Dört ağabeyin arasında büyüyen en küçük kız çocuğu olmak pek de kolay değildi. Motor, araba, arabesk, futbol, taekwondo, kravat bağlamak… Hayatım bunlarla geçti. Saz çalmayı bilmezdim ama türkülere eşlik ederdim. Kısacası öyle yetiştirildim.
Ergenlik yıllarında, erkeklerin arasında büyümüş olmanın etkisiyle, gizliden gizliye kendimi keşfetmeye çalıştım. O dönemde gizli aşk şiirleri yazdım, platonik sevdalar yaşadım. Okuduğum kitaplar arasında en çok Mevlânâ’nın şiirlerini severdim. Tabii ağabeylerimin kitaplığında bulunan Ziya Gökalp, Necip Fazıl Kısakürek ve İbrahim Kaypakkaya’nın eserleri de eksik olmazdı. Hollanda’daki bir kütüphanede Mevlânâ’nın şiirlerini bulduğum günü hâlâ hatırlarım.
Yıllar sonra evlendikten sonra, arabayla Türkiye’ye yaptığımız ilk ve son yolculukta ilk kez Konya’ya uğrayacaktık. Nihayet Mevlânâ’yı ziyaret edecektim. Ne kadar heyecanlandığımı anlatamam. Daha uzaktan o yeşil kubbeyi görünce kalbim kuş kanadı gibi çırpmaya başladı.
Biletlerimizi aldık. Kızımla birlikte başımızı örttük. İçeri girerken galoş giymek zorunluydu ve fotoğraf çekmek yasaktı. Ben heyecandan neredeyse yürüyemezken içerideki kalabalık sürekli fotoğraf çekmeye çalışıyordu. Güvenlik görevlileri “Fotoğraf çekmek yasak!” diye uyarıyor, ardından bazı ziyaretçiler telefonlarını görevlilere uzatıyor, fotoğrafları onlar çektiriyordu. Neye uğradığımı şaşırmıştım.
Her kafadan bir ses çıkıyordu. Oysa ben sessizlik içinde dua etmek, kendimi dinlemek istiyordum. Mevlânâ’ya selam verdim ve sessizce uzaklaştık.
Çıkışta galoşlarımızı çöpe attık ve bahçedeki bir banka oturduk. İnsanları izlerken çoğunun galoşlarını çöpe değil, bahçeye attığını fark ettik. Tam o sırada yabancı bir genç kız dikkatimi çekti. Kolları dövmelerle kaplıydı, başı yarı örtülüydü. Yere atılmış galoşları sessizce topluyordu. Güllerin arasına uçanları bile çiçeklere zarar vermemek için toprağa narin adımlarla basarak alıyordu.
Dayanamadım, yanına gidip ben de birkaç tane topladım. Sohbet etmeye başladık. Kanada’dan gelmişti. Büyük bir Mevlânâ hayranıymış. Bir haftadır Konya’daymış ve o gün son günüymüş. Sonra Kapadokya’ya geçecek, ardından ülkesine dönecekmiş.
“Mevlânâ’da huzur buldum. Beni kurtardı.” dedi.
Tokalaşıp vedalaştık.
İçimde bir burukluk kaldı. Biz Türküz, Müslümanız; ama bazen maneviyatı büyük olan yerlerin kıymetini bilmiyoruz. Galoşları çöpe değil de bahçeye atmak, aslında oradaki değerlere gereken saygıyı göstermemekti. Oysa binlerce kilometre öteden gelen bir yabancı bunun farkındaydı.
O gün Mevlânâ’nın şu sözünü daha iyi anladım:
“Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma… Görünüşte herkes insandır ama gerçek insan, hâl ehli olandır.”





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Elimizdeki değerlerlerin kıymetini hiç bir zaman bilemedik .👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Maalesef😔
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok güzel bir yazı olmuş, kaleminize sağlık👏👏👏 5 yılım geçti benim Konya'da, ünivetsiteyi orada okudum
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok teşekkür ederim.. 🙏🏻🌻
Çok teşekkür ederim🌻