Çantaları bagaja koyup arabaya bindiklerinden beri hiç susmuyordu taksici. Saçma sapan, dağınık, yer yer sinir bozucu, frekansı sürekli kayan eski bir radyo gibiydi. İşin iyi tarafı, bu geveze monotonluk dikkatlerini dağıtıyor, aralarındaki o ağır, suçluluk kokan gerginliği gölgeliyordu. Aslında ikisinin de aklından hiç konuşulmaması gereken şeyler geçiyordu. Arka koltukta, aralarında görünmez bir duvar varmış gibi oturuyorlardı. Biri sağ cama, diğeri sol cama başını dayamış, yarıp geçtikleri şehre bir daha dönmemek üzere bakıyorlardı.
Ha! Bir de, cevap falan beklemiyordu taksici. Yanlışlıkla bir soru soracak olsa yine kendi cevaplıyor, dikiz aynasından onlara bile bakmadan konuşmayı sürdürüyordu.
- Bizim meslekte ahlaksız çok abicim. Hele müşteri yolu bilmiyorsa, hele hele bir de yabancıysa, arabasına bindi mi… Ohooooo gezdirir de gezdirir!
Etiler’in o vakur ama biraz yorgun sokaklarından süzülerek aşağı indiler. Boğaz’ın o pırıltılı, zengin hayatına sadece birkaç sokak mesafedeydiler. Taksi, Barbaros Bulvarı’ndan aşağı salındığında, sol tarafta Sabancı Center göründü. O zamanlar şehrin zirvesi sayılan kuleler, henüz camdan ormanlara dönüşmemiş bu bölgede birer kibirli dev gibi yükseliyordu.
Şoför, Beşiktaş sapağına girmeden hemen önce radyonun sesini biraz daha açtı. Sahil yoluna çıktıklarında, deniz kurşuni bir çarşaf gibi serildi önlerine. Çırağan Sarayı’nın önünden geçerlerken camdaki yansımasına baktı. Yüzü, olduğundan daha solgun ve tedirgindi. Ortaköy Camii ve arkasındaki Boğaziçi Köprüsü, şehri satılmayı bekleyen ucuz bir kartpostal gibi gösteriyordu.
Şoför, "Bak buralar hep dolgu alanı aslında," dedi eliyle denizi işaret ederek. "Eskiden deniz tam binanın dibindeymiş."
Zeytinburnu açıklarında demirlemiş paslı kargo gemilerini, Yedikule Zindanları'nın o gri, ağır surlarını geçtiler. Surlar sanki kendi içlerindeki hapishaneyi hatırlatıyordu. Atatürk Havalimanının o kendine has bir kokusu olan dış hatlar terminaline vardıklarında, taksiciye verilen yüklü bahşiş bir ücret değil, aceleci bir helalleşme gibiydi.
Kontuarda işlemler bitti, pasaportlara soğuk damgalar vuruldu. İstanbul’dan gitmek için, gövdesinde kocaman “İstanbul” yazan bir uçağa biniyorlardı. İstanbul’u da yanlarında götürmek ister gibi.
Körükten geçip sol kanadın hemen arkasındaki cam kenarı koltuklarına yerleştiklerinde ikisi de hâlâ suskundu. Uçak ağır ağır pistin başına doğru ilerledi ve durdu. Sonra, dört dev motor aynı anda o göğüs kafesini titreten sağır edici uğultuyla kükrediğinde, ivmenin şiddetiyle yapıştılar koltuklarına. Gövde titredi, cam kenarındaki plastik çerçeve hafifçe zangırdadı. Pistten kopan uçak, bu topraklara bir daha dokunmak istemiyormuş gibi öfkeli bir hırsla yükseldi.
Tekerlekler büyük bir gürültüyle gövdeye çekilirken ilk gördüğü şey Atatürk Ormanı’nın koyu yeşilliği ve hemen ardından Florya sahili oldu. Deniz kıyısına kurulu tesisler, sahil yolunda karınca sürüsü gibi ilerleyen otomobiller... Marmara Denizi’nin üstüne çıktıklarında uzakta Adalar’ın silueti belli belirsiz birer leke gibi seçiliyordu. Uçak o devasa kanadını yatırıp burnunu sola çevirdi. İşte o an İstanbul, bir harita gibi ayaklarının altına serildi.
Hemen altlarında Yenikapı ve Samatya sahilleri belirdi. Biraz daha yükseldiklerinde sol çaprazda Tarihi Yarımada nefes kesici bir şekilde duruyordu. Sultanahmet’in altı minaresi ve Ayasofya’nın dev kubbesi, yüzyıllardır orada duran sessiz bekçiler gibiydi. Haliç, şehrin kalbine saplanmış gümüş bir hançer; Unkapanı ve Galata köprüleri ise karanlık suyun üstünde kapanmaya yüz tutmuş dikiş izleri.
Uçak düzleşmeye ve hızlanmaya başladı. Beyoğlu ve Taksim hattı saniyeler içinde geçildi. Galata Kulesi, devasa binaların arasında unutulmuş küçük bir satranç taşı, Beşiktaş Stadı ise bir küçük yeşil kahve tepsisi. Dolmabahçe Sarayı’nın nezaretinde Boğaz, kıvrılmış koyu mavi…
İstanbul… Tıpkı yazlık sinemadaki filmler gibi. Yarı gerçek, yarı hayali, duruyordu öylece. Onlarsa, demirden kumbaranın içinde unutulmuş, bir madeni iki buçuk lira, yazı tura oynuyordu hayatla, sarsalandıkça.
Pencereden Levent belirdi. Büyükdere Caddesi’nin bir kol gibi kuzeye uzandığı noktada, batıya doğru keskin bir köşe çizerek Eski Büyükdere Caddesi ayrılıyordu. Devasa bir “L” harfi. Köşesinde yükselen camla kaplı bir kule, öğlen güneşiyle sinyal kesiyor, cam yüzeyine çarpıp fışkıran ışık gökyüzüne doğru çırpınıyordu.
İçinden aniden bir üşümeye benzeyen dalga geçti. Elini uzattı… havada bir an asılı kaldı. Sonra indirip onun, koltuğun kenarındaki elini buldu. Parmakları sıcaktı, avuç içi ise hafif nemli. Sıkıca tuttu. Tuncay başını çevirmeden, sadece parmaklarını Yasemin'in parmaklarına kenetleyerek karşılık verdi. Artık geri dönüş yoktu.
Bir şey söylemek için ağzını açtı, kabindeki sarımtırak hoparlörden bir cızırtı yükseldi. Pilotun o tipik ve mesafeli sesi doldu kulaklarına:
"Sayın yolcularımız, ben kaptan pilotunuz. İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan kalkışımızı tamamladık. Şu an Karadeniz üzerinden kuzeybatı yönüne tırmanışımızı sürdürüyoruz. Rotamız üzerindeki hava şartları oldukça uygun. Yaklaşık 10 saat 40 dakikalık bir uçuşun ardından, yerel saatle öğleden sonra 16:15 civarında New York John F. Kennedy Havalimanı’na teker koymayı planlıyoruz. Türk Hava Yolları adına hepinize iyi uçuşlar dilerim."
Telvesi damakta acılık bırakarak, bir kahve fincanı yarım kalmıştı o gün. Bir şehir, bir aşkı uğurlamış ama kimse fark etmemişti. Vapurlar kalktı, taksiler kornaya bastı. Yüksek sesle ağlayan hiç kimse yoktu. Bir hikâye kimsenin haberi olmadan sustu.
Tam o an, o aynalı kulenin on üçüncü katında Yunus, alnını soğuk cama dayamış, gözlerini kısmış gökyüzünü seyrediyordu. Bulutları yaran uçağın kanadından yansıyan gümüşi bir ışık huzmesi tam gözüne vurdu. Göğüs kafesinde adını koyamadığı sönük bir sızı kımıldadı. Sanki vücudundan bir et parçası kopmuştu ama acısını tam hissedemiyordu. Gökyüzündeki uçak ince, beyaz bir çizgiye dönüştü, sonra maviliğin içinde tamamen eriyip kayboldu.
Yunus derin bir nefes aldı. Ceketinin yakasını düzeltti. Soğuk camdan ayrılıp, hiçbir duygunun barınamadığı o mükemmel düzendeki masasına, evraklarının arasına geri döndü.
Masanın üzerindeki ahşap kalemliğe çarparak zangırdadı Nokia 5110. Faruk Bey’in Yunus’a taktığı bu elektronik tasmada Dr. Burak Akçam’ın adı yanıp sönüyordu.
- Buyrun hocam.
Sesi, kalın bir camın arkasından geliyormuş gibi pürüzsüz ve mekanikti.
- Yunus merhaba. Geçen hafta görüşmeye gelmedin.
- Özür dilerim hocam. Çok yoğundum, haber de veremedim.
Ne bir mahcubiyet ne de bir telaş kırıntısı taşıyordu bu özür. Sadece bir bilgi aktarımıydı.
- Bugün gelebilir misin peki?
- Maalesef hocam. Yarın diyelim, saat üç uygun mu?
- Tamam. Bekliyorum.
Hat kapandı. Burak ahizeyi hemen yerine bırakmadı. Pürüzlü plastiği avucunda sıkarak birkaç saniye öylece havada tuttu. Gözleri, masasının köşesindeki Yunus Bozatlı dosyasındaydı.
Zihni ise onu yıllar öncesine, tıp fakültesinin ilk yılındaki o kasvetli kasım gününe çekiyordu. Şehir dışından gelmiş, cebinde harçlığından başka bir şeyi olmayan sessiz bir öğrenciydi. Harç protestolarının kampüsü savaş alanına çevirdiği o gün, genzini yakan biber gazı ve cop sesleri arasında kendini ezip geçilmek üzere olan bir kalabalığın ortasında buluvermişti. Onu yakasından tutup bir apartman boşluğuna çeken, ortalık durulana kadar öğrenci evinde, eski bir çekyatın üzerinde misafir eden kişi Erhan’dı.
O günden beri ilk defa, Erhan ondan bir talepte bulunmuştu: “Çok sevdiğim bir dostumun yeğeni benden yardım istedi. Burak. Bir şeyler ters gidiyor, ilgilenirsen çok sevinirim.”
Ahizeyi yavaşça yerine oturttu. İşin bir de mesleki ağırlığı vardı. Bilişsel Davranışçı Terapi üzerine ihtisas yapan Burak için sıradan vakalar artık birer protokolden ibaretti. Anksiyete, majör depresyon, alkol bağımlılığı... Hepsi ezberlenmiş birer protokoldü.
Ama Yunus… Yunus düzensizdi. Sınırda yürüyordu. Ne tamamen gerçeklikten kopmuş bir psikotik, ne de nevrozlarıyla baş edebilen sağlıklı bir bireydi. Anlattığı kâbuslar, uyanıkken gördükleri, çocukluğundan taşıdığı o paslı travma… Her şey kopuktu ama kendi içinde dehşet verici, sarsılmaz bir mantığı vardı. Burak, hayatında ilk defa bir hastanın dosyasına o ağır kelimeyi—Şizofreni—bu kadar net bir şüpheyle not düşmüştü.
Eğer yanılıyorsa, ağır kimyasallarla genç bir adamın beynini geri dönüşsüz bir şekilde mühürlemiş olacaktı. Ama eğer haklıysa ve müdahale etmekte geç kalırsa… Bir canavarın uyanışına seyirci kalacaktı.
Bir aydır uyguladığı ağır ilaç tedavisinin sonuçlarını izliyor, kurduğu o 'kimyasal kalkanın' işe yaradığını düşünüyordu. Ta ki, iki hafta önce bir cumartesi sabahı Yunus onu arayana kadar.
Otelin terasındaki o geceyi anlatırken sesi, tıpkı ilk gelişindeki gibi, o kadar canlıydı ki. Hayali bir iblisle kavgaya tutuştuğunu söylerken kelimeleri seçişi, bir psikotiğin dağınık hezeyanlarına hiç benzemiyordu. Kokteylin içindeki cinin boğazını yakışı, otel ışıklarının kırılması, çalan müziğin basları, yumruğunun altındaki kemik sesleri… Psikotik ataklar genelde bulanık bir su altı çekimi gibi olurdu; oysa Yunus’un anlattıkları, yüksek çözünürlüklü bir sinema sahnesi kadar keskindi.
Hastaneye kaldırılmıştı ama kendisini çok iyi hissettiğini söylemişti. İlaçlarını da bırakmak istiyordu. Ki, bu, beyin kimyasında bir pimi çekmek demekti. En kısa zamanda yanına gelmesini söyleyip kapattı telefonu. Aynı günün akşamı Yunus'un kaldırıldığı acil servisi aramıştı:
O konuşmanın ses kaydı, hâlâ zihninde yankılanıyordu:
- İyi akşamlar. Ben Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden Dr. Burak Akçam. Dün gece servisinize getirilen bir hastayla ilgili bilgi almak istiyorum. Yunus Bozatlı
Kısa bir kâğıt hışırtısı geldi hattan
- Bir saniye hocam… Evet, buldum. Alkol intoksikasyonu ön tanısıyla gelmiş. Mide lavajı yapılmış.
- Bilinci nasıldı?
- Getirildiğinde konfüze. Oryantasyon kısmen bozuk. Ajitasyon yok ama kooperasyon zayıf.
- Halüsinasyon?
- Spesifik bir kayıt yok hocam. Ama bilinç bulanıklığı vardı. Alkolle etkileşen başka bir madde ihtimali not edilmiş.
Burak kalemini eline aldı.
- Vital bulgular?
- Taşikardi vardı. Tansiyon hafif düşük. Satürasyon normal sınırlarda.
- Fiziksel travma bulgusu?
- Hayır. Yumuşak doku travması yok. Yüzde, elde, eklemlerde darp izi kaydı yok.
Burak burada durdu.
- Emin misiniz? Kendisi herhangi bir saldırıdan söz etti mi?
Karşı tarafta kısa bir duraksama oldu.
- Hayır. Pek konuşacak durumda değildi zaten. Sabah vizitte “bir şey hatırlamıyorum” demiş.
Burak sandalyesine yaslandı.
- Taburcu önerisi?
- Alkol kısıtlaması. Tanı koymadık, stabilize edip taburcu ettik.
O an, tükenmez kalem Burak’ın parmakları arasından kayıp masaya tok bir sesle düşmüştü.
- Anladım. Teşekkür ederim.
- Rica ederim hocam.
Tam da uyguladığı tedavinin sonuç vermekte olduğunu düşünürken Yunus’un yaşadığı bu kriz hiç mantıklı değildi. Tutarsızlıklar korkunçtu; eğer hiçbir kavga yaşanmadıysa, Yunus o gece o terasa nasıl çıkmış, o alkolü kiminle içmiş ve o hale nasıl gelmişti?
Sabah on randevusu, Tekirdağ’dan sevk edilen bir hastanın ilk muayenesiydi. “Perseküsyon Tipi Sanrısal Bozukluk” yazıyordu dosyada.
Kapının kolu sessizce aşağı indi. Ancak kapı hemen açılmadı. Birkaç saniyelik gergin bir bekleyişin ardından, ahşap panel dar bir açıyla aralandı. Önce tedirgin bir baş uzandı içeriye. Gözler hızla odanın köşelerini, pencerenin perdesini ve kapının arkasını taradı. Sonra bir omuz göründü. En son, bedenin geri kalanı içeri süzüldü.
Adam eşiği geçerken aniden durdu. Sağ ayakkabısının burnuyla, muayenehanenin muşamba zeminine hafifçe dokundu. Sanki koridorun zeminiyle odanın zemini arasında, gözle görülmeyen bir mayın tarlası ya da çökebilecek bir tuzak varmış gibi yeri yokluyordu.
Orta boylu, avurtları çökmüş bir adamdı. Üzerindeki koyu lacivert takım elbise ona en az bir beden büyüktü; kumaşın bolluğu, adamın kısa süre içinde ciddi kilo verdiğini ele veriyordu. Omuzları düşük, tetikte bekleyen bir hayvan gibi kaslıydı ama asla kambur değildi. Kravatı milimetrik bir simetriyle bağlanmış, gömleği jilet gibi ütülenmişti. Kendine bakıyordu; hatta saplantılı bir kusursuzlukla bakıyordu.
Saçları geriye doğru, tek bir tel bile dışarı taşmayacak şekilde jölelenmişti. Odaya adım attığında Burak’a bakmadı. Gözleri koyu, bakışları keskin ama sürekli hareket halindeydi. Çıkış kapısını, pencerenin yüksekliğini, masanın altındaki boşluğu hesaplıyordu.
Kapının önünde bir an durdu. Sağ omzunu çok hafif geriye attı; sanki kapıyı arkasında bırakmak, koridoru terk etmek istemiyordu.
"Buyurun," dedi Burak.
Adam cevap vermedi. Sandalyeye yöneldi ama oturmadan önce eliyle oturağı kontrol etti. Kısa, güvensiz bir dokunuş. Sonra oturdu. Sırtını sandalyeye yaslamadı. Elindeki sarı naylon poşeti masaya koydu. Bırakmadı. Önce koydu, sonra elini çekti. Bir an düşündü, yeniden tuttu. Nefesi o anda hızlandı. Sonra yavaşladı.
- Getirdim, – dedi.
Ses tonu düzdü. Ama kelimenin sonunda sesi düştü. Cümlenin bittiğinden emin olmak ister gibiydi.
- Neyi?
Adam ayağa kalktı. Bir adım attı, sonra bir adım daha. Naylon poşet dizine çarpınca hafifçe irkildi. Poşeti daha sıkı kavradı; parmak boğumları bir an beyazladı, sonra gevşedi. Nefesini tuttu. İki saniye. Sonra verdi. Gözleri odada gezindi. Duvar, kilitli ilaç dolabı, demir parmaklıklı pencere ve kapının üst köşesi. Oraya bakarken kaşları istemsizce yukarı kalktı. Çok kısa. Fark edilmemesi gerekir gibi. Ama Burak o milimetrik seğirmeyi gördü.
- Oturabilirsiniz.
Adam sandalyeye yaklaştı ama oturmadı. Sandalyeyi hafifçe itti. Ahşap ayakların muşamba zeminde çıkardığı gıcırtı onu rahatsız etmiş gibi kaşlarını çattı. Sandalyeyi bir parmak daha geri çekti. Ancak o zaman oturdu. Omuzları önde. Dizleri hafif açık. Ayaklar yere tam basmıyor; topuklar bir an kalkıyor, bir an iniyor. Sabit duramıyor ama sallanmıyor da. Kusursuz, yorucu bir kontrol hâli.
Poşeti masanın kenarına, Burak’a en uzak noktaya bıraktı. Düğümünü açmaya başladı. Naylonun hışırtısı uzun sürdü. Fazla uzun. Adam bundan da rahatsız oldu. Hışırtı uzadıkça çenesini sıktı. Sonunda poşeti bir anda ters çevirip içindekileri döktü.
Gazete kupürleri masaya saçıldı. Adam bir an durdu. Nefesini tuttu. Sonra kenarları sararmış kupürleri, saplantılı bir simetriyle tek tek düzeltmeye başladı. Bu sırada sol eliyle ceketinin iç cebine dokundu. Dokunup çekti. Tekrar dokundu. Orada bir şeyin yerinde olup olmadığını kontrol eder gibi.
İlk kupürü gösterdi:
- Buna bakın.
Burak kâğıda doğru eğilirken, adam Burak’a değil, Burak’ın eline baktı. Kalemi alıp almadığını, not tutup tutmayacağını denetliyordu. İkinci kupürü koydu. Üçüncüyü. Her kupürden sonra başını hafifçe yana eğdi. Onay bekler gibi değil; tepki ölçer gibi.
- İşte...
Bu kelimeyi söylerken alt dudağı çok hafif titredi. Milimetrik. Kontrol altına alınmış bir duygu. Burak sesindeki profesyonel sükûneti koruyarak:
- Nedir bunlar?
Adam başını kaldırdı. Sadece bir saniyeliğine göz teması kurdu. Sonra hemen Burak’ın omzunun arkasına baktı. Orada, kör noktada biri var mı diye.
- O gece, aynı hattaydım.
Cümlenin sonunda yutkundu. Gırtlağı yukarı aşağı oynadı. Bunu saklamaya çalışmadı. "Bakın," dedi, sararmış bir fotoğrafa parmağını basarak:
- Bakın, dedi. Fotoğraf eski ama çizgiler duruyor.
Parmağını fotoğrafa bastı. Bastırdı. İşaret parmağının tırnağı kâğıdı delmeye yaklaştı. Sonra parmağını çekti. Parmağın ucunda basınca bağlı bir beyazlık vardı. Kan gelmedi. Ama adam, sanki kâğıdın kanamasını beklemiş gibi hayal kırıklığıyla baktı.
- Burada, – dedi. Başlıyor.
- Ne başlıyor?
Adam başını iki yana salladı. Çok yavaş, acıyarak.
- Siz parçayı soruyorsunuz hocam. Ben bütünü anlatıyorum.
Bir an sustu. O sustuğunda oda da sustu. Nefesi duyuluyordu artık. Sonra sessizce ve tüm heceleri ayırarak konuştu:
Her.
Şey.
Bağ.
Lan.
Tı.
Lı.
Son hecede dudakları gerildi. Gözleri kısıldı. Bu basit bir şüphe veya bir savunma mekanizması değildi; hücrelerine kadar işlemiş bir inançtı. Adam arkasına yaslandı. İlk kez. Ama rahatladığı için değil, yükünü masaya bıraktığı için.
- Siz de göreceksiniz, dedi.
Bunu söylerken tek gözünü kırptı; istemsiz, tik benzeri bir kasılmayla.
Ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Kapının koluna dokunduğu an durdu. Elini elektrik çarpmış gibi geri çekti. Burak o sırada masadaki kupürlere bakıyordu. Kırmızı tükenmez kalemle daire içine alınmış başlıklar: Elektrik kesintileri. Şüpheli trafik kazaları. Milyar dolarlık hafriyat ihaleleri. Aynı soyadları. Aynı lüks semtler.
- Görmüyor musunuz? Aynı aile. Aynı şirket. Gençleri öldürüyorlar. Yarış süsü veriyorlar.
Gözleri cam gibi parlıyordu. Ses tonu sabitti ama içinde sarsılmaz bir inanç vardı. Burak o adamı izlerken iki şey görmüştü: Tutarlılık ve gerçekle kopuş. Adamın sanrısı sistematikti. İç mantığı vardı. Ama dış gerçeklikle örtüşmüyordu.
- Susurluk Olayı patladığında - dedi, Hu çekiyorlardı. Evet evet, Hu çekiyorlardı.
Adam masaya geri döndü, son kupürü masada açarken eli titremiyordu. Ama burun kanatları genişlemiş, solunumu sığlaşmıştı. Gözleri siyah-beyaz fotoğrafa kilitlendi.
- Bak! Bu gece de… Evet... Yine ben duydum, Hu çekiyorlardı
Burak kupüre yaklaştı. Başlık siyah, kalın harflerle atılmıştı: “Gençlerin Hız Tutkusu Ölümle Bitti.” Alt başlıkta ise şu yazıyordu: " Baltalimanı Sahilinde yapılan otomobil yarışı iki gencin ölümüyle sonlandı. Bir diğeri hâlâ yaşam mücadelesi veriyor."
Burak’ın midesinde soğuk, ağır bir taş belirdi. Nefesi bir anlığına kesildi. Baltalimanı. Adama fark ettirmeden kazanın tarihini kontrol etti.
Muayene bittiğinde, kapıyı aralayan adam koridora çıkarken arkasına dönmeden konuştu:
- Bazı insanlar bakar hocam. Bazıları görür.
Kapı kapandı.
Soğuk, beyaz ışığın altında, masaya dağılmış gazete parçaları ve kan dondurucu bir gerçeğin ayak sesleriyle Burak odada yalnız kaldı.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.