YazYorum
Edebiyat17 Ağu 2026

Uyurgezer - 23

Devam metni

Murat Erdem Arıker|17 Ağustos 2026|14 dk okuma
101 görüntülenme|0 yorum

Burak’ın telefondaki o klinik, ısrarcı sesi zihninde henüz susmamıştı ki kapı vuruldu. Gelen, Faruk Bey’in sekreteriydi. Yüzünde mimikten eser yoktu; adımlarında, bakışlarında, omuzlarının duruşunda ürkütücü, mekanik bir zarafet vardı.

Yunus onu her gördüğünde aynı şeyi düşünürdü: “Acaba bu kadın da benim gibi ilaç mı kullanıyor?

-          Faruk Bey toplantı odasına kadar refakat etmemi istedi. Çalışma notlarınızı da yanınıza alınız.

Yunus ağır klasörleri kucaklayıp kadının peşine düştü. Koridorda yürürken kollarındaki ağırlık, son bir ayda tasnif ettiği binlerce insanın ağırlığıydı. Şirketin dış cephesi cam ve çelikten ibaret olabilirdi ama bu binayı asıl ayakta tutan şey kucağındaki bu dosyalardı. Mühendisler, formenler, taşeronlar, beden işçileri...

Beş tanesi yurt dışında olmak üzere 9 proje yürüyordu sahada. Bunların dışında İstanbul, Ankara ve Urfa ofislerinde de çok sayıda ama küçük gruplardan oluşan ekipler bulunmaktaydı. Tiflis-1 ve İskenderun projelerinin bitimi dört ay sonrasına tarihlenmişti. Taşkent ise planlanan tarihi kaçırmış iki aylık ek süre alınabilmişti. Yunus bu projelerde çalışan herkesi tanıyor gibi hissediyordu.

Toplantı odası, plaza dilinde bir akvaryumu andırıyordu. İçinde sadece cam duvarlar, gri halıflex ve devasa bir masa vardı. Yunus getirdiği klasörleri masanın baş tarafına bıraktı. Dubai projesinin taslak listesini en üste koydu. Sadece sayılar ve boşluklardan ibaret bir listeydi; isimler henüz yoktu.

Faruk Girneli içeri sessizce girdi. Yunus doğruldu. Faruk, yüzüğünün bulunduğu eliyle hafifçe aşağı doğru bir kavis çizerek oturmasını işaret etti. Beklenenin aksine masanın başına geçmedi; Yunus'un hemen yanındaki sandalyeye oturdu.

-          Evet, Yunus, nasıl gidiyor?

-          Çalışıyorum efendim.

-          Sınav?

-          Evet, efendim, hazırlanıyorum.

Faruk önündeki boş Dubai listesine kısa bir bakış attı.

-          İnsanlara karşı mesafelisin. Bu kötü değil. Ama dengeyi sağlamazsan…

Gözlerini kâğıttan kaldırıp doğrudan Yunus'un gözlerinin içine dikti.

-          … senden saklanmaya başlarlar.

Yunus cevap vermedi, sadece başını hafifçe eğmekle yetindi.

-          Yakup’la görüşüyor musun?

-          Evet efendim.

-          Waddan… vaktinde bitecek mi?

Yunus o an, midesinden boğazına doğru yükselen o buz gibi uyanış dalgasını hissetti. Haftada bir aradığı adamın dayısı olduğunu sanıyordu. Oysa şirket içi istihbaratın merkezinde oturuyordu ve az önce, devam eden en kritik projelerden birinin yöneticisini gözetlediğini fark etmişti. Tereddüdünü sesine yansıtmamaya çalışarak cevap verdi:

-          Takvimde sorun yok efendim.

-          Güzel. Orası zamanında bitmezse Dubai’yi alamaz. Şirket içinde Yakup’un tökezlemesini bekleyen çok kişi var.

Elindeki listeyi Yunus’un önüne doğru itti. Faruk arkasına yaslandı, ceketinin düğmelerinden biri hafifçe gerildi.

-          Bu proje için en çok Yakup çalıştı. Şu an sahada. Ben merkezde onun yolundaki taşları temizliyorum. Sen ise bu listeyi doldurmasına yardımcı olacaksın. Her bir isim önemli.

Faruk, sahada yeni bir ekip kurarken Yakup’un ayağını kaydıracak "kralları" ve "köleleri" ondan uzak tutmak istiyordu. Bu iş için Yakup'a ihanet etmeyecek, ona sadece profesyonel değil, kan bağıyla da bağlı bir güvenlik kamerasına ihtiyacı vardı.

Yunus yutkundu. Boğazındaki kuruluk canını yakıyordu. Faruk’un onu neden bu göreve getirdiğini şimdi tüm çıplaklığıyla anlıyordu. Diğer birçok sebebin yanı sıra hem projeyi hem de Yakup’u gözetiyordu Faruk. Sahadaki birinin yeni ekibi kurarken sorunlar yaşayabileceğini hesaplıyordu. Burada, ona yardımcı olacak kişinin de ona ihanet edip hem Yakup’a hem de projeye zarar vermesini istemiyordu. Yakup’a sadece profesyonel yakınlık duymayan biri bu iş için biçilmiş kaftan olurdu. Yunus cevap verdi:

-          Anladım efendim.

Faruk ağır hareketlerle ayağa kalktı. Kapıya yöneldiğinde duraksamadan omzunun üstünden konuştu:

-          Şebnem personel dosyalarının çoğuna vakıf.
Haftaya Taşkent’e gidiyorsun.
Sen sahadayken tüm işlerini o organize edecek.
Yakup ve Şebnem’le sürekli irtibatta olmalısın.

Faruk odadan çıktığında sandalyesinde kaldı Yunus. Dayısının kaderinin bu masanın üzerinde, kendi titreyen ellerine bırakılmış olması omuzlarına kurşun gibi çökmüştü.

Odasına indiğinde Şebnem bekliyordu onu. Yüzünde o her zamanki, dudak kenarlarına iğnelenmiş gibi duran tebessümü vardı:

-          Toplantı nasıl geçti?

-          Sorun yok.

Masadaki iki ayrı dosyayı gösterdi Şebnem.

-          İki farklı liste getirdim sana. Birinde mesleki ayrım yaptım. Yanlarında şu an hangi projede olduklarını görebilirsin. Diğer listeyse proje bazında isim listelerini içeriyor.

-          Anladım.

Yunus, dosyaları alırken. Gözlerini Şebnem'in yüzüne dikti.

-          Şebnem… Sana bir şey soracağım.

-          Nedir?

-          Benden önceki sorumluya ne oldu?

Şebnem’in yüzündeki gülümseme milimetrik bir şekilde dondu, ardından aynı kurumsal zarafetle yeniden şekil aldı.

-          Artık şirkette değil.

-          Neden?

Şebnem, dosyaların kenarlarını masaya vurup onları mükemmel bir şekilde hizaladı.

-          Şahsi sorunları vardı. Onları çözmek için titrini kullanmaya kalkıştı.

Bunu o kadar pürüzsüz, o kadar olağan bir ses tonuyla söylemişti ki, cümlenin altındaki o paslı bıçağı hissetmemek imkânsızdı. Şebnem arkasını dönüp odadan çıkarken Yunus kadının sırtına baktı.

Güvenlik kamerasının başındaki kamerayı görmüştü.

Takip eden haftanın son günü tek başına gitmişti Atatürk Havalimanı’na. Uçak havalandıktan yaklaşık yirmi dakika sonra beyaz bir battaniyenin üzerinde uçuyorlardı. Bu devasa pamuk yığını bir anlığına dağıldığında Karadeniz’in koyu lacivert, hırçın suları ile zümrüt yeşili ormanların birbirine sarılmaya çalıştığını gördü. Aralarında ise ince, sarımsı bir çizgi gibi uzanan kumsalları seçebiliyordu gözleri. Tepelere doğru uzanan fındık bahçeleri düzenli, kadife gibi bir yeşil örtü görünümündeydi. Cama yapıştırdı başını. Hemen orada, ileride kendi kasabası duruyordu, göremiyordu. Yavuz’u düşündü. Ardından da, çok yakında orada olacağını bildiği annesini. Yasemin’i görür gibi olunca perdeyi kapatıp önüne döndü.

Beş saatlik yolculuğun ardından Taşkent Yuzhny Havalimanı’nın genzi yakan kuru ve tozlu havasına adım attı. Kiril alfabesiyle yazılmış solgun tabelalar, Sovyet döneminden kalma geniş omuzlu üniformalar içindeki asık suratlı gümrük memurları… Ağır ve şüpheci işleyen pasaport kontrolünden çıkıp, adının yazılı olduğu buruşuk bir kartonu göğüs hizasında tutan adamı gördü.

Kendisini karşılayan teknikerle birlikte, süspansiyonları her çukurda inleyen eski bir Lada’ya bindiler. Taşkent projesi, şehir merkezinin dışında, Uch Qahramon denilen yarı endüstriyel, pas rengi bir bölgede yükseliyordu. Levent’teki cam kulelerin aksine burası çamur, demir ve ter kokuyordu. Vinçler o saatte devasa, hareketsiz iskeletler gibi dikiliyordu ama şantiye uykuda değildi; beton mikserlerinin ve jeneratörlerin düşük frekanslı uğultusu toprağı titretiyordu.

İdari konteynerin metal kapısı gıcırtıyla açıldığında, içeriyi kesif bir sigara dumanı ve bayatlamış Nescafé kokusu doldurmuştu. Proje müdürü, planlama mühendisi ve şantiye şefi, üzeri ozalit projelerle dolu masaya eğilmişlerdi. Yunus içeri girip kapıyı arkasından yavaşça kapattığında, hararetli konuşma bıçak gibi kesildi. Proje müdürü ceketinin önünü ilikleme ihtiyacı hissederek ayağa kalktı.

-          Hoş geldiniz. Yunus Bey, değil mi?

Sert, ölçülü bir tokalaşma. Yunus, kendisine gösterilen sandalyeye otururken duruşunu hiç bozmadı; sırtı dik, yüzü ifadesizdi. Proje müdürü yerine oturur oturmaz savunma mekanizmasını çalıştırdı:

-          Gecikmeyle ilgili tüm raporları gönderdik. Gümrükte malzeme akışında problem yaşadık, elimizde olmayan sebeplerden... Ek süre onayı alındı zaten.

Yunus, adamın terleyen alnına ve masanın üzerinde ritmik olarak titreyen parmaklarına baktı. Faruk Girneli’nin odasında öğrendiği o ezici silahı kullandı: Sessizlik. Odadaki vantilatörün mekanik dönüş sesi dışında saniyeler boyunca hiçbir şey duyulmadı.

-          Gecikmeyi konuşmak için gelmedim.

Planlama mühendisi yutkundu. Bu cümle, odadakiler için fırça yemekten çok daha tedirgin ediciydi. Yunus, onlara nefes alma payı bırakmadan, masanın üzerindeki ellerini simetrik biçimde birleştirdi.

-          Dubai projesi için personel havuzu oluşturuyorum. Taşkent, tamamlanması beklenen ilk proje. Bu yüzden buradayım.

Odadaki üç kişinin bakışlarındaki savunma hattı anında çöktü. Göz bebekleri büyüdü, duruşları dikleşti. Artık konu geçmişin cezası değil, gelecek olmuştu.

Taşkent’te kaldığı iki hafta boyunca, proje müdüründen başlayarak beden işçileri hariç herkesle, o prefabrik odada tek tek görüştü Yunus. Soruları kısa, mekanik ve netti; cevaplar ise insan doğasının tüm zaaflarını barındırıyordu. Bazıları kendini utanmazca pazarladı, bazıları omuz omuza çalıştığı mesai arkadaşını sırtından bıçakladı, bazıları ise korkuyla sessiz kaldı. Yunus hiçbirine tepki vermedi. Sadece dinledi ve not aldı.

Gündüzleri insanları dinliyor, geceleri ise kendinden kaçıyordu.

Mesai bitip tek başına kaldığında konteynerin içi boğucu bir hal alıyordu. Dışarıdaki o devasa dizel jeneratörün uğultusu duvarları titretiyor ama içindeki o sağır edici yalnızlığı dağıtmaya yetmiyordu.

En çok uyumaktan korkuyordu. Gözünü yine karanlık, saçma sapan bir yerde, mesela şantiyenin tozlu sahasında açmaktan delicesine korkuyordu. Her sabah alarmdan önce ter içinde uyanıyor, ilk iş olarak bacaklarını yokluyor, ayakkabılarına bakıyor, sonra nefes nefese başucundaki not defterini kontrol ediyordu. Sayfalar arasında yeni bir mesaj var mıydı? Hatırlamadığı bir saat olmuş muydu?

Çok şükür bu iki hafta boyunca olmadı. Ne kayıp zaman yaşadı, ne de açıklayamadığı bir not buldu.

İlaçlarını kimse fark etmemişti. Zaten şantiyede kimse ona o kadar yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Merkezden gönderilmiş, kimseyle çay içmeyen, şaka yapmayan, gözleri duygusuz bakan genç bir "denetçiydi" o. İnsanlar ondan çekiniyordu ve o aradaki mesafe, Yunus'un sırlarını saklaması için ihtiyacı olan o karanlık mahremiyeti sağlıyordu.

Ama annesi öyle değildi. O, mesafeleri aşardı.

Yaptıkları son telefon konuşmasında, onları havalimanında karşılayamayacağını söylemek boğazına düğümlenmişti. Sebebini anlatamamak daha da zordu. Telefonda “işim var” demek kolay değildi. Libya’nın o kanlı gecesini, deşilen karnını, yapılamayan üniversite kaydını, dayısının şirketinde çalışmaya nasıl mecbur kaldığını... Yasemin’in gidişini... Tuncay'ın ihanetini... anlatamazdı.

Bunların hiçbiri bir ahizeye sığmazdı. Hepsi yüz yüze, gözünün içine bakılarak söylenmeliydi.

Zamanlama korkunçtu. Taşkent’e on gün geç gelse hiçbir şey aksamazdı belki. Ama Faruk Girneli’ye itiraz etmek mümkün değildi. Görev verilmiş ve Yunus, tıpkı hissiz bir asker gibi kabul etmişti.

Annesiyle ninesini karşılaması için Yavuz’u aradı.

-          Havalimanına sen gideceksin.

Yavuz hattın ucunda duraksadı:

-          Sen gelmiyor musun?

-          Gelemem.

-          Neden?

Yunus durdu.

-          İş.

-          Oğlum, Sema Ana sorar. Ne diyeyim kadına?

-          Bir şey söylemeyeceksin.

Yunus’un sesi o kadar sert ve soğuktu ki, Yavuz alındı.

-          Bak Yavuz, gerçekten. Hiçbir şey.

-          Ööööfff abartıyorsun oğlum yaa.

-          Yemin et.

Uzun, bıkkın bir nefes duyuldu karşıdan.

-          Tamam bee tamam! Malım ya ben, hiçbir şey bilmiyorum derim, alırım valizleri.

Bu bir kapris değildi. Bir şantiye güvenlik protokolü kadar katı bir önlemdi. Annesi hiçbir şeyi başkasından, yarım yamalak veya acınası bir hikâye gibi duymamalıydı. Her şeyi, doğru zaman geldiğinde, tek seferde ve kendi ağzından öğrenecekti.

Taşkent’teyken aramadı. Ararsa konuşmak zorunda kalacak, konuşursa o mekanik sesiyle eksik kalacak, annesi üzülecek, belki de hiçbir şey anlamayacaktı. Bekledi… Ama bekledikçe aradaki o sessiz uçurum büyüyordu.

Son gün, şantiyede görüştüğü isimlerin üzerinden bir kez daha geçti. Notları artık eskisinden farklıydı; dağınık bir aklın hezeyanları değil, soğuk bir cerrahın neşter izleri gibi netti. Kimin kriz anında dağıldığını, kimin sessizce sorumluluk aldığını, kimin ilk fırsatta suçu başkasına yıktığını biliyordu. Dubai listesine eklenecekler zihninde, tıpkı Faruk Girneli’nin istediği gibi, birer satır aralığına indirgenmişti.

İki hafta içinde şantiyedeki bakışlar da değişmişti. İlk günlerde mesafeli bir “merkez elemanı” iken, şimdi hüküm veren adamdı. Yanından geçerken sesler kısılıyor, yarım bırakılan sigaralar botların ucuyla eziliyor, dağınık cümleler aceleyle toparlanıyordu. Kimse ona açıkça bir şey sormuyordu ama hava elektrikliydi: Bu adamın tükenmez kalemi, onların bir sonraki projeye gidip gidemeyeceklerini belirleyecekti. Yunus, üzerine sinen bu korkuyu derisinden hissediyordu. İçinde gücün verdiği bir tatmin yoktu. Sadece ağır, kemiklerine kadar işlemiş bir yorgunluk vardı.

Akşam, konteynerinde valizini topladı. Not defterini çantasının en iç, gizli gözüne sıkıştırdı. İlaç kutusunun mandalını başparmağıyla yoklayıp kilitli olduğundan emin oldu. Son kez kapıda durup o dar, suni ahşap kaplı odaya baktı. Bundan sonraki hayatını, yalnızlığını bu tip prefabrik kutularda yaşayacağını çok iyi biliyordu. Servis aracı onu havalimanına bıraktığında hava çoktan kararmıştı. Uçağa bindi, kemerinin metal tokasını sertçe geçirdi ve başını geriye yasladı. Gözlerini kapadığında, uzun zaman sonra ilk kez kasabaya dönüşün ihtimali belirdi zihninde.

İstanbul’a indiğinde gece on biri geçmişti. Havalimanı yarı uykuluydu; floresan ışıklar göz alıyor ama insanlar yavaş hareket ediyordu. Bagajını beklemeden bir taksiye atlayıp doğruca Esenler’e geçti. Sabah onda kalkacak Düzce Otobüsü için bir bilet aldı. Bileti gömlek cebine, kalbine yakın bir yere koydu. Ulus'taki evine döndüğünde saat epey ilerlemişti. Bedeni tükenmişti ama zihni direniyordu.

Yatak odasındaki dolabı açtı. Kasabaya giderken ne giyeceğini düşündü. Kravatsız, ütüsüz, sıradan bir kazak. Aynaya yaklaşıp yüzünü inceledi. Göz altlarındaki morluklar, kasılmış çenesi… Değişmiş miydi? Annesi o şefkatli gözleriyle baktığında bu kurumsal, soğuk maskenin altındaki çatlakları fark eder miydi? Sabah erkenden yola çıkacaktı. Annesini, ninesini görecek, iki günlüğüne o ağır üniformayı çıkarıp yeniden çocuk olacak, belki dizlerine yatıp her şeyi anlatacaktı.

Aylardır o hapların kilitlediği göğüs kafesinde bir kıpırtı hissetti: Heyecan. Çocukça, sabırsız, tehlikeli bir heyecan. Ertesi gün annesine kavuşacaktı. Yatağa uzandı, gözlerini tavandaki lekeye dikti. Bu kez korkmuyordu uykudan.

Sabah, gün ağarma telaşındayken indi ilçe minibüsünden; gökyüzü kurşuni, ezici bir morluk taşıyordu. Maitepe Yokuşu, puslu bir dev gibi dikilmişti önünde. Ayaz kemiklerine işledi. Nefes verdiğinde ağzından çıkan buhar, dağılmadan, katı bir duman gibi yüzünün hizasında asılı kalıyordu.

Kösdere’yi aşan köprüde durdu. Kararsız bir adım attı; sanki ayakları toprağa yapışıyordu. Derin bir nefes aldı, ciğerleri yandı soğuktan. Cesaretini topladı ve yokuşu tırmanmaya başladı.

Rüzgâr yoktu ama o yürürken çalıların dipleri dalgalandı. Fundalıkların aralarında gölgeler kıpırdıyor, dalların arasından karaltılar süzülüyordu. Göz ucuyla baktığında kaybolan şekiller, başını çevirdiğinde yeniden beliriyordu.

Adımlarını ağırlaştırdı. Yokuşun en dik yerine geldiğinde, makamının hakkını veren bir ezan sesi yükseldi. Önce kulaklarını, sonra yüreğini doldurmuştu ses. Ardından da vadideki havayı titreştirdi. Durdu, gözlerini kapadı. Hissettiği huzur, aylardır hissettiklerinin bir ödülü gibiydi.

Yolun eğimi düşmüş, ağaçlar sıklaşmıştı. Sol tarafında gölgeler çoğalınca içgüdüsel olarak sağ tarafa yanaştı. Ardından kısa, bastırılmış bir hırıltı duydu. İşte o zaman gördü. Ağaç gövdelerinin arkasından, çalılıkların derinliklerinden parlayan gözler. Arada bir iki sarı parıltı yanıp sönüyor; sonra kayboluyordu.

Bir adım daha attı. Kalbi hızlandı, ama devam etti. “Hayal” dedi içinden, “sabah yorgunluğu.” Ezanın ilahisi hâlâ havada asılıydı ama artık başka sesler baskın gelmeye başlamıştı. Derin, genizden gelen hırlamalar. Islak burunların havayı koklayışındaki o tehlikeli tıslama. Bir korku, soğuk bir şerbet gibi damarlarında gezmeye başlamıştı.

"Kurtlar" dedi fısıltıyla. "Buraya kadar nasıl inmişler?"

Beş dakika daha yürüyebilse Yavuz'un evine varacaktı. Ama oraya varamayacağını çok iyi biliyordu. Gökyüzünde, kanlı bir ayın son ışıkları şoseye vuruyor, her şey paslı bir renge bürünüyordu. Ardıçların arasından bir burun uzandı. Siyah, ıslak, titreşen. Ardından kulaklar… Sivri ve tetikte. Uzun, kalın kıllar sırt boyunca dalga dalga kabardı. Hayvanın yarısı çalıların içinde kaldı. Yalnızca bakıyordu.

Geri dönmeyi düşündü. Ama arkası daha da karanlıktı. Kurtlardan bir tanesi on metre ileride duruyordu. Diğeri bir kayanın dibinde. Bir korku sarmaya başladı yüreğini. Koşmaya başlarsa saldıracaklarından korktu ve daha temkinli atmaya başladı adımlarını.

Şimdi sağ taraf da hareketlenmişti. Kuru yapraklar tek tek ezilmiyor; aynı anda, eş zamanlı bastırılıyordu. Sürü düzeniydi bu. Bir daire yavaşça daralıyor, ama henüz kapanmıyordu. Sol taraftan kuru bir dal çıtırtısı: keskin ve ani. Ardından nefes: hızlı, kesik ve insan nefesinden vahşi. Sonra hırlama… Boğazın derinliklerinden yükselen, göğüs kafesinde titreşen alçak bir uğultu. Sessiz ama vakur adımlarla, kuru yaprakları ezmeden süzülüyorlardı.

Biraz ilerde, falezlere giden patikanın dönemecinde gölgeler şoseye dökülmeye başladı. Uzun kılları, simsiyah vücutlarıyla her gölge bir bedene dönüşüyordu. Birbirlerine sürtündüler, sonra hep birlikte başlarını kaldırıp Yunus'a baktılar, tek bir vücut gibi hareket ediyorlardı. Gözleri ay ışığında alev alev, ağızları aralandıkça dişlerinin beyazlığı parıldıyordu. Kurtların en iri olanı başını yana hafifçe eğdi. Gözleri sabitlendi.

Kaçış yoktu. Falezlere ulaşırsa belki… Eğilip yerden alabildiği kadar taş topladı; parmakları soğuktan ve korkudan kaskatı kesilmişti. Patikaya çevirdi yönünü. Şimdi ses değişmişti. Artık nemli toprakta, ıslak yaprakların üstünde pıtır pıtır bir takip söz konusuydu. Onlarcasının toprağa düzenli vuruşları, yaklaşan bir dalga gibi, ritmik, ısrarlı. Kurtlar koşmuyor, saldırmıyor, sadece Yunus’u takip ediyordu. Belki de yorulmasını bekliyorlardı.

Birinin nefesi o kadar yakındı ki ensesinde sıcaklığını hissetti. Korkusuna yenildi, koşmaya başladı. Önüne çıkan kayaların üstünden atladı, dikenler pantolonuna takıldı, dallar yüzünü yırttı. Ayakları kayalara çarptıkça, köklerin üzerinden atladıkça, arkasındaki sesler de onunla aynı hızla, aynı ritimle çoğalıyordu. Orman, bu seslerle genişledi. Ağaç gövdeleri titreşti.

Bir an sendeledi. Islak kürklerin kokusu genzini yakıyordu. Vahşi, ağır, mide bulandırıcı. Ciğerleri yanana kadar koştu ve nihayet sık ağaçların arasından kurtulup falezlerin üzerindeki o çıplak açıklığa kavuştu.

Burada ışık değişmişti. Kanlı ay gitti, yerine merhametsiz bir ışık yayan dolunay geldi. Kurtlar artık saklanmıyordu, ulumaya başlamışlardı. Kayaların üstünde, kovukların ağzında, çalıların dibinde, hepsi hareketsiz durmuş, izliyorlardı. Dişlerinin arasından sızan salyalar, ay ışığında parlıyor, ışık çevredeki kayaları kemik gibi gösteriyordu. Keskin, sert ve soğuk.

Nefesi boğazında bir yumruya dönüştü. Kendisini korumak için çevresine bakındı. Tam o sırada, Burunkaya’nın ucunda beyaz bir siluet gördü.

“Yasemin…” dedi mırıldanarak.

Bulduğu kalınca bir dalı ellerinde tutarak adım adım yaklaşmaya başlamıştı kayaya. Bir kadın.  Başında uzunca bir yemeni, üzerinde gelinlik gibi, rüzgârda dalgalanan bembeyaz bir kıyafetle dikiliyordu. Üzerine vuran ayın ışığı dalgalanıyor, elbisesinin kıvrımlarında çoğalıyordu.

Yunus kayaya yaklaştığında, kurtlar da çemberi tamamlamıştı. Kadın önce rükûya, sonra secdeye gitti. Dudakları kıpırdıyor, duası rüzgâra karışıyordu. Namazını bitirip selama durduğunda yüzünü gördü.

Annesi…

​Yunus’un dizlerinin bağı çözüldü, hıçkırarak çöktü olduğu yere. Kurtlar sanki bu acıdan besleniyormuş gibi, çılgınca, yeri göğü inleten bir koroyla ulumaya başladı. Yükselen ses görünür bir hâle gelip, yankılanarak denizin karanlığına düştü.

Dokunabilmek umuduyla kollarını uzattı. Annesine doğru bir adım attı. Kaya, sanki göğe doğru durmadan yükseliyor, zeminse kayıyordu ayaklarının altından. Yunus’un her adımında toprak ufalanıyor, yeniden ve yeniden geriye düşüyordu.

Etrafında bir rüzgâr dönmeye başlamıştı. Toz ve yapraklardan oluşan bir hortumun içinde kaldı. Önünde beliren devasa bir kütüğün üzerine tırmandı. Annesi dua ediyordu hâlâ, ama ses rüzgârla uçup gidiyor, Yunus’a ulaşmıyordu.

Yunus ağlayarak annesine bakarken dokunmak umuduyla kollarını uzattı. Sol kolundaki doğum lekesi etini kavururcasına yandı.

Leke... Hareket ediyordu.

Büyüdü… Kolunu sardı.

Sanki derisinden soyuluyormuşçasına ince bir çizgi gibi aşağı sarktı. Yere indiğinde kıvranıyordu, sürünmeye başladı. Kendi başına yönünü buldu, canlı bir varlık gibi hareket ediyordu. Büyüdükçe Yunus’un gölgesini yuttu. Daha da büyüdükçe Yunus’un gölgesi oldu.

Kurtlar gölgenin peşinden kayaya yöneldiler. Ulumalar kesilmiş, gözleri kararmıştı. Annesi yüzünü Yunus’a döndü. Dudakları titriyor, gözlerinde üzüntü, acı ve hasret… gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.

Büyüyen gölge annesine ulaştığında, annesinin beyazlığı karanlıkta boğuldu. Gölgenin içinden fırlayan kurtlar annesini ve o lanetli gölgeyi aralarına alıp, falezlerin kenarından dipsiz bir karanlığa doğru uçtular.

Ezan bitti, rüzgâr durdu, ay söndü. Yunus tek başına kaldı karanlığın içinde. Kolundaki leke eski haline döndü. Ağlayarak kayanın ucuna dek süründü. Elleriyle tutunup falezlerden aşağı baktı. Bir çukurun içinden gökyüzünü seyrediyordu. Toprağa batırılan bir küreğin sesini duydu…

Yunus yatağında boğuluyormuş gibi şiddetli bir nefes çekerek gözlerini açtı.

Karanlık. Terden sırılsıklam olmuş yorgan. Dışarıda Ulus'un camlarını döven sert lodos. Dişleri sımsıkı kenetlenmiş, çenesi uyuşmuştu. Titreyen elleriyle komodine uzanıp abajuru yaktı. Gözleri anında yanındaki plastik ilaç kutusuna kaydı. Sonra gömleğinin cebinden ucu sarkan otobüs biletine...

Yutkundu. Boğazı kâğıt gibi kuruydu. Rüyadaki o mutlak gerçeği bütün hücrelerinde hissediyordu.

Gölge dışarıda değildi. Kurtlar ormanda değildi.

Felaket kendisiydi.

Annesine giderse, ona o saf heyecanı değil, peşinden sürüklediği kendi karanlığını, o çürümüş gölgeyi götürecekti. Yavaşça yatağın kenarına oturdu. Titreyen parmaklarıyla cebindeki bileti çıkardı. Hiçbir duygu belirtisi göstermeden bileti yırttı.

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Edebiyat16 Ağu 2026

Merhaba

Yor babam yor, Yol bitmiyor. Kim gidiyor, Kim geliyor? Gelene selam! Gidene selâ'm... Kalan olursa, Bir merhaba.

Parmaksız Piyanist·1 dk·2·1561