Kabul edelim, modern hayat bizi çok şık odalarda, çok steril kavramlarla ağırlıyor ama içimizdeki o arkaik açlığı doyurmaya yetmiyor. Sabahları vakitli uyanıyor, kariyer basamaklarını tırmanıyor ya da gündelik hayatın o rasyonel ritmine ayak uyduruyoruz. Görünürde her şey pürüzsüz. Fakat içimizde, tam da göğüs kafesimizin altında, anlamlandıramadığımız bir yabancılaşma sızısı var. Sanki rasyonalizmin o her köşeyi aydınlatan çiğ ışığı, ruhumuzun bazı kuytu köşelerini kör etmiş gibi.
Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı, tam da bu varoluşsal tıkanıklık anında elimize düşen tekinsiz bir harita. Bu kitap, popüler kültürün o hırslı "kendini inşa et" manifestolarından biri değil; aksine, Spinoza’nın doğa felsefesine, Jung’un kolektif bilinçdışına ve masalların kadim diline sırtını dayayan, unuttuğumuz ontolojimize (varoluşumuza) dair derin bir iç dökme.
Biz Ne Ara Bu Kadar Uysal Olduk?
Estés’in daha ilk sayfada önümüze bıraktığı kurt ve kadın analojisi, aslında Foucaultcu anlamda bir biyo-iktidar eleştirisidir. Sistem, doğası gereği öngörülemeyenden, sınır çizilemeyenden ve vahşi olandan korkar. Kurtlar yüzyıllardır tam da bu yüzden şeytanlaştırıldı; evcilleşmeyi reddettikleri, kendi içgüdüsel yasalarıyla yaşadıkları için avlandılar.
Dişil psişe de tarih boyunca aynı ehlileştirme operasyonuna maruz kaldı. Toplum bizden sürekli köşeleri yuvarlatılmış, uysal, fedakar ve her şeyden önemlisi "öngörülebilir" olmamızı talep ediyor. Biz başkalarını kırmamak, sisteme uyum sağlamak ve o "ideal nesne" kalıbına girmek için kendi içgüdülerimizi, öfkemizi ve yaratıcılığımızı buduyoruz. Estés buna "psişik kuraklık" diyor. İçimizdeki o vahşi, sınır tanımaz kadın aç kaldıkça, biz modern dünyanın ortasında anksiyete ve derin bir anlamsızlık hissiyle bedel ödüyoruz.
Mavi Sakal’ın Anahtarı: Bilmenin Can Yakan Estetiği
Edebiyatla bağ kuranlar iyi bilir ki, masallar çocukları uyutmak için değil, yetişkinleri sarsıcı bir uyanışa davet etmek için vardır. Mavi Sakal masalı, bu anlamda tam bir bilinçlenme kliniğidir. Mavi Sakal, dışarıdaki manipülatif güçlerden ziyade, kendi içimizdeki o sorgulamayı engelleyen, bizi naif bir cehalete mahkum eden "içsel predatörü" (yırtıcıyı) temsil eder.
O meşhur "yasak oda" yasağı, aslında toplumun bize çizdiği sınırın sınırıdır: "Fazla kurcalama, her şeyi bilme, sana sunulan konforlu yalanla yetin." Ancak o küçük altın anahtarı kilide sokmak, Kierkegaardvari bir varoluşsal sıçramadır. Evet, o kapıyı açtığımızda içeride katledilmiş eski benliklerimizi, susturulduğumuz anların cesetlerini görürüz. Anahtara bir kez kan bulaşır ve o kan inkarla temizlenmez. Bilmek can yakar, saflık illüzyonunu paramparça eder ama özgürleşmenin yegane kapısı da orasıdır. Trajiktir ama o odadaki cesetlerle yüzleşmeyen hiç kimse kendi hayatının öznesi olamaz.
Vasalisa ve Heybemizdeki Kadim Pusula
Peki, o karanlık odalardan, o bizi yavaş yavaş tüketen ilişkilerden ya da entelektüel yalnızlıklardan nasıl çıkacağız? Aptal Vasalisa’nın öyküsü tam da bu noktada devreye giriyor. Vasalisa’nın ölen annesinden kalan o küçük oyuncak bebek, aslında rasyonel aklın sürekli susturmaya çalıştığı, üzerini kibar toplumsal kurallarla örttüğümüz sezgilerimizdir. Hani o içimize doğan, mantıklı hiçbir açıklaması olmasa da "burada bir yanlışlık var" diyen o hayvani, kök salmış bilgelik...
Vasalisa o bebeği besledikçe, yani kendi iç sesine ve sezgilerine güvenmeyi öğrendikçe, yamyam cadı Baba Yaga’nın ormanından elinde ateş saçan bir kafatasıyla çıkıyor. O kafatası, kadının kendi karanlığını aydınlatan meşalesidir. Demek ki kurtuluş, bize dışarıdan dikte edilen mantık formüllerinde değil; heybemizde sakladığımız o kadim, içgüdüsel pusulayı yeniden canlandırmakta gizli.
Kendi Kemiklerimize Şarkı Söylemek
Kitabın en büyüleyici, edebi olarak en yüksek anı La Loba (Kemik Toplayan Kadın) efsanesidir. Çölün kızgın kumlarında adım adım gezip, kurumuş kurt kemiklerini toplar La Loba. Onları tek tek, bir yapboz gibi sevgiyle yan yana dizer. Sonra derin bir nefes alır ve o kemiklerin üzerine şarkı söylemeye başlar. Şarkı yükseldikçe kemikler etlenir, canlanır, vahşi bir kurt olup çöle doğru koşar ve o kurt ansızın ay ışığında kahkahalar atan özgür bir kadına dönüşür.
Bu metin, aslında ikimizin de içindeki o La Loba’ya sessiz bir davet. Hayatın, kırgınlıkların, hayal kırıklıklarının bizi kırdığı yerde bıraktığımız o "psişik kemikleri" hatırlama vakti. Onları yerden kaldırmalı, tozunu üflemeli ve üzerlerine kendi şarkımızı söylemeliyiz. Edebiyatla, felsefeyle, sanatla ve en çok da unuttuğumuz o vahşi dürüstlüğümüzle... Çünkü içimizdeki o nehir, ne kadar kurutulmaya çalışılırsa çalışılsın, altındaki derin yatakta akmaya devam ediyor. Yeter ki o nehrin sesini duyacak kadar sessizleşebilelim.
Nihayetinde asıl varoluşsal eylem, kıyıda durup suyu izlemek değil; bilincin getirdiği o kanlı anahtarı cebimize koyup, arkamıza bakmadan o tekinsiz suya atlama cesaretini göstermektir.
O halde, akla feda ettiğimiz içgüdülerin yasını tutmayı bırakıp, kendi arkaik ezgimizi mırıldanmaya başlayalım. Çünkü modernitenin kuruttuğu bu entelektüel çölde, ruhumuzu yeniden ayağa kaldıracak o son kemik parçasını bulmak, hâlâ sadece bizim sesimize bağlı.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.