I. BÖLÜM: RUTUBET, KÜL VE VAROLUŞUN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Azizim, size bu satırları, şehrin bağırsaklarında kalmış, güneşin ancak kazara uğradığı, duvarlarına sinmiş tütün kokusunun adeta bir duvar kağıdı vazifesi gördüğü o köhne tavan arasından yazıyorum. Dışarıda, insanı kemiklerine kadar üşüten, ahmakıslatan cinsinden o sinsi yağmur yağıyor. O yağmur ki, sadece kaldırımları değil, bu kentin günahlarını, pişmanlıklarını ve “başarmak” uğruna heba edilmiş ömürlerini de yıkamaya çalışıyor; beyhude bir çaba!
Ben, Fani. Soyadımın bir önemi yok, zira bu devasa, bu dişlileri kanla yağlanmış bürokrasi çarkının içinde ben sadece bir “hiç”im. Ve yanımda, şu an o eski, deri koltuğa gömülmüş, elindeki bardağın dibindeki kehribar rengi sıvıyı sanki evrenin sırrını çözmeye çalışır gibi izleyen kadim dostum seb var. Biz, bu kentin “Lüzumsuz Adamlarıyız”. Turgenyev’in, Gonçarov’un bahsettiği o, hayata karışmayı beceremeyen, daha doğrusu karışmayı “reddeden”, yetenekli ama iradesiz, zeki ama eylemsiz o lanetli soya mensubuz.
Bizim hikayemiz, kazanmanın ahlaksızlık sayıldığı, kaybetmenin ise bir nevi asalet unvanı gibi göğüste taşındığı o loş koridorlarda geçer.
II. BÖLÜM: BİR SESLENİŞ DENEMESİ VE GECE NÖBETLERİ
Seb ile ben, her gece yarısı, bu tavan arasından şehre seslenirdik. Bir radyo programı mıydı bu? Teknik olarak evet. Ama mahiyet olarak, hayır. Bu, okyanusun ortasında batmakta olan bir gemiden atılan işaret fişeğiydi. Ya da belki, tımarhanedeki iki delinin, duvarın öte yanındaki diğer delilere fısıldadığı tehlikeli masallardı.
Önümüzde duran o metal mikrofon, bizim için bir günah çıkarma hücresiydi. Şehrin uyuduğu, o “namuslu” vatandaşların, o mühim iş adamlarının, o sadık kocaların sıcak yataklarında rüyalara daldığı saatlerde; biz uyanık kalır, şehrin uykusuzlarına, kaybedenlerine, terk edilmişlerine ve ruhu ağrıyanlarına vaaz verirdik.
“Dinleyin efendiler!” derdim mikrofona, sesimdeki o hafif titremeyi bastırmaya çalışarak. “Dinleyin ve itaat etmeyin! Size mutluluğun bir banka hesabında, bir evlilik cüzdanında veya parlak bir kariyerde olduğunu söyleyen o yalancı peygamberlere inanmayın. Mutluluk yoktur. Sadece anlık unutuşlar vardır. Ve biz size, bu gece en kaliteli unutuşu vaat ediyoruz.”
Seb ise az konuşurdu. O, kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde müziği devreye sokardı. Seçtiği plaklar, ruhumuzun paslanmış tellerini titretir, odayı melankolinin o yoğun dumanıyla doldururdu. Seb’in suskunluğu, benim gevezeliğimden çok daha derin bir felsefeyi barındırırdı: Anlaşılmayacağız, o halde neden konuşalım? Ama yine de konuşurduk işte; Sisyphus’un kayasını itmesi gibi, biz de her gece kelimeleri yokuş yukarı iter, sabah olunca üzerimize devrilmelerini seyrederdik.
III. BÖLÜM: KADINLAR, HAYALETLER VE DOKUNMANIN İMKANSIZLIĞI
Ve elbette kadınlar… Ah, o narin, o ulaşılmaz, o hem şifa hem zehir olan varlıklar. Kapımızı çalarlardı bazen. Gecenin bir yarısı, yağmurdan sırılsıklam olmuş, gözlerinde o ürkek “beni kurtar” bakışıyla gelirlerdi. Bizi, o gizemli sesin sahiplerini, birer kurtarıcı, birer bilge ya da en azından sığınacak bir liman sanırlardı.
Ne büyük yanılgı! Biz liman değildik azizim; biz olsa olsa, kayalıklara çarpan dalgaların köpüğüydü.
Onlarla şarap içer, sabaha kadar felsefeden, sanattan ve sikindirik dünyanın anlamsızlığından konuşurduk. Tenlerine dokunurduk, evet. O sıcaklık, o nefes alışverişler… Bir anlığına, sadece bir anlığına, bu buz gibi evrende yalnız olmadığımızı hissettirirdi. Ama sabahın o gri, o acımasız ışığı pencereden sızdığında, büyü bozulurdu.
Çünkü biz, sevmeyi bilmiyorduk. Daha doğrusu, “bağlanmaktan” ölümüne korkuyorduk. Bir kadını sevmek, geleceğe dair bir senet imzalamaktır. Bir kadını sevmek, “yarın”ın varlığını kabul etmektir. Oysa bizim lügatimizde “yarın” yoktu. Seb, bir sabah yatağında uyuyan kadına bakıp şöyle demişti: “Ona ne verebilirim Fani? Kendi hiçliğimden başka neyim var? Bir hiçlik, bir başka hiçlikle birleşince varlık etmez ki…”
Ve böylece, onları da kendimize benzettik. Onların umutlarını, o masum beklentilerini, kendi pandoramızın değirmeninde öğüttük. Biz kötü adamlar değildik efendiler, biz sadece eksik adamlardık. Ve bir eksiğin, bir tamı tamamlaması geometrik olarak imkansızdı.
IV. BÖLÜM: YOLCULUK – KENDİNDEN KAÇIŞIN COĞRAFYASI
Zaman, o sinsi tefeci, bizden gençliğimizi yüksek faizle geri almaya başladığında, bir karar verdik. Gitmeliydik. Bu tavan arası, bu şehir, bu anılar bizi boğuyordu.
Altımıza, gürültüsüyle göğü yırtan iki demir at çektik ve güneye, hep güneye doğru sürmeye başladık. Hedef neresiydi? Bilmiyorum. Belki sıcak denizler, belki unutuşun kıyıları. Ama asıl mesele varmak değildi, asıl mesele hareket halinde olmaktı. Çünkü durursak, düşünmeye başlardık. Ve düşünmek, bizim gibi adamlar için acı çekmekle eşdeğerdi.
Bozkırın o uçsuz bucaksız yalnızlığında, rüzgâr yüzümüze tokat gibi çarparken, Seb ile yan yana sürdük. Konuşmadan, bakışmadan. Sadece motorların gürültüsü ve zihnimizdeki o bitmek bilmeyen uğultu vardı.
Yolda olmak, bir nevi arafta olmaktır. Ne gittiğin yerdessindir ne de vardığın yerde. O “aradalık” hissi, bize tuhaf bir huzur veriyordu. Sanki dünyadan, o zorunluluklar dünyasından bir süreliğine izinliydik. Yol kenarındaki ucuz otellerde, lekeli çarşaflarda uyuduk. Tanımadığımız kasabaların izbe meyhanelerinde, adını bilmediğimiz adamlarla kadeh tokuşturduk.Bilinmezlerin şerefine kaldırdık kadehlerimizi.
Ancak kilometreler geçtikçe, acı bir gerçeği fark ettik: İnsan, bavulunu geride bırakabilirdi, evini, işini, sevgilisini geride bırakabilirdi. Ama kafasının içindeki o “öteki”ni, o yargılayıcı sesi asla geride bırakamazdı. O da bizimle gelmişti. Arka koltuğa oturmuş, kulağımıza fısıldıyordu: “Nereye giderseniz gidin, kendinizi de götüreceksiniz. Kaçış yok.”
Bu, Dostoyevski’nin Yer Altı Adamı’nın lanetiydi. Biz, kendi zihnimizin hapishanesinde, anahtarı dışarı fırlatmış mahkumlardık.
V. BÖLÜM: İHTİYARLIK VE BÜYÜK YORGUNLUK
Yol bittiğinde, ya da yol bizi tükettiğinde, aynaya baktık. Gördüğümüz yüzler, artık o eski, o mağrur, o “kaybeden ama cool” gençlerin yüzleri değildi. Göz altlarımız torbalanmış, sakallarımıza kırlar düşmüş, bakışlarımızdaki o isyankâr ateş sönüp yerini yorgun bir küle bırakmıştı.
“Lüzumsuz Adam” olmak, gençken bir tercihti, hatta estetik bir duruştu. Ama yaşlanınca… Ah azizim, yaşlanınca bu bir trajediye dönüşüyordu. Toplumun dışına itilmiş, hiçbir işe yaramayan, kimsenin beklemediği, kimsenin aramadığı iki ihtiyar. Oblomov’un hırkası, artık üzerimize yapışmış bir deri gibiydi.
Seb, bir akşam, deniz kenarında otururken, elindeki şişeyi denize fırlattı ve ilk kez o kadar uzun bir cümle kurdu: “Biz Fani… Biz yanlış bir asırda, yanlış bir coğrafyada doğduk. Ya da belki de, doğmamamız gereken bir hikayenin figüranlarıyız. Başrol sanıyorduk kendimizi, ama perdenin kapanma vakti geldiğinde, sahnede unutulmuş dekorlar olduğumuzu anladık.”
Haklıydı. Bizim trajedimiz, büyük savaşların, büyük devrimlerin trajedisi değildi. Bizimki, sessiz, gürültüsüz, ağır çekim bir çürümenin hikayesiydi.
VI. BÖLÜM: EPİLOG – KÜLLER VE TOZ
Şimdi, bu satırları bitirirken, dışarıdaki yağmur dindi. Şehir, o kirli, o gri, o kayıtsız şehir, yeni bir sabaha uyanıyor. İnsanlar işlerine gidecek, ekmek parası, kariyer, statü peşinde koşacaklar. Onlara kızmıyorum artık. Hatta onlara gıpta ediyorum. O “anlam” illüzyonuna inanabilme yeteneklerine, o tatlı uykularına gıpta ediyorum.
Biz ise… Biz Seb ile burada, bu tavan arasında kalmaya devam edeceğiz. Belki bir gün bizi burada, tozlu plakların ve boş şişelerin arasında ölü bulurlar. Gazetelerin üçüncü sayfasında küçük bir haber oluruz: “İki şahıs, evlerinde ölü bulundu. Sebebi: Hayat.”
Ama o güne kadar, kadehlerimizi kaldırmaya devam edeceğiz. Neye mi?
Olympos Dağı’na alınmayanlara. Yarışa hiç başlamayanlara. Düşmekten korkmayanlara. Ve en çok da, kendi hikayesinin kaybedeni olmayı, başkasının hikayesinin kazananı olmaya tercih edenlere.
Şerefe, azizim. Şerefe, hiçliğe..
Defteri sertçe kapattım. Kapağın masaya vuruşu, sanki bir tabutun üzerine atılan son toprak parçası gibi tok ve kesin yankılandı odada. Kalemin kâğıtla olan o sancılı sevişmesi, o kanlı itiraf bitmişti.
Yavaşça, gıcırdayan sandalyemden kalkıp arkamı döndüm.
Oradaydı.
Yatağın kenarına ilişmiş, hiç tanımadığım ama ezelden beri aşina olduğum o “Kadın”. Etten ve kemikten değil; sisten, sigara dumanından, pişmanlıktan ve benim vazgeçişlerimden örülmüş bir silüet. Yüzü yoktu, ya da yüzü benim korkularımdı. Üzerine geçirdiği, benim o eski, hayal kırıklığı kokan gömleğimle, bir sevgili gibi değil, bir alacaklı gibi bekliyordu.
O, benim sadık sevgilim Yalnızlık‘tı. O, benim kaçınılmaz Hiçliğim‘di. O, Rus steplerinde donan bir askerin son nefesinde gördüğü o beyaz hayaldi.
Yanına yaklaştım. Tenine dokunsam parmaklarım buz tutacaktı, biliyordum. Gözlerindeki o dipsiz, o merhametsiz kuyuya baktım. Benden bir “devam” senaryosu, bir yaşama arzusu beklemiyordu. Sadece “teslimiyet” bekliyordu.
Ceketimi omzuma attım ve kapının eşiğinde durup, o hayali surete; Oğuz Atay’ın tutunamayan ruhunu, Dostoyevski’nin yer altı karanlığıyla harmanlayarak fısıldadım:
“Bana öyle ‘hoş geldin’ der gibi bakma azizim; ben sana misafir gelmedim, ben sana mahsur kaldım… Ve unutma; biz seninle aynı yastığa baş koymak için değil, aynı boşlukta düşmek için yaratıldık.”





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.