Sonbahar geldi...
Önce ağaçlar fark etti. Yapraklarını sessizce bırakmaya başladılar. Ardından gökyüzü değişti; mavisini biraz geri çekip grinin daha çok görünmesine izin verdi. Akşamlar erkenden kapıya dayandı, sokak lambaları gün henüz tamamen çekilmeden yanmaya başladı. Şehir, yazdan kalan neşesini yavaş yavaş üzerinden çıkarıp başka bir mevsime geçti. Sanki görünmeyen bir el, bütün şehri ağır ağır susturuyor, geriye yalnızca rüzgârın ve uzaklardan gelen yağmurun sesi kalıyordu.
İnsan da böyle değişiyor bazen.
Bir sabah uyanıyorsun ve hiçbir şeyin yerinde olmadığını fark ediyorsun. Oysa ev aynı ev, sokak aynı sokak, hayat aynı hayat. Duvarlar yerinde, perdeler aynı pencerede, masanın üzerinde dün bıraktığın eşya hâlâ orada duruyor. Sadece birileri eksilmiş oluyor. Bir sandalye boş kalıyor mesela. Bir telefon artık eskisi kadar çalmıyor. Bir şarkının bazı yerlerinde gözlerin doluyor ve nedenini anlatmak istemiyorsun. Çünkü bazı eksikliklerin adı konulduğunda daha da büyüdüğünü biliyorsun.
Sonbahar belki de bu yüzden gidenlerin mevsimi.
Çünkü her düşen yaprak, bir vedayı hatırlatıyor insana. Ağaçtan ayrılan her yaprak, sanki bir zamanlar sıkıca tutunduğu dalı bırakmanın sessizliğini taşıyor. İnsan da bazı vedalarda böyle kalıyor; tutunmak istiyor ama elinde yalnızca geçmişten kalan birkaç kırıntı oluyor.
Kimi insanlar kapıyı çarpıp gider. Kimi hiçbir şey söylemeden uzaklaşır. Kimi vedalaşmaya bile fırsat bırakmaz. Ama en zoru, giderken senden bir parça da götürenlerdir. Onların ardından ev aynı kalır ama sen aynı kalmazsın. Aynı odada dolaşır, aynı aynaya bakar, aynı yatağa uzanırsın ama bir şey değişmiştir. Sanki hayatın içindeki görünmeyen bir eşya yerinden kaldırılmış ve onun boşluğu, bütün odadan daha fazla görünür hâle gelmiştir.
Bir süre onların bıraktığı boşlukla konuşursun.
Bir kahve yaparken iki kişilik düşünürsün. Bir yere giderken, “Burayı severdi,” dersin içinden. Bir şarkı çalar, sesini biraz kısarsın. Telefonuna bakarsın, yazmak istersin. Sonra yazmazsın. Çünkü bazı insanlara söyleyecek çok şeyin vardır ama artık söyleyebileceğin bir yer yoktur. İşte insan, en çok o söylenemeyen cümlelerin ağırlığını taşır içinde.
İşte insan en çok burada büyür.
Gidenin ardından beklemeyi bıraktığında değil; onun dönmeyeceğini bilip yine de hayatına devam edebildiğinde. Çünkü beklemek bazen bir umuttan çok, insanın kendisini geçmişe bağlama biçimidir. O bağ çözülmediği sürece insan bulunduğu yerde yaşasa bile ruhunun bir tarafı hep aynı kapının önünde kalır.
Çünkü bazı insanlar geri gelmez.
Bazı kapılar bir daha açılmaz.
Bazı hikâyeler, son cümlesini söylemeden biter.
Ve biz, bütün bunların arasında yaşamaya devam ederiz. Sabah olur, perdeler açılır, çay demlenir, telefonlar çalar, sokaklar kalabalıklaşır. Hayat, bizim içimizde kopan fırtınalardan habersiz, kendi düzeninde akıp gider. Belki de insanı en çok şaşırtan budur; dünya, senin birini kaybettiğini bilmeden dönmeye devam eder.
Sonra bir gün yağmur yağar.
Bir pencerenin önünde dururken dışarıdaki yaprakların rüzgârla savrulduğunu görürsün. Camın üzerinde ağır ağır ilerleyen damlaları izlerken bir zamanlar seni paramparça eden bir hatırayı düşünürsün ve şaşırırsın. Çünkü artık canın eskisi kadar yanmıyordur. Hatıra hâlâ oradadır, sen hâlâ kim olduğunu ve ne yaşadığını biliyorsundur ama o acı artık eskisi gibi elini boğazına götürmüyordur.
İşte o an anlarsın. İnsan unutmaz. Sadece acının şeklini değiştirir.
Gidenler hayatımızdan çıkabilir ama bıraktıkları izler bir süre daha bizimle yürür. Bazıları yara olur, bazıları ders, bazılarıysa yalnızca güzel bir anı olarak kalır. Hepsini aynı yere koyamayız. Çünkü her insan hayatımızdan aynı kapıdan girip aynı izleri bırakarak çıkmaz. Kiminin ardından uzun bir sessizlik kalır, kiminin ardından birkaç güzel cümle, kiminin ardından ise yıllar geçse de kapanmayan bir soru.
Ama hepsine bir gün teşekkür etmeyi öğreniriz. Çünkü bazı insanlar bize sevmeyi öğretir. Bazıları kaybetmeyi.
Bazıları ise kendimizi kaybettiğimiz yerde yeniden bulmayı.
Belki sonbaharın asıl hikâyesi budur. Yaprakların düşmesi değil.
Bırakmayı öğrenmek.
Her düşen yaprağın ağacından vazgeçtiğini düşünürüz. Oysa ağaç, yapraklarını bırakırken köklerinden vazgeçmez. Mevsim değişir, dallar çıplak kalır, rüzgâr biraz daha sert eser ama ağaç toprağın derinliklerinde kendisini tutmaya devam eder.
Belki biz de öyle yapmalıyız.
Gidenleri bırakmalı ama kendimizden vazgeçmemeliyiz.
Çünkü hayat, biz birilerinin dönmesini beklerken geçip gidiyor. Beklediğimiz her gün, geri gelmeyecek başka bir günün yerini alıyor. Ve bir gün dönüp baktığımızda, aslında kaybettiğimiz kişinin değil, onun dönmesini beklerken kaçırdığımız kendimizin yasını tuttuğumuzu fark ediyoruz.
Ve bazı insanlar için bütün mevsimler aynıdır. Onlar hep yazı bekler.
Biz ise bir gün sonbaharı sevmeyi öğreniriz. Çünkü anlarız ki sonbahar, yalnızca gidenlerin mevsimi değildir.
Kalanların yeniden başladığı mevsimdir.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.