Ölü bir bedeni taşımaktan çok yoruldum.
Sırtımda hiç bitmeyen bir kamburun sızısı.
Nereye gidersem gideyim, ne kadar kaçarsam kaçayım, taşımayı bırakamadığım lekelerim var benim.
Bitmek bilmeyen yakıtım nefretimdir.
Dinmeyen öfkelerim, kontrolsüz cesaretim, en çok da kendime zarar vermelerim...
Haddinden fazla düşüncelerim var benim.
Sanki bir yanım devlet devirir, bir yanım da kendine yenilir.
Karıncaları incitmeme hassasiyetimle dünyayı yok etme isteği arasında çelişkilerim var.
Kapıya yakın oturmalarıyla meşhur gitmelerim var benim.
Mesela; kendimi yüzüstü bıraktığım yokuşlar var.
İpini kopardığım uçurtmalar da var.
Bazen kendime bakıyorum da, sanki yıllardır aynı savaşın içinde dönüp duruyorum. Düşman değişiyor, cephe değişiyor ama sırtımdaki yük hiç değişmiyor. İnsan en çok da kendinden kaçamıyormuş.
Yorgunluğum uykusuzluktan değil. Affedemediğim kendimden. Omuzlarımı çürüten şey yaşadıklarım değil, yaşayabilirdim dediğim ihtimaller.
İçimde benden habersiz iki kişi yaşıyor sanki. Biri elimden tutup dünyayı ayağa kaldırmak istiyor, diğeri tek bir cümleyle her şeyi ateşe vermeye hazır. Hangisinin ben olduğuna hâlâ karar veremedim.
Yaşamak böyle bir şey galiba.. Kendini her gün yeniden inşa edip, her gece kendi ellerinle tekrar tekrar yıkmak...
Yine de yürüyorum.
Çünkü kendimi yakından tanıyorum ; bir gün bu kambur düzelmeyecek belki ama onu taşımayı öğreneceğim.
Ve o gün geldiğinde, ilk defa gerçekten nefes alacağım. O zaman ne geçmiş benden bir şey alabilecek ne de gelecek benden korkabilecek.
Sadece ben kalacağım.
Ve ilk kez, kendimin yükü değil; kendim olacağım.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
her yazında farklı bir yanını gösteriyorsun. kendini tanıyorsun ve derin kavramlarla ifade ediyosun. eline sağlık 🙏🏼
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Teşekkür ederim 🙏