Beceremiyorum galiba ne sevmeyi ne de sevilmeyi. Neyi tutsam elimde kalıyor. Bir türlü o “tam” olma hâlini yakalayamıyorum. Kimi zaman Dostoyevski’nin yeraltında kayboluyorum, kimi zaman Camus’nün yabancısında. Bazen Bukowski gibi avazım çıktığı kadar isyan etmek istiyorum. Kendimi Zeki Demirkubuz’un filmlerinde oynayan bir kadın gibi hissediyorum; ama başrol değil, figüranlığa yakın bir yerde.
Aslında uzun zaman oldu sevgi dilenmeyi, hayata dair beklentiler beslemeyi, umut etmeyi bırakalı. Ama insan işte… Bazen bıraktığını sandığı şey, en beklemediği anda gelip omzuna dokunuyor.
Bazı insanların bunu nasıl başardığını gerçekten merak ediyorum. Samimiyetsizlikleri görmezden mi geliyorlar, yoksa onlara gerçekten o çok özlenen samimiyet mi sunuluyor?
Bana göre hayatın en büyük laneti, selin ortasında bir kütüğe tutunur gibi tutunmaktır bir insana. Tırnaklarını geçirircesine, canını acıta acıta… Bazen boğulmak bile bundan daha merhametlidir. Çünkü tam “işte evim burası” dediğin anda, umut filiz vermişken, suyun üzerine küçük de olsa bir iskele kurmuşken bir kasırga kopar. Ne yeşeren dal kalır geride ne de tutunduğun kütük.
Modern çağın olumlamaları, sayı ritüelleri, evrene gönderilen dilekler… Gerçekten engel olabilir mi o kütüğün bir gün akıntıya kapılıp gitmesine?
Bence asıl tuzak burada başlıyor. Kötü olanı görmezden gelirken, iyi olan birkaç kırıntı uğruna kalmaya çalışıyoruz.
Anne Sexton, Sylvia Plath, Sara Teasdale, Bessie Smith, Edith Piaf, Frida Kahlo… Sanatlarıyla hayranlık uyandıran, vahşi ruhlarıyla hafızamızda yer eden kadınların çoğunun yolu trajediyle kesişti.
Clarissa Pinkola Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar’da şöyle der:
“Yabanıl kadın, özlemi duyulan arketipi başkaları için kırmadan taşıyacak kadar güçlü değildir.”
Ve devam eder: Vahşi doğanın neredeyse yok edildiği en uç durumlarda, kadınların şizoid bir bozulmaya ya da psikoza yenilmeleri mümkündür. Çünkü bağımlılık, hayatı daha güzel gösterirken onu içeriden boşaltan her şeydir.
Estés bir soru sorar:
“Canlı psişik renkler birbirine karışıp pelteleştiğinde kadına ne olur?”
Ressamlar cevabı bilir.
Canlı renkleri birbiriyle karıştırdığınızda, çamur denen bir renk elde edersiniz. Bu, üretken çamur değil, kısır, renksiz, tuhaf bir şekilde cansız ve ışık saçmayan bir çamurdur.
Ressamlar tuvallerinde çamurla karşılaştıklarında her şeye sil baştan başlamaları gerekir.
İşte hayat dediğimiz şey de bu döngüden ibarettir. Sil baştan başlama döngüsü.
Her defasında silip tekrar başlama cesareti.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.