ÇALIŞMAYA GARİP BİR MOLA
Başını yastıktan kaldırmasına kaldırdı ama hâlâ az önceki, düş mü gerçek mi olduğu belli olmayan o derin korkunun düpedüz tesiri altındaydı. Güçlükle doğruldu yatakta. Gözlerini ovuşturup, bu sayede o korku dolu görüntülerin elinden kurtulmaya çalışmaktan kendini alamadı. Neydi, ne demekti tüm bunlar acaba? Pek tabii ki, akıl almaz, gizemli şeylere bir isim bulmak kolay değildir. İrili ufaklı bazı nesnelerin kendisine doğru harekete geçip, garip iniltiler ve sesler çıkararak, yavaş yavaş kaybolduklarını hayal meyal hatırlayabiliyordu. Perde çekilmemiş olduğundan, pencerenin gölgesi duvara yansıyordu. Ama ne olursa olsun, onu, gecenin bir yarısı kan-ter içinde yatağından fırlayarak, uyku sersemi bir halde, gözlerini ovuşturmaya sevk eden şey her neyse, bir hayli zamanını çalmıştı.
Vakit-nakit ilintisinin, vakit-başarı haline dönüşüp kariyer yolculuğuna ufak bir mola vermesi işten bile değildi. Uyuklamadan önce ne yapmakta olduğu bile yeni yeni aklına geliyordu. Elinde olmayan bir kâbus yüzünden bile olsa, böylesine değerli zamanını boşa harcamış olduğuna inanamıyordu. Doğru dürüst yemek dahi yememişti bu çalışma uğruna. “Olamaaz…” diye geçirdi içinden. Kim bilir ne kadar zaman uyuklayarak, zaten büyük bir sekteye uğrattığı çalışmasını bölen o uğursuz şeylere veryansın etti. Yorgunluk ne beter bir şeydi böyle, çalışma odasındaki masanın başından kalkıp, şu anda tekrar uzandığı yatağına ne zaman kendini attığını bile bilmiyordu. Masasının başına dönmeliydi, yapmayı en çok sevdiği şeye bile ayıramayacak kadar değerli bir zaman diliminin içindeydi çünkü. İçeriği, iç içe geçmiş karmaşık olgularla kabaran dosyalara gark olmuş birisi için, zamandan daha değerli ne olabilirdi ki?
Yatağından doğruldu yeniden, ağır ama dikkatli hareketlerle ışıkları tek tek açtı. Onun için altın değerindeki kâğıtları yerde darmadağın görmek onu hiç şaşırtmadı. O haliyle, bir şeyleri yere saçıp dökmeden yatağına gitmiş olması düşünülemezdi elbette. “Ah uykusuzluk, sen nelere kadirsin!” diyerek eğildi ve halının üstündekileri masanın üzerine geri koydu. Evet, bir sonraki durağı lavabo olmalıydı. Buz gibi suyu yüzüne çarpmanın ardından şakakları ovma yoluyla ferahlık veren birkaç dakika, herhalde onu biraz daha kendine getirirdi. Ha bir de, koyu bir kahveyi de acil yardıma çağırmak lazımdı.
Masanın üstündeki saate bakınca, iki buçuk saattir uykuya yenik düştüğünün farkına vardı. Evet, biraz daha belirginleşiyordu sanki her şey, saat ikiye gelirken, bazı sesler eşliğinde –ki bu sesler dosyalardan başka bir şeye ait değildi elbette- yalpalayarak bir yerlere doğru gittiğini hatırladı. Burası da yatağa yöneliş sahnesi olmalıydı. Olacağı buydu işte, kaç gündür, göz kapaklarındaki tahta kurulan uyku perisine meydan okuyordu. Yarına yetişmesi gereken dosyaların kontrolüne kendisini çaresizce adadığı için, uykusu da bir acayip hale girmişti. Demek ki, sonunda uyku perisi galip gelmişti. Bunların üstüne, döne döne üzerine gelen yaratıkların oluşturduğu korku da eklenince, gecesi iyice allak bullak olmuştu.
İşine dönüş, yapabileceği en iyi ve mantıklı şey olacaktı. Neyse ki göz attığı bu son dosyayla içini ferahlatan o mutlu sona ulaşmıştı. Çalışmaya nokta koyup etraftaki dosyaların meydana getirdiği keşmekeşi ortadan kaldırma işi, beş-on dakikasını alacaktı. İşte bu! Kısa bir çalışma ve temizliğin ardından iyice kendine gelen bir beden ve zihin…
Şimdi biraz ferah ve temiz hava alma zamanı… Balkona çıktı, ılık rüzgâra kendini bıraktı, aldığı derin nefesle gecenin serinliğini içine çekti. Amirine gururla söyleyebilirdi artık: “Hadi canım, mümkün değil, bitiremezsin!” dediği işi noktaladığını. Ama biraz daha uyumalıydı, birkaç saatliğine de olsa… Çünkü uyku, çalışmasına virgül koymuş, kâbus dolu gece de onu bitirmişti. Sahi, kâbus demişken, bitmiş miydi ki acaba?
22 Şubat 2001


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.