Son yıllarda okuduğum birçok metinde tuhaf bir tanıdıklık hissediyorum.
Yazarları tanımıyorum. Hayatlarını bilmiyorum. Aynı kitapları okumamışlar, aynı şehirlerde yaşamamışlar, aynı acılardan geçmemişler. Buna rağmen sanki aynı kişi yazmış gibi geliyor. Paragrafların ritmi aynı. Benzetmeler aynı. Vurgu aynı. Hatta susuş biçimleri bile birbirine benziyor.
Bir cümleyle başlıyor.
Ardından tek satırlık dramatik bir vurgu geliyor.
Sonra "Belki de..." diye başlayan bir paragraf.
En sonda ise sosyal medyada alıntılanabilecek bir cümle...
Birkaç yıl önce böyle değildi.
Çünkü her yazarın sesi, parmak izi gibi kendine özgüydü.
Bugün ise ortalık birdenbire aynı kelimeleri kullanan insanlarla doldu.
"Hakikat..."
"Boşluk..."
"Sessizlik..."
"İz..."
"Eşik..."
"Katman..."
"Derinlik..."
Bu kelimelerde elbette yanlış olan hiçbir şey yok. Sorun kelimelerde değil. Sorun, binlerce insanın aynı kelimelerle düşünmeye başlamasında.
Yapay zekâ bunu istemeden yapıyor.
Çünkü o, milyonlarca metnin ortalamasını öğreniyor. Ortalama olanı öneriyor. En sık kullanılan benzetmeyi, en güvenli cümleyi önümüze koyuyor.
Bunu tehlikeli buluyorum.
Yapay zekâ yazıyı kötüleştirmiyor.
Yazıyı ortalamalaştırıyor.
Oysa edebiyat ortalama olanı değil, tekil olanı arar.
Bir yazarı yazar yapan şey bilgisi değildir.
Üslubudur.
Üslup ise yalnızca kelime seçimi değildir. Dünyaya baktığınız yerdir. Bir olay karşısında sustuğunuz an, çocukluğunuzdan taşıdığınız kırıklık, kimsenin önemsemediği bir ayrıntıya neden takıldığınızdır.
Hiçbir algoritma bunu sizin yerinize yaşayamaz.
Ben yapay zekâya karşı değilim.
Bazen kaynak araştırırken kullanıyorum.
Bazen birden fazla raporu karışlaştırmam gerekirse de.
İnsan bazen yıllarca yaşadığı bir sessizliği tek bir cümlede anlatır. Yapay zekâ o cümleyi teknik olarak daha iyi yazabilir. Daha akıcı, daha dengeli, daha kusursuz hâle getirebilir. Ama sessizliği yaşamış olamaz.
Aradaki fark da budur.
Yapay zekâ yazabilir.
Ama hatırlayamaz.
Özleyemez.
Pişman olamaz.
Bir mezarlıkta beklemenin neye benzediğini, çocukluk evinin kokusunu, yıllar sonra duyulan bir şarkının insanın göğsünde açtığı boşluğu bilemez.
Çünkü bunlar bilgi değil, yaşantıdır.
Bugün birçok metni okurken aynı hissi yaşıyorum.
Her şey doğru.
Her şey yerli yerinde.
Anlatım akıcı.
Geçişler başarılı.
Ama metnin içinde insan yok.
Halbuki edebiyat kusursuzluk sanatı değildir.
İz bırakma sanatıdır.
Yapay zekâ çağında yazarlığın en büyük sınavı güzel yazmak olmayacak.
Kendine benzeyerek yazabilmek olacak.
Çünkü yakında herkes aynı araçlara sahip olacak.
Aynı bilgilere ulaşacak.
Aynı araştırmaları yapacak.
Belki aynı taslakları bile oluşturacak.
Fakat hiç kimse sizin çocukluğunuzu yaşamayacak.
Hiç kimse sizin korkularınızı taşımayacak.
Hiç kimse dünyaya sizin gözlerinizle bakamayacak.
İşte yazarlığın hâlâ kurtarılabilecek tek yeri burası.
Bana göre yapay zekâ bir yazarın kalemi olmamalı.
Masanın üzerindeki ikinci sandalye olmalı.
Yanlışını söyleyen bir editör.
Kaynak bulan bir araştırmacı.
Düşünceyi zorlayan bir tartışma arkadaşı.
Ama hiçbir zaman yazarın yerine oturan kişi değil.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yazdıklarınızın altına imza atarım. Bununla beraber yapay zeka hayal edemez. Hep bir varlık çümbüşü. Hep bir düşünce sığlığıdır.Yapay zeka hiç bir zaman benim gibi bakamayacak. Benim gibi duyamayacak. Dolayısyla yapay zeka her hangisi bir insan gibi düşünemeyecek…👏👏👏❤️
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.