Serin, sakin bir gündü. Güneş en tepede olduğu anda bile tene dokunsa da rahatsız etmiyordu. Avluda herkes bir kenara çekilmiş, kendi halinde oturuyordu. Meyvelikte yeğenlerim çelik çomağa tutuşmuş; üç beş adım, bir iki kale tutuyordu. Kadınların başı önde, elinde anlam veremediğim karartılar vardı. Çavuş Dedemle Koca Yusuf Dedem muhabbet ediyor, söylediklerini anlamasam da dinlemeye çalışıyordum. Dibek taşı her zamankinden daha büyük görünüyordu gözüme, üstüne çıkıp herkesi seyretmek istiyordum. Çavuş Dedem seslendi: "Karaoğlan, gel az yanıma."
Elimden tuttu, yürümeye başladık. Hayatın eşiğinden eve doğru girdik. "Selamlıkta otur şuraya." dedi. "Bak oğlum, anan gitti. Baban durdu mu? Kadın ananla evlendi, değil mi? Büyüdün, koca adam oldun, yanında kim var? Büyüdükçe neler oldu? Vakit geçiyor, her gidenin yerine birileri geliyor. Namaza gidelim hadi, cemaate yetişelim." Koca Yusuf Dedemde bize katıldı. Köyün tozlu yollarından ilerlemeye başladık. Çavuş Dedem, "Kır atı Kara Oğlana vereceğim, haberin olsun." dedi. Çavuş Dedemin gülümseyen yüzü... Dudakları küçülmüş, şakak kemikleri daha belirgin; yavaş yavaş nefes alıp veriyordu. Elini uzattı. Hep birlikte camiye doğru yürürken "Sen abdest almayı biliyn mi?" dedi.
"Bilmeym dede."
"Bak Karaoğlan..." dedi, sesi derin bir kuyudan geliyor gibi boğuk ve sertti. "Dünya boşluk kabul etmez. Bir ağaç devrildi mi onun devrildiği yere ya yeni bir fidan yürür ya da ısırgan otu, diken çöker. Çavuş gider, Şerif gelir; Şerif gider… Devran sürer. Karşı yakaya bak hele, kimler selam veriyor. Sanma ki bu avlu boş kalır. Onların bıraktığı boşluğa yarın bir başkası oturur, oturanlar da bir gün gider. Yerini başka kişiler doldurur."
Caminin avlusuna vardığımızda ben çeşmenin önüne oturdum; dedem anlattı, ben söylediklerini yaptım. Ezan okundu. Namazı kıldık, dualarımızı ettik. "Sen hadi eve git." dedi.
Sabah olmuş, uyanmıştım. Gördüğüm rüyanın ne kadar gerçek olduğunu düşünürken evin içinden ağır feryatlar yükselmeye başladı. Ağıtlar, ağlamalar, odalardan yankılanan sızlanmalar… Ben sadece anlamaya çalışıyordum: Bu hengâme, bu feryat figan neden? Kulağımdaki "Âmin" sesleri rüyamdaki cemaatin dualarının yankısı gibiydi; rüya hâlâ devam mı ediyordu? Yatağımdan bir türlü kalkamıyordum. Kalkamayışımın sebebi kapının ardındaki ürkütücü kalabalık veya kargaşa değildi. Abdest alırken hissettiğim serinlik, vücudumun alt yanında öylece duruyordu. Maviş Ablam olsaydı hiç düşünmez, hemen yanına giderdim; "Aba, ben yatağa işemişim." diyebilirdim rahatlıkla. Mavişim kimseye sezdirmeden hemen hallederdi. Zahide Ablam geldi aklıma, yardım ederdi. Yatakta hiç kımıldamadan uzanmış yatıyordum. Odadan içeri birisi girerse ne yapacağımı, kendimi nasıl saklayacağımı düşünüyordum. Evin içindeki dinmeyen koşuşturma ve feryat figan, bir bakıma yatakta saklanmama yardımcı oluyordu. Fakat bu kargaşa bir taraftan da içimdeki korkuyu büyütüyordu.
Yorganı hafifçe aralayıp altımdaki ıslaklığı görmek istediğimde, genzimi yakan koku bir anda boğazıma oturdu. Hemen yorganı kapattım üzerime. Derin derin nefes alıp vermeye başladım, kalbim gümbür gümbür vuruyordu. Odanın ahşap kapısı gürültüyle aralandı ve dışarıdaki bütün hengâme içeri doldu.
Soluk soluğa olan nefesi, kafasına isabet eden taşın iziyle İshak yanıma kadar geldi: — Galk lan, galk! Dedem ölmüş, galk!
— Ne olmuş?
— Galk diyim, dedem ölmüş!
Yataktan nasıl fırladığımı bilmeden kendimi selamlığa attım. — Dedem nerede? Niye ölmüş? Hani? diyerek selamlık boyunca bağırarak dedemi aramaya başladım. Evin içindeki feryadın figanın arasına, üzerimdeki ıslak pijamayla ben de katıldım.
Selamlığın cumbasında, beyaz bir örtüyle örtülmüş uzun bir kabartı duruyordu. Kabartının tam üstünde küçük, siyah saplı bir bıçak vardı. Etrafımdaki kalabalığın yükselen ağıtları arasında şaşkınlıkla dedemi arıyordum. Uğultuya karışan cılız sesim ve kesik nefesimle: — Dedem nerede? Dedeme ne oldu?
Kolumdan biri sertçe tuttu: — Napıyn lan sen?
— Dedemi araym. Dedem nerede?
— Deden aha kefenledük.
— Dedem orda mı?
— He, deden. Bağırma, herkesin derdi kendine yetiy zaten. Dayağı yiycen şimdi. Geç içeri!
— Dedemi görcem ben! Dedemi gösterin bana!
Konuşmaları dinleyen babam gürledi: — Ne dedesi lan? Avradını siktümün enüğü!
Ağıt yakan kadınların arasından yaşlı bir ses yükseldi: — Göstermeyin, ürüyasına girer…
Ağıtların, basma şalvarlı kadınların ve buram buram tütün kokan insanların arasında dedemi ararken aklımda Zahide Ablam bile yoktu. Ter, ayak ve ağır nefes kokularının arasına karışan kokumun ben bile farkında değildim. Babamın ettiği küfür bile seslerin arasında kayboldu. Selamlığın sedirindeki kabartı hiç hareket etmiyordu. Derken kalabalığın içinden Zahide Ablam sıyrılıp yanıma geldi. Benden bir iki yaş büyüktü ama gözlerindeki koca korku ve telaşla hemen yanıma sokuldu. Kolumu tutan adam üzerime bakıp: — Bu oğlanın üstü başı niye ıpıslak? Ne olmuş buna? dedi.
Zahide Ablamın yüzü bir anda al al oldu. Kalabalığın içinde kimse üstümdeki kokuyu ayırt edememişti belki ama altımdaki pijamamın desenindeki renklerin belirgin koyuluğu ve açıklığı herkesin gözüne değmişti. Zahide Ablam hemen atıldı: — Su dökülmüş ellame! Gel lan!
— Sadır gokuy bu çocuk, ne su dökülmesi! diyen bir kadın oldu.
Ablam elimi tutup beni arkasına doğru çekiştiriyordu. Eliyle kolumdan çekip odaya doğru sürüklemeye başladı. Yatağımı, saklanmaya çalıştığım yorganı, göbeğimden dizime kadar bacaklarımı saran buz gibi soğukluğu unutmuştum bir anda. Kulağıma iyice yaklaşarak fısıldadı: — Gel gardiş, üstünü değiştürek...
Yattığımız odaya döndük. — Şöyle gıyıya geç. Hemen gelicam, kapıyı kimseye açma, ben gelince açarsın, dedi ve aceleyle odadan çıktı.
Ahşap kapı kapandı. Sırtımı kapıya yasladım, sürgüyü çektim. Bir zaman sonra kapının kolu dışarıdan zorlandı. Bu ses beni yorganın altındaki çaresizliğime tekrar taşıdı. Hemen gidip yorganı kaldırdım. Yatağın ortasındaki koca ıslaklık çirkin bir leke gibi ortaya çıktı. Rahat nefes alabilmek için camı açtım. Avlu hınca hınç doluydu. Başı öne eğik oturanlar, sohbet edenler beni görmelerine izin vermeden içeri çekildim. Yatakta leke hala duruyordu. Islak çarşafı elimden geldiğince toparlamaya çalıştım. Yatağın kenarına iliştirdim. Kapı tekrar zorlandığında. Kalbimin çırpınışı göğsümü darlıyordu.
— Gardiş aç kapıyı, diye fısıldadı Zahide Ablam.
Nefes alıp vermemden daha hızlı kapıyı açtım. Koca kapıyı açtığımda hiç gıcırdamadı. Elinde buharı üstünde bir kova ve bir tasla odaya girdi.
— Gardiş al, su iç, diyerek tası uzattı. Sudan birkaç yudum içerken divanın altından temiz kıyafetleri çıkardı. Çağlığa geç. Üstündeki sidiklileri çıkar, bu bakırdaki suyla yıkan çabuk.
Yıkanıp üzerimi giyindikten sonra ablama döndüm: — Aba ne olmuş? Dedem nerede?
Kapıyı arkadan açmaya çalışan kadın annem, çıldırmışçasına kapıyı zorluyordu.
— Kız Zahide! İçerde ne ediyniz? Herkes kapının önüne döküldü, siz ne yapıynız orada?
Kadın Anamın gür sesi kapıyı delip geçti. Zahide Ablam korkuyla irkildi, elindeki boş tası kovanın kenarına çarptı. Çıkan madeni sesle birlikte ağzımı kapatmam için kaş göz etti. Dışarıya doğru seslendi: — Geliym Kadın Ana! Kara oğlanın üstüne su dökülmüş de onu kurulaym!
— Bırak suyu muyu! Dedeniz gitti, ocağımız söndü! Tez çıkın!
Zahide Ablam hızlıca yerdeki ıslak kıyafetleri divanın altına doğru tepip kulağıma fısıldadı: — Bitti, öldü işte... Bir daha konuşmayacak. Sakın ağlama... Dedem gitti…
Kapıyı yavaşça açtı. Karşımızda yine kalabalık, tütün kokulu adamlar ve cumbada kaskatı yatan beyaz örtü vardı. Zahide Ablam kolumdan tutup beni dışarıya, avluya doğru sürükledi.
Adımlarım beni istemeden cumbaya, dedeme doğru çekiyordu. Sesi avluyu dolduran, zamanında güreş meydanlarını güreş tutmuş koca adam şimdi küçük bir tepecik gibi duruyordu, örtünün altında. Siyah saplı metal parçası neden oradaydı? Elim istemsizce cebimdeki taşa gitti. Korktuğumda hep sıktığım taş bıçak kadar sertti ama beni korumaya yetmiyordu.
— Bakma, dedi sessizce Zahide Ablam, başımı öne doğru iterken.
Avluya adım attığımızda temiz hava yüzüme çarptı. Şerif Amcam ellerindeki kazma küreklerle kapının önünde dikilen adamlara mezar yerini tarif ediyordu. Maviş Ablamın gidişiyle eve çöken karanlık, dedemin ölümüyle köylülerin yüzüne kapkara çökmüş gibiydi.
Şerif Amcam adamlara dönerek: — Hadi binin ramuğa, yeri gösteriym, orayı kazın, dedi.
Traktörün homurtulu gürültüsü uğultuya katıldı. Koca Yusuf Dedemin oturduğu dibeğin yanına büyük bir tahta tabut dayamışlardı. İshak elinde bir güğüm sıcak suyla avlunun içinden geçiyor, basma şalvarlı kadınlar kapı eşiklerinde dizlerini dövüyordu. Kenara sıyrılmış Yaşar Dayının yüzü ilk defa bu kadar buruşuk, gözleri bu kadar yorgun görünüyordu. — Çok emek etti üzerimizde, çoookkk… diye hayıflanıyordu.
Harmanın meyvelik tarafında babam ve yanında birkaç adam, boğazlanmış koca bir boğanın derisini yüzüyordu. Babam beni görünce başıyla yanına çağırdı. Zahide Ablam elimi bıraktı. Yavaş adımlarla babama doğru yürüdüm. Babamın elindeki bıçağın ucundan damlayan kan toprağa süzülüyordu. Yüzü kapkaranlıktı; terle karışık keskin bir duman kokuyordu. Eğilip beni omzumdan tuttu. Parmakları etimi acıtacak kadar sertti.
— Ne dolanıyn ayak altında? dedi, sesi kısıktı.
Yüzüne baktım. Dün gece avluda Maviş Ablamın ardından asıp kesen koca adam gitmiş, yerine yorgun biri gelmişti.
— Şu bıçağa dök suyu, dedi İshak’a. Bıçağın üstündeki pıhtılaşmış kan pembeleşerek yere damladı.
Çaresiz ve şaşkın bir halde Koca Yusuf Dedemin gölgesine, dibine doğru sokuldum. Koca Yusuf Dedem gözlerini avlunun bir ucuna dikmişti. Elini ağır ağır omzuma koydu: — Lan oğlum, çekil şordan… Zaten Çavuş gitti, uğraştırma beni, diyerek başını öte yana çevirdi.
Gitti mi? Nereye gitti ki? Öldü mü yoksa gurbete mi gitti? Anlayamıyordum. Eğer uzak bir yere gittiyse, selamlığın ortasındaki neydi?
Kara sakallı köyün imamı yanında diğer hocalarla göründü: — Selamünaleyküm Yusuf Emmi. Başınız sağ olsun. Çavuş Emmiye gani gani rahmet bulsun. Cemaati çok kalaba olucak heral.
— Aleyküm selam. Dostlar sağ olsun, dedi dedem, sesi derinden geliyordu.
Hoca sordu: — Yusuf Emmi, Çavuş Emmi’yi nerede yıkayalım?
Dedem ölmemiş demek ki diye düşündüm bir an. Ölen insanı toprağa gömerlerdi, neden yıkıyorlar ki? Yıkanıp kalkacak mıydı yataktan?
Hoca’nın kurulukta yıkama lafıyla Hayri’nin “Mezarda goca daş çıktı!” feryadı birbirine karıştı. Koca Yusuf Dedemin hiddetli sesi avluda yankılanırken ben hâlâ dedemin yıkanıp ayağa kalkacağı safçana umudun peşindeydim. Koca Yusuf hiddetlendi: — Ben ona dimedim mi? Az öteye yana gazın diye! Bu Şerif de hiç lafdan ağnamay. Arkadaş! Sonra bana döndü:
— Cafer’in oğlanları boraya gelsin. Saf saf dolanıp durma ortalıkta yiycan benden şamarı.
Kalabalığın arasından sıyrılıp keşkek kazanlarının orada duran abimi buldum: — Abi! Koca Yusuf Dedem sizi çağırıy!
Sözümü bitirir bitirmez koşarak geri döndüm. Dedemin yanındaki yerimi kaptırmak istemiyordum. Tokatta atsa, dövse de sövse de rüyamda beraber yürüdüğümüzü hatırlayarak bunu bana anlatmasını umuyordum.
Caminin minaresinde "Esselâtu vesselâmu aleyk" sesi yükselince avludaki tüm hareketlilik durdu. Sela bittiğinde kalabalık tekrar dalgalandı. Harman ortasına masalar dizilmeye başlandı. Olan biteni gece gördüğüm rüyanın devamı zannediyordum. Birazdan dedemde gelir diye düşünüyordum.
Koca Yusuf Dedem: — Kara oğlan, Yaşar’ı çağır, dedi.
Yine koştum: — Yaşar Dayı, dedem seni çağırıy, dibağin yanında.
Yaşar Dayı gelince Koca Yusuf Dedemin gözünden süzülen damlalar titreyen ellerine düştü: — Yaşar, bu evden üçüncü gardaşımı çıkarıym... Hepsinin tabudu omuzumdan geçti... Ah ah…
Hoca yanlarına geldi: — Yusuf Emmi, meftayı alalım artık, yıkayalım.
— Tamam Hoca Efendi. Tabutu içeri götürün, gelüyk biz.
Tabut önümden geçip içeri girerken dedem de kapıdan son kez çıkıyordu. Ağıtların tonu arttı. Annem öldüğünde "Gencecik kadın ardında öksüz bıraktı." diye ağlayanlar, şimdi "Çavuş emminin çok emeği var üzerimizde." diye feryat ediyordu.
Kuruluktaki battaniye kapandı. Bir süre sonra tabut elden ele çıkarılıp dibeğin üstüne kondu. Hoca dualarla helallik aldı. Dedem tahta salın üstünde, son kez omuzlarda camiye doğru gitti.
İkindi ezanına müteakip cenaze namazı kılındı. Namazdan sonra sal tekrar omuzlardaydı. İshak, İsmail ve ben kalabalığın arasında dedemin ardından yürüdük.
Mezarlığa vardığımızda çamların reçine kokusu ve meşelerin dökülen yaprakları karşıladı bizi. Kokuya taze toprak kokusuda eklendi. Annemin mezarından üç mezar öteye kazılmıştı kabir. Annemin mezar taşının dibine çöktüm. İshak fısıldadı: — Şimdi gömücekler ha mi?
İsmail başını salladı: — Ne sandın oğlum…
Hoca kalabalığa döndü, kalabalığa bağırarak seslendi: — Atuk susun, oturun bir kenara! Kur'an okunacak burda, susuverin! Yaptığınız hem meftaya hem Kur'an’a saygısızlık. Yeterin daa!
Kuşların cıvıltısı, rüzgarın uğultusu, yaprakların hışırtısı tamamen duyulur oldu. Tabuttan beyaz örtüye sarılı dedemi çıkardılar. Şerif Amcamla babam kabrin içine inip dedemi aşağıya yerleştirdiler. Hoca derinden Yasin okumaya başladı. Tahtaları babam diziyordu. Beyaz kefen tahtaların arkasında kaybolurken, küreklerin toprağa sürten sesi ve tahtalara düşen gümültülerle kabir dolmaya başladı.
Tahtalara düşen toprağın boğuk gürültüsü her kürekte biraz daha azaldı. Ayakaltında ezilip sertleşen toprağı adamlar kazmayla vurup gevşetiyor, arkadakiler küreklerle kabrin üstüne yığıyordu. Toprak üst üste bindikçe yükseldi, yükseldi... En son küreklerin arkasıyla vurup bastırdıklarında, mezarın üstünde yüksekçe bir tümsek oluştu.
Evde, selamlığın cumbasındaki kabartının aynısı şimdi burada, topraktan yapılmıştı. Dedem artık tamamen toprağın altındaydı. Mezarlığı dolduran kalabalık, yavaş yavaş köye dönmeye başladı.
İshak ve İsmail’le birlikte yürüyorduk ama adımlarım sürünüyordu. Avluya döndüğümüzde kalabalık azalmamış, artmıştı.
Kadınlar evin içine, odalara ve divanların üzerine doluşmuştu. Açık pencerelerden dışarıya, boğuk bir ritimle okunan Kur'an sesleri ve aralarda yükselen tek tük hıçkırıklar sızıyordu. Erkekler ise harmanın ortasındaki masalara ve duvar diplerindeki minderlere kurulmuştu. Çavuş Dedemin her zaman durduğu heybetli köşe ise bomboştu.
Yaşar Dayı, büyük keşkek kazanlarının başında bir oraya bir buraya koşturuyordu. Küçük çocuklar ellerinde tepsilerle masalara keşkek, etli pilav ve hoşafları taşıyordu. Bir kaba iki kepçe salla, hızlıca öteki masaya koştur... Biri çorba döküyor, diğeri tepsiyi düşürmemek için kalabalığın arasında cambazlık yapıyordu. Kalabalığın stresi çocukların aceleci adımlarında ritim tutuyordu.
Harman tarafında, çeşmenin başına büyük leğenler kurulmuştu. Evin kızlarına yardım eden köyün genç kızları, üst üste biriken yağlı çinko tabakları, bakır tasları yıkıyordu. Zahide Ablam da oradaydı. Kolları dirseklerine kadar sıvanmış, köpüklü suların içinde durmaksızın kap ovalıyordu. Yüzü sıcaktan ve buhardan kıpkırmızıydı. Beni görünce bir an durdu, göz göze geldik. Başını öne eğdi, sonra tekrar bana baktı. Ben de onun yaptığı gibi başımı eğerek karşılık verdim.
Koca Yusuf Dedem, dibeğin yanındaki sandalyede bir çınar gibi kımıldamadan oturuyordu. Gelen geçen her büyük adam yanına yanaşıyor, elini tutup "Başın sağ olsun Yusuf Ağa, Allah sabır versin." diyordu. Dedem sadece başını hafifçe eğiyor, "Dostlar sağ olsun." diyordu. Gözleri vadinin diğer yakasındaydı.
Açlık karnımı kazıyordu ama keşkek kazanlarının yanına yaklaşmaya utanıyordum. Yatakta kalan leke, idrar kokusu hâlâ üzerimdeydi sanki. Biraz ötede, mezarlıkta annemin yanı başında bıraktığımız dedem gelip duruyordu aklıma.
İshak yanıma sokuldu, elindeki yarım somun ekmeği bana uzattı: — Al lan, ye. Acıkmışındır.
Ekmeği alıp duvarın dibine, gölgeye çekildim. Bir yandan ekmeğimi kemirip bir yandan pencerelerden taşan Kur'an seslerini dinlerken gözüm selamlığın cumbasına takıldı.
Selamlığın cumbası boştu. Dedem gerçekten gitmişti.



Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Muhteşem 👏🏼👏🏼👏🏼 Yine kalemi raks ettirmişsin hocam. Hikaye de anlatım da çok güzeldi 🤌🏼🤌🏼
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok değerli hocam teşekkür ederim…
Ahhhh Kara oğlan ahhhh….
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Hocam iyiki varsınız… değerli eleştirilerinizi bekliyorum…
Maviş ablasının kaçışıyla aile darmadağın olmuştu. Bunun üzerine, acıya daha fazla dayanamayan Çavuş Dede’nin vefatı, Kara Oğlan’ın üzerine üst üste gelen bir başka yıkım olmuştu. İçinde büyüyen huzursuzluk dinmek bilmiyordu. Cebinde taşıdığı o sert taş bile artık ona güç vermiyordu. Ah Kara oğlan ah 🥺 hocam merakla devamını bekliyorum🙏🏻🌻
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.