İnsan zihni, çoğu zaman kendisini korumak için değil,
kendisine katlanabilmek için inşa edilir.
Bu yüzden hatırladıklarımız kadar, unuttuklarımız da bize aittir.
Hatta çoğu zaman, kim olduğumuzu belirleyen şey;
hafızamızın sakladıkları değil, bilinçli olarak dışarıda bıraktıklarıdır.
Çünkü zihin, sürekliliği olan bir bütünlük üretmek zorundadır.
Aksi hâlde parçalanır.
Bu zorunluluk, bireyin kendine dair kurduğu anlatının
nesnel gerçeklikten sapmasına neden olur.
İnsan, yaşadıklarını olduğu gibi değil,
taşıyabileceği biçimde yeniden düzenler.
Ve bu düzenleme…
çoğu zaman fark edilmez.
Ancak belirli anlar vardır.
Bilinç, kendi kurduğu yapının ağırlığını artık taşıyamadığında,
küçük çatlaklar oluşur.
Bu çatlaklar, genellikle sessizdir.
Bir bakışta, bir cümlede,
hatta bazen hiçbir şey yokken bile kendini hissettirir.
İnsan o anlarda tuhaf bir şey yaşar:
Kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi olur.
Bu, bir kopuş değildir.
Daha çok, sürekliliğin kısa süreli askıya alınmasıdır.
Ve tam da bu noktada, zihnin en ilginç savunma mekanizması devreye girer:
anlam üretimi.
İnsan, anlam veremediği hiçbir şeyi uzun süre taşıyamaz.
Bu yüzden boşluklara hikâyeler yerleştirir,
nedenleri olmayan sonuçlara gerekçeler uydurur.
Ama bazı deneyimler vardır ki…
onlara anlam yüklemek mümkün değildir.
İşte bu deneyimler, bilinçte kalmaz.
Aşağıya, daha derin bir yere itilir.
Orada çözülmezler.
Sadece beklerler.
Zamanla bu birikim, doğrudan hatırlanmaz;
ama davranışlara sızar.
Tereddütlerde, ani öfkelerde, açıklanamayan yorgunluklarda kendini gösterir.
Birey çoğu zaman sebebini bilmez.
Sadece hisseder.
Ve insanın en büyük yanılsaması da burada başlar:
Kontrolün kendisinde olduğunu sanması.
Oysa çoğu karar, bilinç tarafından değil;
çok daha önce alınmış, işlenmiş ve unutulmuş izler tarafından belirlenir.
Bu durum, özgür irade fikrini doğrudan tartışmalı hâle getirir.
Eğer seçimlerimiz, farkında olmadığımız süreçlerin bir sonucuysa,
o hâlde “ben” dediğimiz şey nedir?
Sabit bir öz mü,
yoksa sürekli yeniden yazılan bir metin mi?
Belki de insan, düşündüğü gibi tek bir varlık değildir.
Daha çok, farklı zamanlarda oluşmuş çok sayıda “kendilik” katmanının
üst üste binmiş hâlidir.
Ve bu katmanlar, her zaman uyumlu değildir.
Bu yüzden insan, bazen kendine yabancılaşır.
Kendi verdiği kararlara şaşırır,
kendi hislerine dışarıdan bakar gibi olur.
Bu bir bozulma değildir.
Aksine, zihnin kendi yapısını açığa çıkardığı nadir anlardır.
Çünkü bilinç, her zaman bütünlük ister.
Ama gerçek, çoğu zaman parçalıdır.
Ve insan, bu parçaları bir arada tutabildiği sürece “normal” kabul edilir.
Oysa belki de asıl soru şudur:
Parçalanmadan kalabilmek mi sağlıklıdır,
yoksa parçalandığını fark edebilmek mi?
Çünkü farkındalık, her zaman bir iyileşme getirmez.
Bazen yalnızca daha derin bir yalnızlık yaratır.
İnsan, kendini gerçekten gördüğünde
artık eski hâline dönemeyeceğini anlar.
Ve belki de en ağır bilgi budur:
Geri dönüşün olmaması.



Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.