğrularını tekrarlamakla değil, insanın kendi zihnini ve inançlarını cesaretle muhasebeye çekmesiyle mümkün olabileceğini göstermiştir. Tabi bu benzerlik, onların aynı düşünce ufkuna sahip oldukları anlamına gelmez. Hz. İbrahim'in sorgulaması, kendisini aşan ilahî hakikate yönelen bir arayıştır. O, gökte gördüğü yıldızın, ayın ve güneşin faniliğinden hareketle değişen hiçbir varlığın mutlak hakikat olamayacağını kavrar ve sonunda vahyin aydınlığında Allah'a yönelir. Descartes ise sorgulamasını bilginin temellerine yöneltir. Duyuların zaman zaman insanı yanıltabileceğini, rüyaların gerçeklik duygusunu taklit edebildiğini ve alışkanlıkların doğruluğun yerine geçebildiğini göstererek, hakkında en küçük bir kuşku duyulabilecek bütün hükümleri geçici olarak askıya alır. Bu radikal sorgulamanın sonunda ulaşabildiği ilk kesinlik, düşünen öznenin varlığıdır. Ancak onun felsefesi bu noktada tamamlanmaz; tam tersine asıl inşa süreci burada başlar. Descartes için "Düşünüyorum, öyleyse varım." önermesi nihai sonuç değil, sağlam bir başlangıç noktasıdır. Çünkü insan zihninin açık ve seçik olarak kavradığı bilgilerin gerçekten güvenilir olabilmesi, aldatıcı olmayan mutlak bir temele dayanmasını gerektirir. Bu sebeple Meditasyonlar boyunca Tanrı'nın varlığını temellendirmeye çalışır. Ona göre mutlak yetkinliğe sahip olan Tanrı aldatıcı olamayacağı için, insanın açık ve seçik olarak kavradığı doğrular da güvenilir bir zemine kavuşur. Böylece metodik şüphe, sürekli içinde yaşanacak bir zihinsel hâl olmaktan çıkar; bilginin sağlam temeller üzerine yeniden kurulmasını sağlayan geçici ve sistemli bir yönteme dönüşür.
Bu nedenle başlıktaki "iz", bir etkinin izi değildir. Bir öğretinin, bir yöntemin ya da tarihsel bir aktarımın izi de değildir. Burada söz konusu olan, insan zihninin hakikat karşısındaki değişmeyen yönelişidir. İnsan, hangi çağda yaşarsa yaşasın, önce karşısına çıkan görünüşe tutunur; sonra o görünüşün yeterli olmadığını fark ettiğinde daha derindeki temeli aramaya başlar. Hz. İbrahim'in gökteki işaretlerden hareketle ulaştığı hakikat ile Descartes'ın metodik şüphesinin sonunda kurmaya çalıştığı bilgi düzeni, aynı düşüncenin değil, aynı insanî ihtiyacın farklı çağlardaki iki ayrı ifadesidir. Belki de bu yüzden düşünce tarihi, birbirini tekrar eden fikirlerin değil, kendisini tekrar eden insanın tarihidir. Çünkü insan değişen dünyalar kurmasına rağmen aynı sorularla yaşamaya devam eder: Gördüğüm şey gerçekten olduğu şey midir? Bana öğretilen doğru, gerçekten doğru mudur? Değişen mutlak olabilir mi? Bilgim neye dayanıyor? Hakikat nerede başlar? Hz. İbrahim'in Descartes'ın şüphe yöntemindeki izi tam burada aranmalıdır: Aynı cevabı vermelerinde değil, hakikatin uğruna, en güvenilir görünen başlangıç noktasını bile yeniden değerlendirebilecek düşünsel cesareti göstermelerinde.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.