YazYorum
Eleştiri20 May 2026

Sistem Dışı Tebaa

Dosya No: 804/B – Hayalet Cumhuriyet

Elma Kurdu|20 Mayıs 2026|5 dk okuma
252 görüntülenme|0 yorum


Saat sabahın dördünden beri 74.sırada bekliyordu. Oturduğu sandalyenin sol bacağı her nefes alışında "ben buradayım" der gibi gıcırdıyordu; muhtemelen odadaki tek varlık belirtisi de buydu. Önündeki bankoda duran tabelada “Gelecek Hafta Geleceklerin İşlemleri Bugün Yapılmaz” yazıyordu. Mantıklıydı. En azından buradaki her şey kadar.

Sıra ona geldiğinde, camın arkasındaki memur başını kaldırmadan sordu:

 "Neden buradasınız?"

 "Yaşadığımı belgelemem gerekiyor. Banka, nefes aldığımı kanıtlayamazsam emekli maaşımı keseceğini söylüyor."

Memur, gözlüklerinin üzerinden ona öyle bir baktı ki, bir an için gerçekten şeffaflaştığını hissetti.

"Bu form eksik," dedi memur, kağıdı parmak uçlarıyla iterek. "Burada 'Neden Yaşıyorsunuz?' kısmını boş bırakmışsınız."

 "Bilmiyorum ki... Yani, alışkanlık herhalde. Sabahları uyanıyorum, sonra akşam oluyor. Arada çay içiyorum."

Memur derin bir iç çekti.

 "Beyefendi, burası felsefe kulübü değil, devlet dairesi. Çay içmek bir 'sıvı tüketim eylemidir'. Eğer geçerli bir ontolojik gerekçeniz yoksa, sizi kayıtlardan düşmek zorunda kalacağım. Lütfen yan odadan 'Gereksiz Olmadığına Dair Üç Şahitli Beyanname' alıp tekrar sıraya girin."

Memurun işaret ettiği buzlu camlı kapıya, yani oda 404’e doğru yürüdü. Kapıyı hafifçe ittiğinde içerisinin bir oda değil, gökyüzüne açılan kocaman bir boşluk olduğunu gördü. Binlerce dosya kağıdının ağır çekim süzüldüğü bu boşlukta, havada asılı duran bir masanın başında kendi etrafında yavaşça dönen bir başka memur vardı.

 "Affedersiniz," dedi, zeminin pamuk şekerine dönüştüğünü fark ederek. "Gereksiz olmadığıma dair üç şahit lazımmış."

Havada dönen memur, elindeki mühürle boş kağıtlara rastgele damga basarken cevap verdi:

 "Sistem hatası evladım. O memur geçen yüzyıl emekli oldu. Hatta öyle bir memur hiç olmadı. Biz onu, koridorda bekleyenler kendilerini bir yere ait hissetsinler diye oraya yansıttık."

 "Peki ben şimdi var mıyım, yok muyum?" diye sordu.

 "Bak evladım, sistemde bir hata oluştu ve senin 'varlık dosyan' yanlışlıkla 'bekleme listesine düştü. Teknik olarak ne ölüsün ne de sağ. Vergi dairesine göre bir hayaletsin, fırıncıya göre bir müşteri. Arada kalmanın tadını çıkar."

Binadan çıktığında güneş, sanki o da bir sistem hatasıymış gibi, bulutların arasından tuhaf bir renkte sızıyordu. Artık "yok hükmünde" olduğu onaylanmış bir adamın hafifliğiyle parktaki bir banka oturdu. Yanına yaklaşan ilk güvercine baktı.

"Bak arkadaşım," dedi fısıldayarak. "Senin de bir dosyan yok, benim de. Seni bu sahipsiz sistemin ilk vatandaşı ilan ediyorum."

Cebinden çıkardığı o artık geçersiz olan formları küçük parçalara ayırdı. Her bir parçanın üzerine "VATANDAŞ #1", "VATANDAŞ #2" yazdı ve kuşların önüne attı. O sırada yan bankta oturan yaşlı bir adam, kuşlara kağıt yediren bu adama ters ters bakınca bizimki bağırdı:

"İzinsiz olarak 'Hayalet Cumhuriyet' sınırlarına girmiş bulunuyorsunuz beyefendi! Giderken yan odadaki memura selam söyleyin; kendisi aslında yok ama selamın iletileceği bir 'yokluk' mutlaka mevcuttur!"

Akşam olduğunda, parktaki tüm güvercinler resmi olarak onun tebaası olmuştu. Cebindeki son bozuklukla devletinin ilk "Merkez Bankası" yatırımını yaptı: Bir paket çekirdek aldı. Bankta arkasına yaslandı. Yıldızlar, sistemin onayına ihtiyaç duymadan parlıyordu. Belki de hayat dedi, bir devlet dairesinde onaylanmayı beklemek değil; onaylanmadığın boşlukta kendi saçma krallığını kurabilmekti.

Yanı başındaki kediye dönüp sordu:

 "Peki Sayın Başbakan, yarınki planımız ne? Yine hiçbir şey yapmayarak evreni mi şaşırtacağız?"

Kedi sadece esnedi. Bu, şimdiye kadar duyduğu en mantıklı hükümet programıydı.

Kedi, kusursuz kayıtsızlığıyla tekrar esnedi ve patisiyle kulağının arkasını kaşımaya başladı. Bu hareket, Hayalet Cumhuriyet’in dışişleri bakanlığından gelen ilk resmi bildiri gibiydi: "Dünya kendi ekseninde dönmeye devam edebilir, bizim müdahalemize gerek yok."

Başbakan’ın sessizliğini onay kabul ederek bankta biraz daha yayıldı. Parkın ışıkları, henüz "yokluk" sistemine dahil edilmemiş olacak ki titreyerek yanmaya devam ediyordu. Uzaktan, bir yerlerden bir zabıta düdüğü sesi duyuldu. Eskiden olsa sesi duyunca telaşlanır, kimliğini kontrol eder, ceketinin önünü iliklerdi. Şimdi ise ses, sadece parkın genel atmosferine eşlik eden anlamsız bir frekanstan ibaretti.

"Sayın Başbakan," diye fısıldadı, cebinden çıkardığı bir avuç çekirdeği yere sererken. "Eğer bir devletsen, sınırlarını genişletmen gerekir. Ama benim tek istediğim şey, mesai saatlerinin olmadığı bir coğrafya. Düşünsene, sabahın köründe kalkıp bir kağıda 'neden yaşıyorum' yazmak zorunda kalmadığın bir düzen."

Tam o sırada, parkın girişinden iki görevli göründü. Ellerinde kalın klasörler, üzerlerinde ütülü üniformalarıyla "mevcut" olduklarını haykırıyorlardı. Belli ki parkın bu kuytu köşesinde, yönetmelik dışı bir huzur alanı tespit etmişlerdi. Görevlilerden biri elindeki tablete bakarak, "Burada oturması yasak olanlar var, sistemde adı geçmeyenler," diye mırıldandı.

Doğruldu. Yanındaki "Başbakan" tüyünü bile kıpırdatmadı. Görevliler yaklaştıkça, adamın cebindeki parçalanmış formların rüzgarda hafifçe havalandığını gördüler.

"Beyefendi," dedi görevli, sesi biraz fazla otoriter çıkmaya çalışarak. "Bu parkta izinsiz vatandaşlık ilanı yapmak, kamu düzenini bozmaktan ve hayali sınırlar çizmekten üç yıl ceza gerektirir."

Adam gülümsedi. O kadar samimi, o kadar sahici bir gülümsemeydi ki bu, görevli bir an duraksadı.

"Memur bey," dedi, sesini alçaltarak. "Ben zaten 404 numaralı odada kayıttan düştüm. Vergi dairesinde yokum, emekli maaşım askıda, hatta fırıncıya göre bile sadece bir hayalim. Sizin elinizdeki tablete beni nasıl sığdıracaksınız? Yazılımınızda 'hayaletler' için bir sütun var mı?"

Görevli tablete baktı, parmağıyla ekranı kaydırdı. Kaşları çatıldı, yanındaki arkadaşına döndü. "Kayıt yok," dedi şaşkınlıkla. "Sistem onu bir 'yazım hatası' olarak algılıyor."

"İşte," dedi adam, ayağa kalkarak. "Bir yazım hatasını tutuklayamazsınız. Sadece düzeltebilirsiniz. Ama ben böyle kalmayı, yani bir cümledeki fazlalık virgül olmayı tercih ediyorum. O virgül olmazsa, cümle nefes alamaz."

Görevliler birbirine baktı. İkna olmamışlardı ama ne yapacaklarını da bilemiyorlardı. "Buradan kalkman gerekiyor," dedi diğeri, ama sesi artık o kadar da emin çıkmıyordu.

Adam, parkın çıkışına doğru yürümeye başladı. Kedi, bir an tereddüt ettikten sonra arkasından tembel adımlarla takibe geçti. Parkın kapısından çıkarken arkasına dönüp baktı. Görevliler hala bankın yanında, boşlukta bir şeyler arıyorlardı.

"Hadi Başbakan," dedi kediye. "Yarın fırıncıya uğrayıp bir ekmek isteyeceğim. Bakalım 'hayaletlerin' de karnı doyabiliyor mu, yoksa sadece 'ontolojik' olarak mı beslenmemiz gerekiyor?"

Gökyüzü, artık tuhaf rengini bırakıp derin bir gece mavisine dönmüştü. Artık hiçbir yere ait olmamanın, hiçbir dosyada yer almamanın verdiği muazzam ağırlıksızlıkla yürüyordu. Devlet dairelerinin boğucu bürokrasisinden kurtulmuştu. Şimdi önünde sadece sonsuz bir "yokluk" ve onun getirdiği tehlikeli ama bir o kadar da muhteşem özgürlük vardı.


Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Eleştiri19 Haz 2026

Monolog

"Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmeli mi bilmiyorum ama sevebilme ihtimalini tasarlamalıdır çekirdeklerinde."

çekirdek kabuğu·4 dk·6·251