YazYorum
Deneme23 Ağu 2026

Hayali bir sınıf yaratmak

Vesayetçi akıl sürekli şu kalıplaşmış formüle başvurur: Halkın kendi başına bilinçli bir talepte bulunamayacağı, arkasında mutlaka çıkar odaklarının (ağalar, şeyhler, burjuvalar ya da dış güçler) yer aldığı ve kitlelerin sürekli kandırıldığı varsayılır.

Hatice Özhan|23 Ağustos 2026|4 dk okuma
167 görüntülenme|0 yorum

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yer alan bir paylaşım, bu değerlendirmeyi kaleme alma ihtiyacını doğurdu. Söz konusu paylaşımda ifade edilen "Kürt cephesinin tüm açıklamaları ve çerçeve yasanın gösterdiği, Kürt ağaları ve burjuvazisi kazandı" söylemi, ilk bakışta sınıfsal bir çözümleme ya da derinlikli bir politik tespit gibi sunulmaktadır. Oysa bu yaklaşım, Türkiye’deki merkez-çevre ilişkilerinin ve yerleşik siyasal hafızanın ürettiği kronik bir algı bozukluğunun tezahüründen ibarettir. Geniş bir kesimin zihninde karşılık bulan bu aktarım; tarihsel ve sosyolojik gerçeklikten kopuk, anakronik ve üstenci bir söylemi yeniden üretmektedir. Tam da bu nedenle argümanın dayandığı mantıksal zemin ile Kürt toplumunun sosyolojik hakikatini tarihsel veriler ışığında ele almak elzem hale gelmiştir.

“Kürt Burjuvazisi" Yanılsaması

Söz konusu iddiada geçen "Kürt burjuvazisi" kavramı, Türkiye’nin kapitalistleşme tarihi ve sermaye birikim modelleri dikkate alındığında sosyolojik karşılığı bulunmayan kurgusal bir iddiadan ibarettir. Şerif Mardin’in klasikleşmiş merkez-çevre teorisi ve Türkiye’deki sermaye birikim süreçleri incelendiğinde; sanayi, finans ve sermaye birikiminin cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ağırlıklı olarak belirli bir coğrafi eksende (İstanbul, Kocaeli, Bursa, İzmir hattında) yoğunlaştığı görülür. Devlet teşvikleri, dış ticaret ağları, büyük sanayi yatırımları ve bankacılık sistemi de bu merkez etrafında şekillenmiştir. Buna karşın Kürt coğrafyası; onlarca yıldır süregelen çatışmalı ortam, yetersiz kamusal yatırımlar ve iktisadi dışlanma nedeniyle tarım, hayvancılık, küçük esnaflık ve sınır ticareti gibi kısıtlı ekonomik dinamiklere mahkûm kalmıştır.

Bölgede zaman zaman kamu ihaleleri, yerel ticaret veya inşaat projeleri üzerinden zenginleşmiş sınırlı kesimlerin varlığı yadsınamaz; ancak bu kesimleri ulusal veya uluslararası pazarlara hükmeden, katma değerli üretim gerçekleştiren bağımsız bir "millî burjuvazi" ya da "Kürt burjuvazisi" olarak tanımlamak sosyolojik olarak mümkün değildir. Bölgenin mülksüzleştirilmiş iktisadi yapısı ortadayken, var olmayan bir sınıfın politik süreçlerden "kazançlı çıktığını" iddia etmek, rasyonel bir analizden ziyade gerçekliği saptırma çabasıdır.

"Kürt Ağaları" Söyleminin Tarihsel Çöküşü

"Kürt ağaları kazandı" söylemi ise Kürt toplumunu tarih dışı, modernleşememiş ve kabile bağlarına mahkûm göstermeye çalışan oryantalist bir bakış açısının devamıdır. Oysa bölgenin son yüzyıllık tarihi, feodal yapıların çözüldüğü, sancılı bir toplumsal dönüşüm sürecine işaret eder. Siyaset bilimi ve sosyoloji literatüründe sıkça vurgulandığı üzere; cumhuriyetin ilk yıllarındaki iskân politikaları, 1950'ler sonrasında tarımda yaşanan makineleşme (traktörleşme) ve özellikle 1980'ler ile 90'lardaki zorunlu göç dalgaları, köylerin insansızlaşmasına ve milyonlarca kişinin kent çeperlerine itilmesine yol açmıştır.

Tarımda modernleşme ve pazar ilişkileri toprağa dayalı geleneksel otoriteyi temelinden sarsarak tasfiye etmiş; yerini kentleşmiş, sınıfsal çelişkileri bizzat deneyimlemiş, fabrikalarda, inşaatlarda veya tarlalarda güvencesiz çalışan yoksul bir kitleye bırakmıştır.

Dolayısıyla günümüzde Kürtlerin ezici çoğunluğu, feodal beylerin yönlendirdiği edilgen topluluklar değil; aksine proleterleşmiş, kentsel yoksullukla yüzleşen, kimlik ve adalet talebiyle öne çıkan modern siyasal öznelerdir. Ağalık kurumunu Kürt siyasetinin ya da toplumsal muhalefetin merkezine yerleştirmek, sahadaki sosyolojik gözlemleri ve göç olgusunun yarattığı radikal dönüşümü tamamen reddetmek demektir.

Kemalist Üstencilik

Bu tür söylemlerin beslendiği ana damar, tipik bir Kemalist üstencilik ve vesayetçi zihniyettir. Bu zihniyetin temel reflekslerinden biri, ezilen veya merkeze yabancılaştırılan kitlelerin kendi iradeleriyle siyaset üretebileceğini, hak arayabileceğini ya da bedel ödeyebileceğini asla kabullenememesidir.

Vesayetçi akıl sürekli şu kalıplaşmış formüle başvurur: Halkın kendi başına bilinçli bir talepte bulunamayacağı, arkasında mutlaka çıkar odaklarının (ağalar, şeyhler, burjuvalar ya da dış güçler) yer aldığı ve kitlelerin sürekli kandırıldığı varsayılır.

Bu yaklaşım, Kürtlerin onlarca yıldır sürdürdüğü hak, eşitlik, anadil ve demokratikleşme mücadelesini küçümser ve onları kendi kaderini tayin edemeyen pasif birer nesneye indirger. Oysa bir hak arama mücadelesinde sahadaki gerçek özneler; çocuklarını toprağa veren anneler, mülksüzleştirilen köylüler, batı metropollerinde ucuz işgücü olarak sömürülen Kürt işçiler ve geleceksizlikten kırılan gençlerdir. Bir süreçte "kazanan" ya da bedel ödeyen bir kesim aranacaksa, bu asla ne bir burjuvazi ne de tasfiye olmuş feodallerdir; aksine o coğrafyanın yoksul ve emekçi halkıdır.

Özetle, “Kürt ağaları ve burjuvazisi kazandı" argümanı, Kürt meselesinin özünü oluşturan demokrasi eksikliği, eşit yurttaşlık ve hukukun üstünlüğü gibi temel problemleri tartışmamak için kullanılan konforlu bir bahanedir. Meseleyi kurgusal bir sınıfsal manipülasyona indirgemek, asıl sorumluları gizlemekte ve toplumsal barışın inşasına zihinsel bir set çekmektedir.

Sosyolojik gerçekler ve tarihsel veriler çok daha net bir tablo sunmaktadır: Kürt coğrafyasında ne hayatın akışını belirleyen kudretli ağalar ne de güçlü bir burjuvazi kalmıştır. Orada var olan tek gerçeklik; onurlu bir yaşam, eşit yurttaşlık ve demokratik bir gelecek için ısrarla özneleşmeye çalışan milyonlarca yoksul insan ve onların meşru talepleridir. Bu talepleri hayali sınıflarla gölgelemeye çalışanlar, yalnızca kendi önyargılarının sınırlarına takılıp kalmaktadırlar.


Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Deneme24 Ağu 2026

İçselleştirilmiş Çelişki

Zonguldak’taki çıplak nefret ile Ergani’deki o yaralı vicdan refakati, birbirine zıt iki ayrı kutup değil, aynı çarkın dişlileridir. Biri sistemin fiziksel ve dışlayıcı şiddetini kuşanırken, diğeri aynı sistemin mağdurlaştırdığı topluma "kusursuz olma" yükümlülüğü dayatan o ağır ruhsal prangadır.

Hatice Özhan·3 dk·0·81