YazYorum
6 Tem 2026

Kusurlu Helalleşme

“Bu bir kriz değil,” diye geçirdi içinden, “yalnızca perdenin yırtığından sızan ışığın, toz zerrelerini görünür kılması...

Elma Kurdu|6 Temmuz 2026|6 dk okuma
412 görüntülenme|0 yorum

Peri, elindeki kahve fincanına hapsolmuş minik çatlağa bakarken, kendini sızıntının içine sığdırmayı denedi. Fincanın beyazlığında uzanan kılcal damar, kahvenin koyu rengini yavaş yavaş içine çekmiş, zamanla kalıcı bir yara izine dönüşmüştü. Parmağının ucunu çatlağın üzerinde gezdirdi. Dünya, çatlağın dışında kalıyordu; bloklar, ödenmesi gereken faturalar, cevabı beklenen mailler ve hep bir yerlere yetişmesi gereken  telaşlı ayaklar… Hepsi, bu milimetrik boşluğun ötesindeydi.

Salondaki saat, zamanın ne kadar beyhude bir icat olduğunu kanıtlamak istercesine vuruşlarını odaya saçıyordu. Tik-taklar, zihnindeki düşünceleri döven küçük çekiçler gibiydi. Zamanın birimi ne zamandan beri bu kadar kıymetli olmuştu? Eskiden güneşin gölgesiyle ölçülen geniş boşluk, şimdi saniyelere bölünmüş, ambalajlanıp satılmaya hazır bir metaya dönüşmüştü. Yelkovan her hareketinde, Peri’nin hayatından bir parçayı koparıp görünmez bir çöp sepetine atıyordu.

Dışarıda hayat, büyük bir ciddiyetle,akıp gidiyordu. İnsanlar, mühim bir meseleyi halledeceklermiş gibi ceketlerinin düğmelerini ilikliyorlardı. Düğme iliklemek, insanın savaşa hazır olma tezahürüydü. Telefonlarına bakarak hızlı adımlarla yürüyorlardı; boyunları bükük, gözleri küçük ışıklı kutulara mahkûm… Peri ise pencerenin pervazına tüneyen gri kuşun neden tam o saniyede kanat çırptığını anlamaya çalışmanın daha hayati olduğunu biliyordu. Kuşun hareketinde bir niyet yoktu; yalnızca mevcudiyetin telaşsız seğirmesiydi. Halbuki insanların her adımı; bir hesaba, bir fayda grafiğine ya da varıldığında unutulacak bir menzile ipotekliydi.

“Bu bir kriz değil,” diye geçirdi içinden, “yalnızca perdenin yırtığından sızan ışığın, toz zerrelerini görünür kılması.” Gün ışığı olmasa, o tozların havada öylece asılı kaldıklarını fark etmeyecekti. Işığın içinde devinen ehemmiyetsiz parçacıklar, boşlukta yavaşça yer değiştiriyordu. Peri, parmağını uzatarak  akışa dokunmamaya çalıştı.

İnsanlar bakmıyordu; sadece görüyorlardı. Nesneleri kullanım kılavuzlarındaki kadar tanıyorlardı. Bir bina, içine girilecek bir beton yığınıydı; bir sokak, aşılması gereken bir mesafe; bir insan ise sadece bir silüet...

Mutfaktaki radyo, hiç gidilmemiş şehirlerin sesini cızırtılarla dışarı veren bir enkazdı. Peri, frekanslar arasındaki hışırtıyı dinlerken bunun evrenin ilk patlamasından kalan bir gürültü olduğunu hayal ederdi. Boşluğun kenarında, rüzgârı duyabilmek için duruyordu. Dengesi, ayakta durma becerisi değil; yalnızca düşüşü erteleme sanatıydı. 

Peri’nin zihnindeki baba, hiçbir zaman bir koltuğa öylece bırakılmış bir gövde değildi. Omurgası, her daim gergin dururdu. Hayat onun için tırmanılması gereken bir mukavemet testiydi; nefes almak bile bu düzene dahildi. “Sırtın yere gelmemeli Peri,” derdi sesi. Mutfak taşlarının soğukluğunu ısıtmaya tenezzül etmeyen bir ton... “Verimli geçmeyen her saniye, hayattan çalınmış, geri ödemesi imkânsız bir borçtur.” Babasının çalışma odasında hava, ciğerleri yoracak kadar inceydi; eşyalar ise insanın canını yakacak kadar keskin. Masadaki kalemler, rütbe almış asker disipliniyle hizalanmıştı. Kitaplar, sırtlarındaki isimlerle dünyaya meydan okuyan birer mahkûm gibi raflara istiflenmişti. O odada toz zerresine bile yer yoktu; zira toz, muazzam hiyerarşiye karşı başlatılacak sinsi bir isyanın ilk habercisi olabilirdi.

Bir gün, bahçeden kanadı kırık bir serçeyi avuçlarında saklayarak odaya dalıvermişti Peri. Serçenin kırılgan dağınıklığı karşısında odadaki tüm nesneler, sanki pis bir şeye değmişler gibi iğrenerek geriye çekilmişti. Babası, gözlüğünün üzerinden çamurlu ellere ve titreyen kuşa baktı. Bakışlarında merhamet değil, bir yargıcın kesinliği vardı. “Doğanın kanunu bu Peri,” dedi kalemini dahi bırakmadan. “Zayıf olan elenir. Doğada amansız bir ayıklama düzeneği vardır. Sen bu zavallıyı kurtararak yalnızca kaçınılmaz olan sonu birazcık öteliyorsun, o kadar.”

O an Peri, babasının gözbebeklerinde  kuşu değil, düşmenin  affedilmez ayıbını görmüştü. Toprağa değen her gövde, babası için bir yenilgi ilanıydı. Şimdi otuz küsur yaşında bir kadın olarak, mutfak zeminindeki karolara bakarken hayali basamaklarını sayıyordu. Kaçıncıdaydı sahi? İnsan, kendi hayatının sahtekârı olmayı ne kadar da ustalıkla öğreniyordu. Ceket iliklemeler, toplantılardaki boş onaylamalar, yetişecek projelerin vaatleri… Halbuki ruhu, merdivenin en alt basamağında, serçeyle birlikte toprağa uzanmış, yukarıdakilerin telâşını izliyordu.

Telefon masanın üzerinde parladı. Bildirim sesi, sessizliği kesti. Ekranda tek bir cümle: “Hangi marketten alalım?” Hayat, akşam yemeği listesinin orta yerine boşalıvermişti. Telefon yeniden titredi, masayı sarstı: “Projeyi teslim etmen için son iki saat.” 

“Sürdürülebilir Verimlilik Stratejileri”. Haftalardır sayfalara "optimizasyon" kelimelerini dizmiş, grafikleri yerleştirmişti. Hepsi fan gürültüsü içinde birer veri yığınıydı. Teslim tuşuna basmak,  merdivende bir basamak daha çıkmaktı. Basmamak ise… Teslim etmezse dünya durmayacaktı; bir hücre kırmızıya boyanacak, birkaç mail kutusu dolacaktı. Ama dışarıdaki gri kuşun kanat çırpış tarzı değişmeyecekti.

Peri, bakışlarını Wild’a çevirdi. Kedi, güneşin odadaki yolculuğunu takip ediyordu. Peri, mutfak karolarına bıraktı gövdesini. Önce dizleri çarptı taşa, sonra avuçları. Şakaklarındaki uğultu, serin zemine geçiyordu. Yanağını taşın üzerine dayadı. Mutfak dolaplarının altındaki karanlık, kayıp bir plastik kapak, bir ekmek kırıntısı… Yukarıdan bakıldığında süpürülmesi gereken ne varsa, şimdi öylece duruyordu. Wild, sarı gözleriyle baktı. Sadece oradaydı. Peri, parmağını perdeden sızan ışığa uzattı; toz zerreleri boşlukta yer değiştiriyordu. Işık olmasa, orada olduklarını asla bilmeyecekti. 

Peri, kedisinin patisindeki  saklı tırnaklara dokundu. “Ne kadar masum bir vahşet,” diye geçti içinden. İnsanınki ise aklın, ceket düğmelerinin ve unvanların ardına gömülüydü. Kelimelerle parçalıyor, mesai saatleriyle ruhu ince ince dilimliyorlardı. Masanın üzerindeki telefon titremeye devam ediyordu.. Muhtemelen birileri,  dik merdivenin tepesinden aşağıya doğru, sesinin yettiği kadar bağırıyordu. Ama Peri başını bile çevirmedi. Karoların  sarsılmaz buzdan dokusu, şakaklarındaki gürültüyü dondurmuştu.

Gökyüzüne tırmanan cam binalar, birbirinin omzuna basarak yükselen gövdeler… Babasının bitmek bilmez mukavemet testleri, serçenin darmadağınık çaresizliği karşısında bir anda hükümsüz kalmıştı. Peri gözlerini kapattı. Buzdolabının uğultusu, trafiğin çok uzaklardan gelen boğuk senfonisi ve Wild’ın göğüs kafesinden yükselen hırıltı... Zaman, bir kadranın üzerindeki soğuk rakamlardan kopmuştu artık; ciğerlerine dolan havanın hızıydı sadece.

Telefonun ekranı, son bir çırpınışla odayı aydınlattı: "Hakan Bey Arıyor". Peri, cam ve metalden o nesneye baktı. Bir zamanlar göğüs kafesinde keskin sancıyı başlatan,  başarısızlık korkusunu tırmalayan ışık... Şimdi sadece parlıyordu. Hakan Bey’in sesini duymuyordu ama  ezberlenmiş kelimeler odanın köşelerinde asılıydı: “Vizyonumuzdaki sapma...” Yeni dünyanın kutsalıydı bu: Her ne pahasına olursa olsun  çizgiyi yukarıda tutmak. O akışın sonunda uçurumun olup olmadığını kimse sormuyordu. Peri, ışığın sönmesini bekledi. Işık söndü, oda karardı, toz zerreleri dansını bitirip yere, Peri’nin yanına indi.

Telefon nihayet sustu. Saat tam altıydı görünmez giyotin, mesai denilen keskin balta, gürültüsüzce düştü. Bir yerlerde birileri "Nerede bu rapor?" diye birbirine bakıyor, ekranların başında kaşlarını çatıyordu muhtemelen. Peri ise, ulaşılmaz olmanın pahalı lüksünü bir yudum su gibi içiyordu.

Mutfak masasının altındaki karanlık kuytuya kilitledi bakışlarını. Bir örümcek, köşede kendi sessiz mesaisini çoktan tamamlamıştı. Peri, tüm hayallerini  incecik ağın gözeneklerine sığdırdı. Orada ne bir ilerleme hırsı ne de bir verimlilik grafiği vardı; sadece rüzgârla titreyen kusursuz bir denge ve uzun bir bekleyiş... Kelimeler tükendiğinde, geriye sadece mutfağın rutubetli, ağır kokusu kalıyordu.

“Bir şey mi düşünüyorsun?” diye sormuştu babası yıllar önce. Peri  gün yine serçenin yasını tutuyordu. “Yok, hiçbir şey,” demişti sadece. O gün hiçbir şeyin içine ne kadar çok dünya sığdırdığını şimdi, taşın soğukluğunda daha iyi anlıyordu. O boşluk; tüm raporların, unvanların ve  dikey hırsların dışındaki uçsuz bucaksız hürriyetti.

Dışarıda akşamın morluğu çökmeye başladı. Sokak lambaları şehri  sahte, aydınlığına boğdu hemen. Peri için ise sadece zemindeki  dürüst gölge vardı. Birazdan ayağa kalkacak, ocağın altını yakacak, belki de Wild’ın mamasını tazeleyecekti. Ama  basamaklara bir daha ayak basmayacaktı. O verimlilik masallarını, cilalı yalanları mutfağın serin taşlarında bırakmıştı bir kere.

Wild hafifçe başını kaldırdı, Peri’ye şöyle bir bakıp tekrar rüyasına döndü. Peri gülümsedi. 

Pencereye doğru yürüdü. Gri kuş çoktan gitmiş, gökyüzünün  kayıtsız karanlığına karışmıştı. Elindeki çatlak fincana baktı. Onu çöpe atmaktan,  kusursuz düzene kurban etmekten vazgeçti; götürüp pencerenin pervazına bıraktı.

Kusuruyla kalsın, dedi içinden. Çatlak kalsın ki, içeride saklanan dilsiz keder, dışarıdaki boşlukla helalleşebilsin.


Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Benzer yazı bulunamadı