Cumhuriyet ve Laiklik
Cumhuriyet Ne Demektir?
103. yılına eriştiğimiz ve onur duyduğumuz Cumhuriyetimiz, siyasi ve hukuki yönü dışında bir takım felsefi anlamlar taşır. Atatürk’ün en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti, nimetlerinden herkesin yararlandığı ama düşünsel ve ahlaksal derinliği olmayan bir kısım cahil cühelanın o küçük ve ilkel dünyasının sınırlarını aşan bir devletin adıdır.
Ancak o cahillerin de nimetlerinden doyasıya yararlandığı, insan yurduna konuldukları bu rejimi anlama hakları her zaman bakidir.
Peki nedir Cumhuriyet?
Cumhuriyet, tam bağımsızlıktır: Siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik olarak tam bağımsızlık, Cumhuriyetin en temel ülküsüdür. Dilde, işte, fikirde ve kültürde kendine yetmektir. Doğu veya Batı, Cumhuriyetimiz nazarında hiçbir gerekçe ve nedenle bağımsızlığın kısmen veya tamamen vazgeçilmesi için seçenek oluşturmaz. Anayasanın ilk dört maddesi bağımsızlığın ne anlama geldiğinin özetidir. İçte ya da dışta, bağımsızlığımıza kast edecek tüm oluşumlar, gruplar, devletler, etnik ya da dinsel güç odakları devlete, devletin milli iradesi olan Türk kimliğine ve egemenlik hak ve yetkisine ortak, paydaş ya da hissedar olamaz. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bölgelere, etnik bölünme ve tanımlamalara, dinsel- mezhepsel ayrışmalara izin verilemez. Aksi durum, topyekûn felaketi getirir.
Cumhuriyet,
Ahlaktır. Büyükleri sayar, küçükleri korur. Gençler ve çocuklar, Cumhuriyetin geleceğinin teminatıdır. Onlar yüksek ahlaki değerlerle ve erdemle yetiştirilirler. Tarikatlar, cemaatler gibi erdemsizlikleri defalarca tescil edilmiş din işportacılığından ahlak ve fazilet öğrenmeye gereksinimleri yoktur. Bireysel, sosyal ve siyasal ahlak, ulusal karakterin vazgeçilmez unsurlarıdır. Başta İslam olmak üzere dinlere ve farklı inançlara saygı, kurumsaldır. Bu saygı, Cumhuriyetin doğasındaki özgürlük anlayışından doğar. Ama hiçbir din, bu özgürlüğü diğer inançlar ve inançsızlıklar aleyhine kullanamayacaktır. Çünkü devletin dini olmaz. Taraf tutmaz. Aşiret ya da cemaat devleti olmadığı için, din ya da etnik tanımlarla kendini bağlayıp sınırlandırmaz.
Cumhuriyet,
Laikliktir: Laiklik, öncelikle Müslümanı Müslümandan korur. Din içindeki yüzlerce grup ve mezhep laiklik sayesinde birbirine saygı duymayı öğrenir. Hiçbiri Tanrı katında seçkin olmadığına göre, devlet katında da tercih edilip siyasi ve hukuki seçkin olamaz. Türkiye’de şeriat veya hilafet isteyen vasıfsız romantiklerden her biri diğeri aleyhine kendisinin Tanrı katında daha makbul ve muteber olduğunu sanarak, bu ilahi onayın hilafetle beşerî düzlemde tescil edilmesini bekliyorlar. Sormak gerek, iddianıza göre Tanrı sizin cemaati tarikatı ilahi olarak onayladıysa hilafet şeriat söylemiyle bunu kullara da onaylatma ihtiyacı nerden doğuyor? Demek ki ilk savınızdan siz de emin değilsiniz. Laiklik işte bu kuşku ve yalanları ifşa eden bir siyasi tavır olduğu için bu romantiklere rahatsızlık veriyor.
Laiklik, Hak ve Adaletin Güvencesidir
Laiklik ister yazılı isterse pratik anlamda olsun, Avrupa ülkelerinde, etnik ırkçılığa ve siyasal dinciliğe karşı en etkili siyasal anlayıştır. Hangi etnik kökenden ya da inançtan olursa olsun hak ve adalet kavramı milleti oluşturan tüm bireylere eşit, hakça ve adil bir bölüşüm, paylaşım ve yaşam imkanları sağlamak için telaffuz edilir. Atatürk Cumhuriyeti’nin temel felsefesi olarak, “batı medeniyetinin ötesine geçmek ve onu aşmak” ilkesi, hak ve adaleti hem teorik hem pratik olarak Cumhuriyetimizin temeline yerleştirmiştir. Avrupa tarihinde kilise-devlet ilişkileri, bugün neredeyse kurumsallaşmış bir düzene girmiş görünüyor. Dünkü şanssızlıkları, bugün şansları haline gelmiştir.
“Batı’yı aşmak” için Türkiye’nin her zaman şansı vardır. Çünkü Türk ulusu laikliği binlerce yıldır içine sindirerek bugünlere ulaşmıştır. Batı bugün bile kilise, din adamları, Vatikan, mabet ve benzeri dinsel tortulardan tam kurtulabilmiş değildir.
Sadece 1000 yıl geriye giderek Türklerin pratikte nasıl laikliği benimsediklerine bakalım:
Abbasi Devleti zayıflayıp toprak kaybetmeye başlayınca, o topraklar üzerinde bazı devletler kurulmuştur. Bu devletlerin en büyüğü Büyük Selçuklu Devleti’dir. Abbasi halifesi Kaim Biemrillah, Büveyhi sultanının elinde bir kukla haline gelmişti. Hiçbir yetkisi yoktu. Doğu’da güçlenerek egemen bir güç haline gelen Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etti. Bu davet üzerine 1055 yılında Bağdat’a giren Sultan Tuğrul, halife tarafından büyük bir coşku ile karşılandı. Halife ona “Doğunun ve batının hükümdarı” unvanını verdi. Tuğrul Bey halifenin siyasi yetkilerini ele geçirdi. Halife sadece dini bir lider olarak kaldı. Bu durum sonraki Selçuklu sultanları döneminde de devam etti.[1]
Halife, sadece dini işlerden sorumlu bir kişidir. Devlet Başkanı, devlet işlerini, siyasi meseleleri üzerine almıştır. Abbasiler hilafet çekişmeleriyle baş edemeyeceklerini anlamışlardır ve devlet ile dinin birbirinden ayrılmasının var olmak için en önemli koşul olduğunu görmüşlerdir. Tuğrul bey’den itibaren Selçuklular ve devamında Osmanlılar yine din ile devlet işlerini doğal olarak birbirinden ayır tutmuşlar; Osmanlılar din işlerini devlet işlerine karıştırmamak için şeyhulislamlık makamı icat etmişlerdir. Çoğunlukla bu makam, sembolik anlama sahiptir. Kilise ya da din adamları kurulu gibi değildir. Öyle olsaydı tıpkı Batı’daki din-devlet çatışmaları gibi Osmanlılarda da çatışmalar yüzyıllarca sürerdi. Osmanlılar böyle bir çatışmaya fırsat vermemek için bu makamı devlet ve siyaset işlerine karıştırmamaya özen göstermiştir. Bu laiklik pratiği, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte kuramsal olarak 5 Şubat 1937’de anayasamıza Laiklik maddesi olarak girmiştir.
Cumhuriyet Türkiyesi ise laikliği herkese yönelik eşitlik, özgürlük, hakça bölüşüm ve adalet üzerine bina ederek yasalaştırmıştır. Din, mezhep, etnik köken veya ideolojik farklılıklar gözetilmeden hak ve adalet her Türk vatandaşı için vazgeçilmez değerler olmuştur. Ortaçağ’dan neredeyse 19. Yüzyıla kadar Hıristiyan dinci çevreler kilise ve din adamları yoluyla devlet içinde devlet olmak için Batı’yı uzun süre meşgul etmiş; hak ve adaletin sadece kendi tekellerinde olduğuna inanmış, kanlı din ve mezhep savaşlarıyla Avrupa’yı yormuştur. Hıristiyanlık tıpkı Yahudilik gibi mabet ve din adamı merkezli bir din olduğu için, laikliğe uyum sağlamada zorlanmıştır. Din adamı sınıfından olan-olmayan ayırımını mabet dışında olan her şeyi din-dışı ilan eden dinciliğin körüklemesi nedeniyle Hıristiyan alemi hala sorunu tam olarak çözmüş görünmüyor. Din adamı sınıfından olmamak, Tanrı katında daha alt manevi düzey olarak belirlenmekle kalmamış, devlet-din ilişkisinde dinin devlete egemen olma imtiyazını da öne çıkarmıştır.
Sorun, Tanrı kavramında düğümlenir. Tanrı kavramı Yahudilik’te “Yehova”, “Yahve”, “Elohim” gibi adlarla anılır. İsrailoğulları demek, tanrı ile güreşip onu yenen Yakup’un oğulları demektir. Yani İsrailoğulları kendi tanrılarını yenen kavimin adıdır. Şunu demek istiyorum: Yahudilikte tanrı nedir, nasıl tanımlanır, derseniz ortada açık ve seçik bir tanrı inanışına rastlamak zordur. Peki, tanrının hâkimiyetini esas alan Yahudi din devleti, neyi anlatır? Şunu anlatır: Belli belirsiz tanrıyı, Yahudilik tarihinin sürekliliğini sağlamak için siyasi egemenlikle bütünleştirerek somutlaştırmaktır. Daha yalın söylemek gerekirse, Din devleti, Yahudi kelamında bulanık bir figür olan tanrıyı, tarihsel Yahudi egemenliğinin meşruiyeti için dini bir güç merkezi olarak şekillendirmektir. Yahudi şeriatı, Yahudilik tarihinin tanrısal şekle sokularak somutlaştırılmasıdır. Din devleti söyleminin kaynağı işte Yahudi tarihinin bileşenlerinin şeriat olarak yeniden üretilmesidir. Yahudiliğin şeriata dayalı yönetim iddia ve pratikleri, tarihlerini dinselleştirme ihtiyacından doğmuştur.
Bu durumda Yahudilik ile laiklik yer ile gök kadar birbirinden ayrıdır. Laikliğe mesafeli durmak zorundadırlar. Çünkü dinselleştirilmiş bir tarihten vazgeçmek, kendilerini yadsımak olacaktır. Bu nedenle İsrail, hak ve adalet kavramlarını yalnız kendileri için tanımlarlar ve başkaları için bu kavramların herhangi bir uygulama imkânı yoktur. Laiklik yoktur, hak ve adalet de olmayacaktır, nitekim Filistinlilere karşı resmi tutumları bunu kanıtlamaktadır.
Hıristiyanlığa gelelim.
Yahudiliğin doğal mirasçısı ve devamı olarak Hıristiyanlıkta da tanrı kavramı belirsiz ve anlaşılmazdır. Teslis inancı bunun en iyi örneğidir. İsa, Baba ve Ruhu’l-Kuds’ten oluşan üçlemeci tanrı anlayışında tanrının hangisi olduğu sorunu Hıristiyan âlemince yüzyıllardır tartışılmaktadır. 325 İznik Konsili’nden beri sonuca ulaşılmış değildir. Tanrı kavramının belirsizliği karşısında bu boşluğu doldurmak için mabet yani kilise ve din adamları sınıfı oluşmuştur. Tanrıyı egemen kılmanın yolu, mabet merkezinde din adamlarının devleti ele geçirmesidir. Tanrıyı din devletinde bulmak için Haçlı Seferleri İslam dünyasını baştanbaşa yakıp yıkmayı göze almıştır ve 240 yıl sürmüştür. “Hıristiyanlığın egemen olmadığı topraklar, tanrının toprakları değildir” anlayışı diğer dinlere karşı düşmanlığı sürekli hale getirmiştir. Kısaca Hıristiyanlık din devleti savıyla Hıristiyan kelamındaki belirsiz tanrı kavramını kilise merkezli devlet ile somutlaştırmak idealindedir.
Kilise ve Din adamları çevresinde oluşan din devleti söylemi, Hıristiyan olmayanlara karşı hakkı ve adaleti gözeten laiklik anlayışıyla barışamaz. Hahamlarını, papazlarını, Rabbilerini, rahiplerini ilah edinen radikal Yahudi ve Hıristiyan dinci gruplar için din devleti, bu ilahlara devredecekleri siyasi egemenlikle belirsiz tanrı anlayışlarını somutlaştırmış olacaklardır. Böyle bir yaklaşım doğaldır ki laiklikle çatışacaktır. Zayıf tanrı imgesini siyasi erkle güçlendirme inancı, hak ve adaleti, bu gücü verenlerin tekeline hapsedecek; başkalarına zulüm ve baskı olarak yansıtılacaktır.
İslam dini aynı Sami geleneğin devamı olmakla birlikte mabet ve din adamı sınıfı merkezli değildir. Siyasi anlam içeren ayetler olsa da İslam, belirgin bir tanrı anlayışı ortaya koyduğu için, böyle bir tanrının kullar eliyle siyasal egemenlikle güçlendirilmesi gibi tuhaf bir teolojik hedef güdülmez. Tevhid, Tanrı’yı birlemektir; O’nun ibadet için bir mabede ve toplumu yönetmek için bir din adamı sınıfına veya dinci siyasetçilere ihtiyacı yoktur. İlk iki dinde tanrı belli belirsizken İslam’da çok açık-seçik bir Tanrı figürü çizilir: Her şeye egemen, sonsuz kudrette, doğmamış, doğrulmamış, ortak kabul etmeyen, kimseye ihtiyaç duymayan ve benzeri 99 isim adeta İslam’daki tanrının ne olduğu ve ne olmadığını gösterir.
Laiklik ile tevhit burada birleşir. Her insan Tanrı’ya inanır ya da inanmaz. Her iki tutum da O’na zarar veremez. Hem ihtiyacı da yoktur. Böylesi bir Tanrı anlayışından siyasal dincilik, halifelik ya da şeriat devleti söylemi çıkarmak, laiklikle çatışmayı bir yana bırakın, Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki dinciliklerle aynı çizgiyi paylaşmak demektir.
Aynı çizgede olmak nedir?
Onlar hahamlarını, rahiplerini ilah edindiği gibi (Kuran’da ilgili ayetlere bakınız) sen de tarikat şıhlarını, dini kullanan siyasileri, cemaat liderlerini ilah ediniyorsun, demektir.
Onların, güçsüzleştirdikleri tanrı figürünü tevhit inancını bozarak İslam kelamına transfer ediyorsun demektir.
Kuran’da açık-seçik anlatılan Tanrı’yı, dünyevi tutkularındaki zayıf ve belirsiz tanrıya dönüştürerek kendine kul ediniyorsun ama bu kula başkalarını kullaştırarak siyasi erk ekliyorsun. Siyasal tanrıyı yaratıyorsun. Önceki iki din siyasal tanrıyı yaratıp sonra onu din devletini yönetenlerin ardındaki mitolojik güce dönüştürerek insanları yüzyıllardır kandırmışlardı. İslam’da kandırmaca olamaz. Haksızlık ve adaletsizlik ile İslam yan yana gelmemelidir.
Laiklik olmadan İslam’daki Tevhit inancı ve buna bağlı olarak inanılan “her şeye kadir, hiçbir şeye muhtaç olmayan Tanrı”ya inandığını söylemek, kendini ve başkalarını aldatmaktır.
Yahudilik ve Hıristiyanlıkta din, Allah ile kul arasına değil, kul ile mabet-din adamları arasına sıkışmıştır. İslam’ı da kul ile kurumlar arasına sıkıştırırsanız elinizde kutsanmış kurumlar ile tanrılaşmış yöneticiler kalır.
Atatürk’e göre milli hudutlar içindeki “Türk Milleti’ni etnik kökenlerine göre ayrıştırmak birkaç düşman aleti beyinsiz, mürteciden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir bırakmamıştır.”
Etnik ırkçılık ve siyasal dincilik, hak ve adaleti doğrudan hedef alır. Bunun için ilk adım olarak laikliğe savaş açar.
Laikliğe savaş açmak, hak ve adalete düşmanlık etmektir.
Cumhuriyet,
Eşitliktir. 85 milyon eşittir. Cinsiyet, din, mezhep, aşiret, bölge, boy pos demeden her Türk vatandaşı nimet ve külfette ortaktır. Kimse seçkin, ayrıksı, imtiyazlı ya da üstün değildir. Çalışmak, üretmek, emek vermek ölçüttür. Cumhuriyet sayesinde mezradaki, mağaradaki kişi herkesle eşit koşullara sahiptir; devletin en yüksek birimlerine kadar yükselebilir. Cumhuriyetin bir an için olmadığını düşünün. Mezradaki mezrasında, mağaradaki mağarasında, kentlisi kentinde kalacaktır. Bunu isteyen kişi aklını peynir ekmekle yemiş demektir.
Cumhuriyet,
Türkçe demektir. Türk dili Cumhuriyetin maddi manevi tercümanıdır. Türk ulusunu ulus yapan en başat etmendir. Türkçe dışında hiçbir dil, bu topraklarda resmî dil olamaz. Farklı kültürlere saygı duymak, gelişmelerine destek vermek, Türkçeye paralel resmi bir dil uydurmak anlamına gelmez. Dünyanın en güçlü beş dili arasında bulunan Türkçe, rakip de tanımaz.
Ayrıca, şu dil, bu dil vardır; olmalıdır temennisi ile dil oluşmaz. Siyasi manevralar, etnik kalkışmalar ve teröre varan dayatmalarla hiçbir dil ne var olur ne de gelişir. Varsa, bilim, kültür, edebiyat ve felsefede kendini gösterir. Yoksa, “olmalıdır” demekle olmaz.
Cumhuriyet, kurucusu Atatürk’e saygı ve sevgi beslemektir. Büyüklere saygı duymayanlar, hiçbir kutsala inanamazlar. Din ile Atatürk’ü karşı karşıya getirmek, her ikisine de saygısızlıktır.
Cumhuriyet’i şeriat, hilafet gibi siyasal din söylemleriyle tehdit etmek, ancak sahte bir Müslümanın başvuracağı bir kurnazlıktır.
Cumhuriyet’le sözüm ona hesaplaşmak, içerdiği anlamlarla savaşmaktır; ahlakla, bağımsızlıkla, eşitlikle didişmek, bunların tersini istemektir.
Tersini istemek ise ya ihanet ya da cehalettir.
Laiklik, bireysel bir “kanaat” değil, “kamusal bir tarafsızlıktır
Anayasamızın 2. Maddesi uyarınca tanımlanan laiklik, devlete negatif ve pozitif yükümlülükler getirir. Pozitif olan yükümlülük kısaca, bireyin din ve vicdan özgürlüğü kapsamına giren inanç ve ibadetlerinin önündeki engelleri kaldırmaktır. Dikkat edilirse devletin bireye karşı sorumluğu söz konusudur. Devlet tüzel kişiliktir; birey de gerçek kişiliktir. Tüzel kişilik, belli bir din ve inancın temsilcisi, savunucusu ya da taraftarı olmamalıdır ki, gerçek kişilik olan bireyin din ve vicdanının gerektirdiği özgürlüğü sağlamak için görevini yerine getirebilsin. Eğer devlet tıpkı birey gibi, herhangi bir dinin ya da din-karşıtlığının tarafı olursa, inancı ve ibadet şekli ne olursa olsun her bireye kendi dini inancını veya siyasal ideolojisini dayatmak gibi çelişkili bir duruma düşmüş olur. Oysa devletten farklı olarak her birey, birbirinden çok farklı inanç ya da ideolojiye sahip olabilir. Devletin görevi, bu farklılıkların yaşamasının yolunu açmak için, tarafsızlıkla yorumlanan laiklik ilkesi ile davranmaktır. Şu hâlde devlet ne dinli ne de dinsiz olmak zorundadır. Böyle bir zorunluluk, bireyler için düşünülemediği gibi devlet için hiç söz konusu olamaz. Kaldı ki teolojik açıdan devlet, herhangi bir inanç veya ibadet sorumluluğu taşıyan gerçek kişi ile kıyaslanamaz. Çünkü o, tüzel kişiliktir ve dinlerin vaz ettiği “dini sorumluluk” taşımaz. Teolojik olarak düşünüldüğünde, Tanrı herhangi bir devleti birey gibi cennetle ödüllendirmez veya cehenneme atmaz.
Negatif yükümlülüğe gelince, devletin bir dini ya da inancı resmi olarak benimsememesi ve bireylerin din ve vicdan özgürlüklerine, zorunlu nedenler olmadığı sürece müdahale etmemesidir. Burada birey-bireye veya toplum-topluma bir ilişki söz konusu değildir. Aksine, devlet-birey ilişkisi bağlamında anlaşılması gereken laiklik, bireyin olmasa da devleti bağlayan bir tarafsızlık ilkesi, normatif bir siyasal tutumu olmalıdır. Laiklik buna göre bireylerin tarafsız olmalarını, devlet gibi davranmalarını isteyememekle birlikte, bireylerin herhangi bir dine ya da siyasal ideolojiye bağlanmalarını da şart koşamaz. Şart koşarsa laik olmaktan çıkar. Bir an için böyle bir durum olduğunu düşünelim. Devlet tıpkı birey gibi, bir dine bağlı ise, vatandaşların tümü aynı dine ya bağlanmak zorunda kalacak; o dinin koyduğu normları uygulayacak ya da en azından üzerinde psikolojik bir baskı hissedecektir. Oysa hiçbir dinin doğasında baskı ve zorunluluk halleri ile inanma ve ibadet makbul olamaz.
Anayasanın mezkûr maddesine atfen, “Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olmasının yanında demokratik olduğu” belirtilmiştir. Dolayısıyla laiklik din ve vicdan özgürlüğünden, din ve vicdan özgürlüğü de demokrasiden bağımsız olarak değerlendirilemez” denilerek AİHM (Lautsi ve Diğerleri/İtalya)’in laikliği “kanaat” olarak tanımlamasından yola çıkılarak, “bir hak korunurken başka bir hak ihlal edilmez” yorumu yapılmaktadır. Burada farklı hakların korunması bağlamında “adil dengenin kurulması, bunun da ancak özgürlük, demokrasi ve çoğulculuk anlayışıyla sağlanabileceği” değerlendirilmiştir.
Oysa laiklik, tanım ve içerik olarak zaten özgürlük, demokrasi ve çoğulculuk ilkelerine dayanır. Bu ilkeleri laikliğe sonradan eklenmiş gibi yorumlamak, mantık bilimine göre totolojidir; kör döngüdür. Bu ilkeler laikliğin tanımı içinde zaten vardır.
AİHM ‘e göre laikliğin kanaat olarak tanımlanması, doğrudan, birey ve bireyin özel yaşamı ile ilgilidir. Birey laikliğe karşı çıkar veya kabul eder; bu tutum, bireysel sınırlar içinde geçerlidir ve orada kalır. Bireyin leh ya da aleyhteki “kanaat”i, devletin de laikliği “kanaat” olarak kabul etmesini gerektirmez ve AİHM’in bu ifadesinden de devlet için, laiklik aleyhinde bir kanaat sahibi olmanın yasal ve meşru kılındığı anlamı çıkmaz. Üstelik bireyleşme adımını Orta çağ’ın sonlarından itibaren atan Avrupa için birey tanımı, Türk toplumu için geçerli değildir. Çünkü biz daha Cumhuriyetin ilanından beri ulus-devlet olarak birey kavramını oturtmuş, bireyleşmeyi gerçekleştirmiş değiliz. Cemaat, tarikat, aşiret yapılarının hala çok güçlü olduğu toplumumuzda, AİHM’in “kanaat” tanımını geçerli saymak, iyimser bir temenniden öte geçemez.
Avrupa’daki dini gruplar, Hıristiyan tarikat ve cemaatler, devletin egemenliğini paylaşmak için dini kullanamayacaklarını çoktan öğrenmiştir. Niceliksel ve niteliksel olarak da bireyi, eleştirel düşünecek özgüvenle donatmış; kendi din ya da ideolojisinin sınırlarını bireysel sınırları ile belirlemiştir. Bizde henüz böyle bir birey tipi oluşmamıştır ki laiklik bireysel bir kanaat olsun. Kıyaslama doğru değildir.
Kamu hizmeti, “kanaat”le değil, kamusal ilkelerle, tarafsızlık esasına göre icra edilir. Eğer her bir birey, kendi dini inanç ve siyasal ideolojisini, bireysel sınırlarını aşarak kamusal alana intikal ettirirse, laikliği kanaatten ibaret gören devletin, bireyler sayısınca dini ve ibadet anlayışı olması gereği ortaya çıkar. Ülkemizde laiklik kanaatle yorumlanırsa her cemaat, her tarikat ve dini grup, kendi dini anlayışı ve vicdanına göre farklı kanaatler oluşturarak, aynı din içinde birbirine zıt dini sembolleri kamusal alana taşıma yarışına gireceklerdir. Yekpare bir din söylemi, cemaat ve tarikatlar arasındaki çekişmelere bakıldığında pratikte gerçeği yansıtmaz. Buna göre her biri, “kendi kanaatine göre bir kamusal alan” yaratacaktır. Yekpare bir din ve pratiğinde yine tek bir din yorumu olsa bile bu sefer de ülkemizdeki farklı dinlere mensup vatandaşlarımız kendi dini inançları ile ilgili simgeleri kamusal alana taşıma hakları olduğunu savunabileceklerdir.
Diğer yandan, aynı din içinde farklı grupların farklı simgeleri olduğu gibi, aynı simgede bile anlaşamadıkları bir gerçektir. Örneğin, başörtüsü bir ibadet midir? İslam’ın temel kaynaklarına ve dini literatüre göre başörtüsü namaz, hac, oruç ve benzeri bir ibadet değildir. Nasıl olur da kadının bedeniyle ilgili bir tercihini, evrensel bir dini ibadet olarak görebiliriz? Böyle olsa bile, ülkemizde her bir dini grup başörtüsünü farklı tanımlamakta, örtmekte ve diğerlerinin bu konuda yanlış yaptığını ileri sürmekte, hatta kafirlikle suçlamaktadır.
Ayrıca hiçbir kamusal alan ve Cumhuriyet kurumu, tarikat veya cemaatlere özgü simgelerle, “bireysel kanaat”lerin, öznel din ve vicdan özgürlüğünden yararlanmanın egemenlik alanı haline gelmemelidir.
Bu kör düğümün içinden çıkmanın tek yolu laikliktir.
Nereden bakarsak bakalım, tek çare laikliktir; tarafsızlıktır, özgürlük, demokrasi ve çoğulculuğun yolu da ancak laik bir devlet yapısından kaynaklanır, tersi değil.
[1] Ahmet Nadir Özdemir, “Abbasi Halifeleri ile Büyük Selçuklu Sultanları Arasındaki Münasebetler”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, ss. 315-367 Dergipark.org.tr (Erişim Tarihi: 14.09.2021).


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Sonuna kadar okunması ve hatta üzerinde durup düşünülmesi gereken bir anlatım kaleminize , yüreğinize sağlık saygılarımla
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.