Dünya bazen, kendi uğultusu içinde boğulan, birbirini işitmeyi unutan devasa bir yankı odası gibi. Zaman parmaklarımızın arasından kum gibi akıp giderken, yanı başımızdakilerle aramızdaki mesafelerin de aynı hızla kısaldığını sanıyoruz. Oysa tam tersi oluyor. Modernitenin bizi içine ittiği o meşhur "akışkanlık" içinde, sabit limanlarımızı kaybedip geçici bağlara tutundukça, aslında birbirimize en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda bile ıssızlaşan adalara dönüşüyoruz.
Aynı masada karşılıklı oturuyoruz belki, ama aramızda aşılması güç kıtalar var. Kelimeler havada asılı kalıyor, anlamını yitiriyor ve geriye yalnızca huzursuz edici bir sessizlik kalıyor. Peki, ne zaman birbirimizin yüzüne gerçekten bakmayı unuttuk? Belki de asıl sorun, birbirimizi duymaktan önce birbirimizi anlamaya dair isteğimizi yitirmemizdi. Çünkü anlamanın bittiği yerde yalnızca mesafeler değil, barışma ihtimali de giderek silikleşiyor.
İşte bu yüzden barışmayı yalnızca bir çatışmanın sona ermesi gibi soğuk bir sonuç olarak görmek yerine, hayatın hızına karşı verilmiş bilinçli bir karar olarak düşünmek zorundayız. Bu bir zayıflık değil; aksine en sert zeminde bile çiçek açmaya çalışan bir dirençtir. Ötekinin varlığını kendi sınırlarımız için bir tehdit değil, bizi tamamlayan bir imkân olarak kabul etmek... Bu yalnızca bir kelime oyunu değil; hayata başka türlü bakabilmenin kapısıdır.
Fakat bunu başarmak neden bu kadar zor? Çünkü modern birey, kendi içine inşa ettiği kalenin konforlu yalnızlığına öylesine alıştı ki, haklılığın zırhlı kalkanının arkasına sığındığında dışarıdaki dünya olduğundan da ürkütücü görünmeye başlıyor. Hepimiz zaman zaman kendi haklılık hapishanemizin gardiyanına dönüşüyoruz. Oysa barışmak, o surlarda küçük de olsa bir gedik açabilmektir. O aralıktan sızan ilk ışıkla fark ederiz ki karşımızdaki de en az bizim kadar kırılgan, en az bizim kadar korkmuş ve en az bizim kadar anlaşılmaya muhtaçtır.
İşte o anda, yıllardır elimizden düşürmediğimiz hesap defterlerinin aslında bizi birbirimize yaklaştırmadığını, aksine aynı hapishanenin duvarlarını kalınlaştırdığını görürüz. O defterleri kapatmak bir teslimiyet değildir; ağır bir yükten kurtulup yeniden nefes almaktır. "Senin yaraların, benim dünyamın da eksik bıraktığı yerlerdir," diyebilmek... İşte bu, entelektüel bir gösteri değil; vicdanın en yalın hâlidir. Birinin gözlerine bakıp, "Haklı olmaktan çok, anlamayı seçiyorum," diyebilmek insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden biridir. Çünkü haklılık, çoğu zaman insanın kendine kurduğu en konforlu hapishanedir. Elbette o hapishaneden çıkmanın da, bir yaranın üzerine eğilmenin de riski vardır. Ama o yaraya dokunmadan birlikte nasıl iyileşilebilir?
Biliyorum, her şey kişisel bir affedişle başlıyor; ama orada durduğumuz sürece eksik kalıyoruz. İnsan, kendi içinde kuramadığı barışı başkalarıyla da kuramıyor. Bugün bunun en görünür hâllerinden biri ise, birbirimize çoğu zaman ekranların ardından seslendiğimiz dünyada karşımıza çıkıyor.
Ekranların ardına çekildiğimizde, karşımızdakinin gerçek bir insan olduğunu unuttuğumuz her an birbirimize biraz daha yabancılaşıyoruz. Birini engellemek, görmezden gelmek, yok saymak artık birkaç saniyelik bir tercih. İşte tam da bu yüzden birine yeniden "Merhaba" demek, onunla yeniden konuşmaya başlamak belki de çağımızın en cesur eylemlerinden biri. Kendi insanlığının sınırlarını, başkasının varlığıyla genişletebilmek... Gerçek büyüme belki de tam burada başlıyor.
Çünkü barışmak, geçmişi silmek değildir. Geçmişin telafisi imkânsız görünen yaralarını inkâr etmek hiç değildir. Barışmak; o yaralara rağmen daha insancıl bir gelecek kurma iradesidir. Hafıza bir yük olabilir; ama aynı zamanda bir pusuladır. Geçmişin ağırlığını inkâr etmeden, o yükün bir kısmını birlikte taşımayı göze almak... Belki de yeryüzünde kalıcı bir iz bırakmanın tek yolu budur.
O zaman anlıyoruz ki, gerçek yakınlık kendiliğinden kurulmaz; emek ister, cesaret ister, birbirini anlamaya gönüllü olmayı ister. Ne kadar uzağa giderseniz gidin, ne kadar yüksek duvarlar örerseniz örün; unutmayın, ötekinin sessizliği sizin sessizliğinizden bütünüyle ayrı değildir. Kendini kaybetmeden başkasına yer açabilmek... Belki de insan olmanın en onurlu, en zorlu sınavı budur.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.