YazYorum
Eleştiri12 Tem 2026

SİNEMA ODASI / ACIMASIZCA SEVME SEANSI

Fildişi Kuleden Varoşun Absürtlüğüne: "Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi veyahut Yan Yana" filmi üzerine...

Sevil Arık Tok|12 Temmuz 2026|3 dk okuma
165 görüntülenme|1 yorum

Fransız sinemasının modern klasiklerinden Intouchables’ın yerli bir uyarlaması olacağı duyurulduğunda, sinema dünyasında haklı bir şüphecilik baş göstermişti. Zira bu denli bıçak sırtı, duygu sömürüsüne ve melodrama kaymaya son derece müsait bir öyküyü, Türkiye’nin kendine has sosyokültürel iklimine taşımak büyük bir cesaret işiydi. Ancak "Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi veyahut Yan Yana" filmi bu endişeleri yerle yeksan etmekle kalmıyor; orijinal metnin ruhuna ihanet etmeden, onu bu toprakların absürt mizahıyla yeniden doğuruyor.

​Mert Baykal’ın yönetmen koltuğunda oturduğu, senaryosunda ise Aziz Kedi ve Feyyaz Yiğit’in eğlenceli dokunuşlarını barındıran film, elitist bir yalnızlığın içine bodoslama dalan sokak mantığının kusursuz bir güzellemesi.

​Filmin başarısının en büyük omurgası, şüphesiz ki Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit arasındaki tarifsiz ve kimya ötesi uyum.

Boynundan aşağısı felçli, sermayesi yüksek fakat hayata dair hevesini kaybetmiş bir burjuvayı canlandıran Bilginer, kelimenin tam anlamıyla bir "kısıtlı alan" mucizesi yaratıyor. Bedenini kullanamayan bir aktörün, sadece göz kırpışlarıyla, ses tonundaki mikro değişimlerle ve alaycı tebessümleriyle karakterin kibir ile çaresizlik arasındaki sıkışmışlığını vermesi, oyunculuk dersi olarak okutulacak cinsten.

Ferruh karakteri, Feyyaz Yiğit’in sinematografik evreninde görmeye alışık olduğumuz o "kendi absürt döngüsünde tamamen haklı olan adam" personasının en olgun meyvesi. Ferruh, Refik’e acımıyor. Ona bir "engelli" gibi değil, sadece katlanılması gereken huysuz bir patron gibi yaklaşıyor. İşte bu acımama hali, Refik’in hapishanesinin kapısını açan anahtar. Feyyaz Yiğit, dramatik anların hemen ardına sakladığı o nevi şahsına münhasır diyalog ritmiyle filmin melankolisini sürekli dengede tutuyor.

​Bir uyarlamada en zor şey, yerelleştirilen unsurların eğreti durmaması. Orijinal filmdeki ırksal ve sınıfsal çatışma, Yan Yana’da Boğaz’ın steril yalı hayatı ile İstanbul’un arka sokaklarının keşmekeşi arasındaki uçuruma çok doğru bir şekilde tahvil edilmiş.

​Senaryo, seyirciyi ucuz bir ajitasyonla ağlatmayı kesinlikle reddetmiş. Tam gözünüzden bir damla yaş süzülecekken, Ferruh’un hayata dair geliştirdiği o saçma ama sarsılmaz mantık silsilesiyle kahkahayı basıyorsunuz. Bu durum, trajedinin içindeki komiği, komiğin içindeki hüznü yakalayan muazzam bir ton yönetimi doğuruyor. 2.5 saate yaklaşan süresine rağmen filmin bir saniye bile sarkmaması, diyalog yazımının ne kadar dinamik olduğunun en büyük kanıtı.

​Filmin en çok tartışılan yönü, Türkiye'nin IMAX formatında vizyona giren ilk yerli yapımı olması. Teknik açıdan bakıldığında, iki karakterin klostrofobik dünyasını ve odalar arası diyaloglarını dev ekrana taşımak ilk başta lüks bir tercih gibi görünebilir. Yönetmenin yalı içi ışık kullanımları ve İstanbul manzaraları IMAX'in hakkını verse de, bu kararın sinematografik bir zorunluluktan ziyade vizyoner bir pazarlama stratejisi olduğu aşikâr. Yine de, karakterlerin dış dünyaya açıldığı yamaç paraşütü gibi sekanslarda bu formatın sunduğu derinlik hissi sinema keyfini katlıyor.

​Filme duyduğum hayranlık, ufak tefek aksaklıkları görmeme engel değil. Hatice Aslan ve Bige Önal gibi iki güçlü aktrisin canlandırdığı yan karakterler, Refik ve Ferruh’un yarattığı o devasa auranın gölgesinde biraz fazla işlevsel kalıyor. Hikaye bu iki erkeğin dünyasına o kadar odaklanıyor ki, yan hikayecikler derinleşemeden sonuca bağlanıyor. Ayrıca Batı tipi burjuva alışkanlıklarının bazı sahnelerde yerli prototiplere tam oturamamasının yarattığı hafif yapaylık hissi de gözden kaçmıyor.

Sonuç olarak: ...​Yan Yana, sinemamızın uzun süredir hasret kaldığı, seyircisini aptal yerine koymayan, duygusunu sömürmeyen ve en önemlisi "iyi hissettiren" (feel-good) bir başyapıt adaylığı taşıyor. Seyircisini bir salondan hem gözleri nemli hem de yüzünde kocaman bir tebessümle uğurlayabilen yapımların sayısı azdır. Bu film, zıtlıkların yarattığı o muazzam uyumla sinema tarihimizde kendine çok özel, çok samimi bir yer ediniyor.


Tartışma

Yorumlar

1 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Parmaksız Piyanist|

Bazı filmler izlenip geçilir, bazıları ise bittikten sonra da insanın içinde devam eder. Yazını okurken filmden çok, filmin sende bıraktığı izleri okudum diyebilirim. Karakterlere, sahnelere ve duygulara yaklaşımındaki samimiyet yazıyı güçlü kılmış. Özellikle sevmenin bazen ne kadar incitebileceğini, insanın kendine rağmen bir duygunun peşinden nasıl sürüklenebildiğini güzel yansıtmışsın. Film üzerine yazılmış bir değerlendirme olmasına rağmen, satır aralarında hayata dair de çok şey vardı. Akıcı, içten ve düşündüren bir yazı olmuş. Filmi izlememiş biri olarak bile merak uyandırdı. Kalemine sağlık, keyifle okudum. 🌿

Yanıt yaz

Yanıt yazmak için giriş yapın.

Devam et

Benzer yazılar