‘ÇALIŞMAYA GARİP BİR MOLA’NIN HİKÂYESİ
Lavabodaki aynanın karşısında, az önce suyla serinlettiğim yüzümde yılların bıraktığı izlerle baş başayım, onları incelemekteyim. Gözaltı torbalarım biraz daha belirginleşmiş. Kırışıklıklar: “Yakında sıra bana da gelecek, bekle beni…” diyor. Olsun, ben onlarla da barışığım. Acısı tatlısı, sevinci kederiyle, tüm yaşadıklarımla, 40-45 yıllık deneyimlerimle, değerli bir bütünüm.
Erken kalkmak her zaman iyidir tabi ki ama bu kez sabah ezanlarının ardından uyumayışımı en fazla, yeni bir hayata atmakta olduğum adım öncesindeki heyecana borçluydum. Eşyalar toplanırken, bu toplanmaya elde olmayan bir dağınıklık da eşlik ediyordu. Valizlere yerleştirilmeyi bekleyen kıyafetler yatağı kaplamıştı. Kimisinin tamamı dolu, kimisi doldurulmayı bekleyen koliler şurada buradaydı. Sahi, epeyce kitap da kolilenmeyi bekliyordu. Bunun için, balkondaki en az 40 yıllık köhne vitrine de müracaat etmek gerekiyordu ve oradaki kitapları bir elemeye tabi tutmak da gerekebilirdi. Üniversite tarih ders kitapları, dini kitaplar, roman ve hikâyeler… Hepsini bu gidişte götürmek zaten olanaksızdı; seçmek, ayırmak şarttı.
40 yılı devirmiş başka bir şey gözüme çarptı bu kez. Sayfalarının çoğu boş kalmış, 1984 yılına ait bir ajandaydı bu. Ajanda denince akla gelen klasiklerden biriydi. İlk sayfalarında takvim, ölçüler gibi bazı gerekli bilgiler vardı. Başlarda, elime alırken tereddüt ederdim. Sanırım bunun sebebi, içerisinde çekirdek ailemize ait olmayan bazı yazıların bulunduğunu çocukken görmüş olmamdı. Evet, kuzenlerimden birinin, askerde başından geçen bir kaza sonrası hastane odalarında yazdığı duygu yüklü dizelerdi bunlar. Hatta yıllar sonra bu sayfaların birer nüshasını kendisine de göndermiştim.
90’lı yılların sonlarında, bu ajandanın bir sonraki durağı ben olmuştum, izin almadan. Zaten atıl durumdayken onu aldım ve Ankara’daki öğrencilik hayatımda yanımda götürdüm ama içindekiler öğrencilikle alakalı şeyler değildi. Ben onları nelerle mi doldurdum? Birkaç dini içerikli dörtlük, sayfanın tamamını dolduracak şekilde yazılmış bir iki şarkı dizesi. Ham aşk şiirleri, yine romantik düz yazı denemeleri… Bunların yanında bir yazı da vardı ki, benim için esas dikkat çekici olan oydu. Başımdan geçen bir olayı birkaç ekleme ve değişiklikle yazıya dökmüştüm. Gelin, o satırlarda birlikte gezinelim.
ÇALIŞMAYA GARİP BİR MOLA
Başımı yastıktan kaldırmasına kaldırdım ama hâlâ az önceki, düş mü gerçek mi olduğu belli olmayan o derin korkunun düpedüz tesiri altındaydım. Güçlükle doğruldum yatakta. Gözlerimi ovuşturup, bu sayede o korku dolu görüntülerin elinden kurtulmaya çalışmaktan kendini alamadım. Neydi, ne demekti tüm bunlar acaba? Pek tabii ki, akıl almaz, gizemli şeylere bir isim bulmak kolay değildir. İrili ufaklı bazı nesnelerin üzerime doğru harekete geçip, garip iniltiler ve sesler çıkararak, yavaş yavaş kaybolduklarını hayal meyal hatırlayabiliyordum. Perde çekilmemiş olduğundan, pencerenin gölgesi duvara yansıyordu. Ama ne olursa olsun, beni gecenin bir yarısı kan ter içinde yatağımdan fırlayarak, uyku sersemi bir halde, gözlerimi ovuşturmaya sevk eden şey her neyse, bir hayli zamanımı çalmıştı.
Vakit-nakit ilişkisinin, vakit-başarı haline dönüşüp kariyer yolculuğuma ufak bir mola vermesi işten bile değildi. Uykuya dalmadan önce ne yapmakta olduğum bile yeni yeni aklıma geliyordu. Elimde olmayan bir kâbus yüzünden de olsa, böylesine değerli zamanımı boşa geçirmiş olduğuma inanamıyordum. Doğru dürüst yemek dahi yememiştim bu çalışma uğruna. “Olamaaz…” diye geçirdim içinden. Kim bilir ne kadar zaman uyuklayarak, zaten büyük bir sekteye uğramış olan çalışmamı bölen o uğursuz şeylere veryansın ettim. Yorgunluk ne beter bir şeydi böyle, çalışma odamdaki masanın başından kalkıp, şu anda tekrar uzandığım yatağıma ne zaman kendimi attığımı bilmiyordum. Masamın başına dönmekten başka çare yoktu, yapmayı en çok sevdiğim şeye bile ayıramayacak kadar değerli bir zaman diliminin içindeydim çünkü. İçeriği, iç içe geçmiş karmaşık olgularla kabaran dosyalara gark olmuş birisi için, zamandan daha değerli ne olabilirdi ki?
Yatağımdan doğruldum yeniden, ağır ama dikkatli hareketlerle ışıkları tek tek açtım. Benim için altın değerindeki kâğıtları yerde darmadağın görmek beni hiç şaşırtmadı, üzdü. O halimle, bir şeyleri yere saçıp dökmeden yatağıma gitmiş olmam düşünülemezdi zaten. “Ah uykusuzluk, sen nelere kadirsin!” diyerek eğildim ve halının üstündekileri masanın üzerine geri koydum. Evet, bir sonraki durağım lavabo olmalıydı. Yüzüme çarpan buz gibi suyun ardından, birkaç dakika şakaklarımı ovmanın verdiği ferahlık, beni biraz daha kendime getirirdi. Ha bir de, koyu bir kahveyi de acil yardıma çağırmak lazımdı.
Masanın üstündeki saate bakınca, iki buçuk saattir uykuya yenik düştüğünün farkına vardım. Evet, biraz daha belirginleşiyordu sanki her şey… Saat ikiye gelirken, bazı sesler eşliğinde –ki bu sesler dosyalardan başka bir şeye ait değildi elbette- yalpalayarak bir yerlere doğru gittiğimi hatırladım. Burası da yatağa yöneliş sahnesi olmalıydı. Olacağı buydu işte, kaç gündür, göz kapaklarımdaki tahta kurulan uyku perisine meydan okuyordum. Yarına yetişmesi gereken dosyaların kontrolüne kendimi çaresizce adadığım için, uykum da haliyle acayip bir hale girmişti. Demek ki, sonunda uyku perisi galip gelmişti. Bunların üstüne, döne döne üzerime gelen yaratıkların oluşturduğu korku da eklenince, gecem iyice allak bullak olmuştu.
İşime dönüş, yapabileceğim en iyi ve mantıklı şey olacaktı. Neyse ki göz attığım son dosyayla içimi ferahlatan o mutlu sona ulaşmıştım. Çalışmaya nokta koyup etraftaki dosyaların meydana getirdiği keşmekeşi ortadan kaldırma işi, beş on dakikamı alacaktı. İşte bu! Kısa bir çalışma daha ve temizliğin ardından iyice kendine gelen bir beden ve zihin…
Şimdi biraz ferah ve temiz hava alma zamanı… Balkona çıktım, ılık rüzgâra kendimi bıraktım, aldığım derin nefesle gecenin serinliğini içime çektim. Amirime artık gururla söyleyebilirdim: “Hadi canım, mümkün değil, bitiremezsin!” dediği işi noktaladığımı. Ama biraz daha uyumalıydım, birkaç saatliğine de olsa… Çünkü uyku, çalışmama virgül koymuş, kâbus dolu gece de beni bitirmişti. Sahi, kâbus demişken, bitmiş miydi ki acaba?
22 Şubat 2001





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.