YazYorum
Edebiyat15 Ağu 2026

Uyurgezer - 22

Devam metni

Murat Erdem Arıker|15 Ağustos 2026|16 dk okuma
244 görüntülenme|0 yorum

Taburcu kâğıdını imzalarken elinin titremediğini fark etti. Oysa içerisi titriyordu. Koridordan çıkıp hastanenin döner kapısından sabahın ayazına adım attı. Hava henüz o çiğ, gri tonunu üzerinden atamamıştı.

Bir banka çöktü. Boğazında, o kalın plastik hortumun zorla midesine itilirken bıraktığı yırtılma hissi vardı. Yutkundu; ağzında aktif karbonun, mide asidinin ve ezilmiş metallerin acı tortusu. Dilinin üstü zımpara kâğıdı gibiydi. Derin bir açlık ve susuzluk hissediyordu. Midesi de bulandığı için yemek yiyebilecek halde değildi.

Oturduğu yerde duramadı. Kemiklerinin içindeki o sinsi halsizliği yürüyerek ezmek istercesine Maçka Parkı’nın yokuşuna vurdu kendini. Asfaltın ıslak kokusu burnuna doluyordu. Ağaçların arasından geçen yol, bir anlığına Maitepe şosesindeki o ağır, tozlu esintiyi getirdi zihnine. Sonunda Yasemin’e varan yol. Göğsünde bir şey kasıldı. Parkın yeşilliğine tahammül edemeyerek yönünü hızla caddeye çevirdi.

Zihni, paslı bir makine gibi gıcırdayarak dönüyor ama durdurulamıyordu. Vücudu harap haldeydi. Buna karşın bir şekilde, geçmiş birkaç haftaya kıyasla daha canlı hissediyordu.

Karşıdan gelen ışık huzmesi göz bebeklerine iğne gibi battı. Bir anlığına çevredeki binalar üzerine geliyormuş gibi hissetti, ayağı tökezledi. Yanından geçen ve onu madde bağımlısı zanneden orta yaşlı bir kadın, çantasını kendine doğru çekip ona iğrenen bakışlardan birini fırlattı.

Yunus’un çenesi seğirdi. Kadının ensesine doğru bakarken içindeki öfke bir anda yön değiştirdi, kabardı ve Yasemin’in siluetine çarptı. Başparmağını işaret parmağının eklemine bastırdı, derisinin altındaki kemiği hissedene kadar. Çatlak, kurumuş dudaklarının arasından tek bir kelime sızdı:

-          Neden?..

Farkında bile olmadan adımlarını sıklaştırmış, Taksim Meydanı'na doğru çıkıyordu. Göz kapaklarını sıkıca yumdu. Elleriyle başını tuttu, gözünün önünden geçip giden resimlere odaklanmaya çalışıyordu. Bahçede göğsünü yumruklayan Yasemin... Tuncay’ın o alık, korkak suratı... Offf… Otelin barına dizilmiş bardaklar... kadehi ona doğru iten o kadının kırmızı tırnakları... "Aaaahhh!.." diye inledi dişlerinin arasından.

-          Hepiniz aynısınız.

Gezi Parkı’nın beton merdivenlerine ulaştığında dizlerinin bağı çözüldü, soğuk taşa oturdu. Meydanın o kaotik uğultusu, içindeki gürültüyü bir nebze olsun bastırıyordu. Rüzgâr AKM’nin devasa cam cephesinden sekip yüzüne vurdu. Merdivenlerin soğuğunu pantolonunda hissediyordu. O sırada yüzlerce güvercin tek bir işaret almışçasına aynı anda havalandı; sanki gökyüzünde dev bir çarşaf şiddetle silkeleniyordu.

İstiklal Caddesi’nin girişinden gelen nostaljik tramvayın keskin çan çan sesi beynini deliyordu. Biraz daha uzaktan dolmuş kâhyalarının ritmik, genizden gelen bağırışları... “Beşiktaş-Beşiktaş!.. Bostancı!..” Sesler birbirine karışıyordu. Yanından koşarak çıkan genç bir kızın bıraktığı ağır parfüm kokusu, havada asılı kaldı.

O koku, gerçek ile hayal arasındaki çizgiyi inceltti. Görüntüler titredi. Kızın yüzü bir anlığına Şebnem’in yüzüyle yer değiştirdi. Yerli yersiz dokunmalar, bağlamı olmayan gülümsemeler, o koku, hafif bulduğu yaklaşma çabaları. Zihninde Şebnem’e bağırdı:

-          Beni ne kadar tanıyorsun ki? Neyin peşindesin sen?

Çevredeki birkaç baş ona döndü ama umurunda değildi. Avuçlarını merdivenin soğuk taşına bastırıp yüksek sesle mırıldandı:

-          Hepiniz aynısınız... Her şeyiniz yalan. Bir tek... biricik annem.

Birkaç basamak altta oturan bir genç ürkerek yerini değiştirdi. Ezici bir suçluluk duygusuna kapıldı Yunus. Onu aramamıştı. Haftalardır arayamamıştı. O kadar çok şey olmuştu ki, onunla konuşursa dağılıp ağlamaktan, onu da kendi karanlığına çekmekten korkmuştu oysa. Ama artık kalkan yoktu. Tutunabileceği ne varsa elleriyle kavramak zorundaydı.

Ayağa fırladı. Meydanın köşesinde, şehrin ortasına bırakılmış küçük birer camdan oda gibi görünen ankesörlü telefon kulübelerinden birine attı kendini. İçerisi eski sigara dumanı ve ter kokuyordu. Telekartı yuvasına iterken dayısının sesi çınladı kulağında: “Olanları anlatmak için dönmelerini bekle.” Beklemişti. Gördü ki hiçbir şey anlatmamak daha kolaydı. Anlatmadığında, sevdiğin üzülmüyor, korktuğun incitemiyor, çekindiğin eleştiremiyordu.

Uluslararası hattın o boğuk çevir sesi kesildi. Annesinin sesi duyuldu. Hasret, heyecan ve biraz da telaş... Ameliyatın iyi geçtiğini, ninesiyle birlikte yakında taburcu olup döneceklerini anlatıyordu nefes nefese. Sesinde eve dönme telaşı vardı. Yunus ahizeyi kulağına bastırırken gözlerini kaçırmaya çalışır gibi kaldırıma baktı. Geleceklerdi. Ama o, Taşkent yollarında olacaktı. Bunu da söyleyemedi. Dudaklarından sadece mekanik onamalar döküldü.

Ahizeyi yerine asarken parmak eklemlerinin beyazladığını fark etti. Kulübenin camındaki yansımasına baktı. Göz altları morarmış, yanakları çökmüştü; bir hortlaktan farksızdı. Ama göğüs kafesinin içinde bir şey çatırdayarak yarılıyordu. Buzlar erimiyor, parçalanarak kanına karışıyordu. Daracık kulübenin içinde nefes alamadı. Kapıyı itip kendini dışarı attı.

Daha gerçek hissediyordu şimdi kendini… Yasemin’i de. Öfkeden boynundaki damarların zonkladığını hissediyordu. Adımları asfalta sertçe iniyordu… bir ileri, bir geri. Evet, yanıyordu içi. Ama bu acıyı sevdi. Onu uyuşturan o pamuksu boşluktan bin kat daha gerçekti. Bu acıya sarılmak, onu sıkılmış bir yumruk gibi havaya kaldırmak istedi.

Aniden geri dönüp tekrar kulübeye girdi. Kartı yuvasına soktu. Doktor Burak Bey’in numarasını tuşlarken parmakları aceleciydi. Telefon açılır açılmaz, dün gece yaşadığı o cehennemi, midesine sokulan hortumu ve şu an hissettiği o yakıcı canlılığı tek bir nefeste kustu. "Bir daha o hapları yutmayacağım," dedi sesi pürüzlü ve kesik kesik çıkarken. Ahizenin ucunda doktorun sesi gerildi:

-          Bırakamazsın! Şu an iyi hissetmen iyileştiğin anlamına gelmez... Şimdilik ilaçlarını almaya mecbursun, çok tehlikeli. Yanıma gel görüşelim.

Yunus telefonu kapattı.

Kulübeden çıktığında meydanın uğultusu bir dalga gibi üzerine çöktü. Ama bu kez onu ezmedi. Aksine, damarlarından geçen bir akım gibi hissetti. Rüzgâr, terli alnına çarptı. Ciğerlerini Taksim'in o egzoz ve simit kokan havasıyla doldurdu. Kalbi göğsünü delecekmiş gibi atıyordu ama bu bir panik değildi. Daha çok… uyanmak gibi. Kış uykusundan, kan revan içinde uyanmak.

 “Tehlikeli” demişti doktor. Tehlike buysa, yaşamak da buydu.

Yürümeye başladı. Adımları sabahki o halsiz sürüklenmeden çok uzaktı, adeta yeri dövüyordu. Ama ellerindeki o ince titreşim geçmemişti. Ceplerine soktuğu parmakları istemsizce kasılıp gevşiyordu. Gözleri etrafı bir radar gibi tarıyor, kalabalığın içindeki her yüzü saniyesinde deşifre ediyordu. Kim kime bakıyor? Kim ne fısıldıyor? O adam neden adımlarını yavaşlattı?..

Kalabalığın sesi yükseldi. Tramvayın çanı normalden keskin geldi. Bir kadının kahkahası kulak zarına battı. Gözlerini kıstı, görüntü netleşti. İlaçlıyken bu kadar parlak değildi dünya. Renkler sanki üstüne filtre çekilmiş gibiydi. Şimdiyse fazla açık. Bu açıklığın içinde Yasemin daha netti.

Onun yüzü, o bakış, o hayal kırıklığı. Öfke yükseldi. Ardından hemen suçluluk. Ardından boşluk. Duygular birbirini kovalıyordu. Arada fren yoktu. Durdu. Avuç içlerine baktı. “Bu geçer,” dedi. Ama zihni hızlanıyordu. Annesi, ninesi, Yavuz, Tuncay, Yasemin...

Bir anlığına kendini dışarıdan, yüksek bir binanın tepesinden izliyormuş gibi hissetti. Taksim’in ortasında, etrafından nehir gibi akan kalabalığın ortasında dikilen, pimi çekilmiş bir adam. Doktorun "72 saat kritik" cümlesi beyninin kıvrımlarında yankılandı. Umursamadı. Öğlen güneşi ensesini yakarken, damarlarındaki kanın fokurdadığını hissediyordu. İçinde, omurgasından yukarı tırmanan ince, sinsi bir uğultu vardı.

Eğer durmazsa, eğer bu hız kesilmezse, bir yerinden büyük bir gürültüyle çatlayacağını biliyordu. Yine de yürüdü. Nereye bastığını, hangi sokağa saptığını bilmeden... Meydanın genişliği arkasında kaldı, sokaklar daraldı. İçindeki canlılık önce tatlı bir sarhoşluk gibiydi, sonra kontrolden çıktı. Güneş doğrudan göz bebeklerine saplanıyor ama o gözlerini kırpamıyordu. Dışarıdaki gürültü azalmıştı belki ama başının içi tıklım tıklımdı; sanki beyninin etrafında yüksek gerilim hatları kopmuş, kıvılcımlar saçarak birbirine çarpıyordu.

Eve vardığında çelik kapının kilidini bulmakta zorlandı. Anahtar metal yuvaya çarpıp iki kez paspasa düştü. Parmak uçlarındaki ince titreme artık ritmik bir seğirmeye dönüşmüştü. Çenesi ağrıyordu; saatlerdir dişlerini sıktığını, şakaklarındaki kasların taş gibi sertleşmesinden yeni fark ediyordu. Kapıyı kapatıp sırtını pervaza dayadı. Evin karanlık sessizliği ilk saniyelerde serin bir merhem gibi gelse de, saniyeler geçtikçe kulaklarında uğuldayan bir basınca dönüştü.

Perdeleri çekti. Gün ışığı parkelerin üzerinde önce ince bir çizgi olarak uzandı, sonra kalın kumaşın kapanmasıyla tamamen kesildi. Işıkları yakmadı. Saatler ilerledikçe, ilaçsızlığın getirdiği o sahte berraklık ve coşku, yerini ağır bir fırtınaya bıraktı. Göğüs kafesindeki o genişleme hissi daralmış, aldığı nefesler ciğerlerine batmaya başlamıştı. Midesinde asitli bir boşluk, damarlarında gezinen karıncalı bir huzursuzluk vardı. Oturdu, kalktı, volta attı, tekrar oturdu. Mutfaktan bir bardak su aldı ama iki yudumdan sonra tezgâhta bıraktı. Açık kalan buzdolabının soluk sarı ışığı bile göz pınarlarına iğne gibi batınca kapağı sertçe çarptı.

Zihni çalışıyordu ama dişlileri yağsız kalmış bir makine gibi kendi kendini öğüterek. Bir an kollarında tuhaf bir güç hissediyor, "İyiyim ben, o ilaçlara ihtiyacım yok" diyordu. Saniyeler sonra boyun kaslarında bir kasılma başlıyor, başı istemsizce geriye doğru çekiliyordu. Gözlerinin arkasında ritmik bir zonklama vardı. Bedeninde yerinde duramayacak kadar büyük bir enerji, adım atamayacak kadar ağır bir bitkinlik aynı anda hüküm sürüyordu.

Akşam sekize doğru fiziksel iflas geldi. Kanepenin ucuna yığıldı. İlaçlarını masanın üstünde gördü. Kutulara baktı. Uzun süre sadece baktı. Elini uzatmadı. Vücudu içerideki yangına daha fazla direnemedi ve zihnine inat, ağır, rüyasız bir karabasanın içine çöktü.

Saat sabahın üçü.

Burnuna dolan nemli toprak ve çürümüş çınar yaprağı kokusuyla gözlerini açtı. Sert bir rüzgâr yüzünü tokatlıyordu. Ayakkabılarında, paçalarına kadar bulaşmış ağır bir çamur tabakası hissetti. Neredeydi? Ulus Parkı’nın Boğaz’a inen o dik yamacındaki ahşap banklardan birinde. Lodos, çıplak dalları ıslık çalarak dövüyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Karşıda, karanlığın üzerinde havada asılı kalmış sarımtırak bir gerdanlık gibi duran Boğaziçi Köprüsü'nü gördü. Çok aşağılarda, Boğaz’ın zift gibi sularında bir şilebin cılız aydınlatması ağır ağır Karadeniz’e doğru süzülüyordu. Parkın puslu turuncu aydınlatması, etraftaki her şeye, paslı bir ton veriyordu. Yaşlı çınarların yaprakları neredeyse bakır gibi görünüyordu.

Önce uzaklardan, Barbaros Bulvarı’ndan aşağı fren yapmadan inen bir taksinin kornası duyuldu. Sonra Beşiktaş açıklarından geçen bir şehir hatları vapurunun gece yarısı sireni. Derin, tuzlu bir nefes aldı. Buraya nasıl yürüdüğünü, o çamurlu yokuşları nasıl tırmandığını hatırlamıyordu. Ama bedeni, sanki bile isteye buraya sürüklenmişti. Dik yamacı gözleriyle takip etti. Üst kotta, karanlığın içinde üç katlı eski bir bina, başını eğmiş onu izliyor gibiydi.

Gün ağarana, gökyüzü lacivertten griye dönene kadar o bankta kıpırdamadan oturdu. İlaçsız zihninin ürettiği duygular hâlâ çok keskindi ama onları taşıyacak kas gücü kalmamıştı. Ayağa kalkmak için hamle yaptığında dizleri boşaldı, bankın ıslak tahtasına tutundu.

O an, sağ ayakkabısının hemen ucundaki koyu turuncu tozları fark etti.

Eğildi. İzleri takip etti. Lodosun üst kottaki binanın çatısından kopardığı bir kiremit, yamacı aşıp tam onun ayaklarının dibine düşmüş ve tuzla buz olmuştu. Parçalanmış pişmiş toprak parçaları etrafa saçılmıştı.

Yavaşça geri oturdu. Titreyen elleriyle ceketinin iç cebinden siyah kapaklı not defterini çıkardı. Rüzgârla çırpınan sayfayı başparmağıyla ezerek sabitledi. Önce tarihi, sonra saati yazdı. Altına o cümleyi düştü: "Ulus Parkı’nda gece vakti uyandım."

Kalemin ucunu kâğıda bastırarak düşünmeye başladı. Zihnindeki o karanlık odaya ışık sızıyordu. Dayısının evinde uyanışı... Yerdeki kırık su bardağı. Sahilde uyanışı... Arabanın patlayan ön camı. Şimdi burası... Parçalanmış kiremit. Nöbetler. Unutulan saatler. Ve her uyanışında etrafında kırılan, camlar ve kiremitler. Tesadüf değildi. Parçalar yerine oturuyordu.

İliklerine kadar üşüdüğünü hissetti. Ayağa kalkıp parkın çıkışına doğru yürümeye başladı. Yolu biliyordu. Demek ki bilinçsiz değildi bütünüyle.

Evine vardığında salon hâlâ bıraktığı gibi karanlık, perdeler kapalıydı. Gözleri doğrudan sehpaya, ilaç kutularına gitti. Ceketini bile çıkarmadan kutuların başına geçti. Onları tek tek eline aldı. Birini kenara itti. Bir an için gururu, hissettiği sahte canlılık direnmek istedi. Sonra boynundaki o kilitlenmeyi, çenesindeki ağrıyı hatırladı. Bir bardak su doldurdu. İlacı ağzına attı. Yuttu.

Perdeleri sadece yarım araladı. Uyumadı, uyumak istemedi. Evde kalırsa zihni tekrar kendi içine çökecekti. Banyoya girip sıcak suyun altında uzun süre durdu. Ayna karşısında gözlerine baktı. Bakışlarındaki o tehlikeli parlaklık sönmüş, yerini tanıdık, donuk ama güvenli bir sise bırakmıştı.

Anahtarlarını alıp dışarı çıktı. Ulus yokuşundan Beşiktaş’a doğru inerken her adımda diz kapaklarına binen yükü, yerçekimini hissediyordu. Bu, gerçek dünyaydı.

Beşiktaş iskelesi yeni uyanıyordu. Çay kazanlarından yükselen buhar, taze simit kokusuna karışıyor, ilk vapuru bekleyen yolcuların üzerlerinde dönen martılar çığlık çığlığa kavga ediyordu. Eminönü vapuruna bindi. Alt katta, motor dairesine yakın bir cam kenarı buldu. Motorların sarsıntılı homurtusu ayak tabanlarından bütün bedenine yayılırken vapur kıyıdan koptu.

Eminönü’ne ayak bastığında, genzine dolan o yoğun baharat, kavrulmuş kahve ve deniz suyu kokusu ona yaşadığını hatırlattı. Sabah telaşı başlamıştı ama henüz o boğucu insan seli ortada yoktu. Hamallar, el arabası sürenler, dükkân açan esnaf... Kimse onunla ilgilenmiyor, kimse gözlerinin içine bakmıyordu. Bu iyi geldi.

Galata Köprüsü'ne doğru yürüdü. Ellerini soğuk demir korkuluklara koydu. Kırılgan bir dengede olduğunun, bir ip cambazı gibi boşlukta yürüdüğünün bilincindeydi. Sadece bir süre suyu izledi. Sonra adımlarını Tahtakale'nin dar, yokuşlu ara sokaklarına çevirdi.

Yavaş yavaş gürültüyle kalkan metal kepenkler, telaşsız bir koşuşturmaca; plastik oyuncakçılar, penyeciler, toptan züccaciyeciler sokağın iki yanını dolduruyordu. Dar bir sokağın başında durdu. Pazar sabahı o dükkânı açmaktan hiç memnun olmadığı, yüzündeki asabi ifadeden ve elindeki süpürgeyi yere çarpmasından belli olan bir çırak, dükkânın içindeki toprak güveçleri, saksıları ve ibrikleri kaldırıp sert hareketlerle kaldırıma diziyordu.

Yunus elleri ceplerinde, sabırla çırağın işini bitirmesini bekledi. Çırak, dükkânın önünde dikilen bu sessiz, yüzü solgun adamdan rahatsız oldu. Süpürgeye yaslanıp dik dik Yunus'un yüzüne baktı:

-          Buyur abi? Birine mi baktın?

Yunus konuşmadı. Sağ elini cebinden çıkardı, parmağını uzatıp kaldırımın köşesine dizilmiş, içi boş, pişmiş topraktan yapılmış testi şeklindeki küçük kil kumbaraları gösterdi. Gözünün önüne parktaki parçalanmış kiremit geliyordu.

"Şunlardan," dedi, "On tanesini kaça verirsin?"

Döndüğünde, eve girmeden önce, yedek anahtarını binanın merdivenlerindeki su saatinin arkasına gizledi. İçeri adımını atar atmaz kapıyı üst üste iki kez kilitledi. Evde bir balkon yoktu; pencerelerin kilitlerini tek tek eliyle yokladı. Buradan dışarı çıkmak mümkün değildi.

Testi kumbaralardan birini aldı, kapının anahtarını içine attı. Tok bir seramik sesi duyuldu. Eliyle sallayıp anahtarı geri çıkarmayı denedi, başaramadı. “Güzel,” dedi kendi kendine. Sesi, boş salonda yankılandı. Testi kırılmadan anahtar alınamazdı. Kumbarayı buzdolabının üzerine bırakıp salondaki masaya oturdu. Önüne bir tükenmez kalem, boş bir not defteri ve bir de ajandasını koydu.

Sabah alarm çaldığında ilk yaptığı şey saate değil, tavana bakmak oldu. Beyaz, lekesiz, hareketsiz. Dün geceki o tehlikeli berraklık ve öfke gitmiş, yerini güvenli bir boşluk almıştı. Yatağın yanındaki küçük plastik kutuyu açtı. İki hap. Bir yudum su. Dün gece onları bırakacağını haykıran adam ölmüştü. Aynı saat. Aynı doz. Bir şey hissetmiyordu artık. Bu yeterliydi.

Kahvesini alıp çalışma masasına geçti. Bir sigara yakıp ajandayı kontrol etti. Gün bloklara ayrılmıştı. Saat saat. Dakika dakika.

08:00 – İşbaşı

10:30 – Toplantı

12:00 – Deneme sınavı, öğlen yemeği

18:00 – Akşam yemeği

18:30 – Etüd, tekrar

21:00 – Deneme sınavı, yatış

Yasemin’in ihanetiyle birlikte mutluluk ihtimali kalmamış, hayat parçalanmıştı. Parçalar yönetilebilirdi. Hayatı büyük ve kontrol edilemez olaylardan değil, küçük, yönetilebilir tekrarların toplamından yeniden kuracaktı. Üniversiteyi kazanacak, şirkette yükselecek, tıpkı Faruk Bey gibi birisi olacaktı: güçlü, kontrollü, disiplinli, yenilmez.

"Kadınlar tehlikeli..." diye fısıldadı kendi kendine. "Duygular da öyle."

Ofise girdiğinde omuzları dikti. Göğsü dışarıda, sol eli cebinde, adımları yere sağlam ve ölçülü basıyordu. Stajı bitmiş, kabuk sertleşmişti. Terraforce'un kusursuz bir dişlisine dönüşmüştü.

Burak, Faruk Bey ile yapacağı toplantıdan hemen önce telefon etmişti. Ona eskisi kadar güvenmiyordu ama yine de görüşme talebini kabul etmişti. Ertesi gün, randevu saati yaklaştığında Yunus taksiye binmiş hastaneye doğru mekanik bir sakinlikle ilerlerken, Burak masasına oturmuş, kendi zihniyle boğuşuyordu.

Kafası fena halde karışıktı. Yunus’un bir hayal gibi anlattığı araç kazası buz gibi bir gerçekti; ama Tuncay kavgası tamamen hayal ürünüydü. Kazayı diğer hasta gibi gazeteden mi öğrenmişti? Yoksa o gece Baltalimanı'nda mıydı? İlaç-alkol karışımı buna neden olurdu ama tablo uyumlu değildi.

Yanlış teşhis ihtimali korkutuyordu onu. Yunus’un dosyasını açtı. Görüşme notlarını ve Rorschach Testi’ni tekrar tekrar okudu.


PSİKOLOJİK DEĞERLENDİRME RAPORU

Sonuç ve Öneri: Elde edilen bulgular; psikotik spektrumda yer alabilecek bir klinik tabloyu düşündürmektedir.  Erken dönem paranoid şizofreni ayırıcı tanıda düşünülmelidir, psikiyatrik izlem önerilir. Klinik görüşme ve gerekirse farmakolojik destekle birlikte izlenmesi uygun olacaktır.”


Yönlendirme, inanç, düşünülmelidir. Kelimelerin altını tükenmez kalemle çizdi. Kendine karşı dürüst olmalıydı. Paranoid şizofreni o gün, o belirtilerle mantıklıydı. Tıbben yanlış değildi. Ama şimdi masada bambaşka ihtimaller vardı. Ağır bir disosiyatif epizot? Epileptiform bir tablo? Travma kaynaklı uyurgezerlik?

Kupürleri getiren, Tekirdağlı hastayı düşündü. O adam, gerçekliği kendi hezeyanına uyacak şekilde eğip büküyor, dünyayı kendi sistemine göre baştan yazıyordu ve bundan zerre şüphe duymuyordu. Yunus ise gerçek bir olayı kendi hayali sanmış, hayali bir olayıysa gerçek gibi anlatmıştı. Bu ters yüz edilmiş bir tabloydu. Yunus’un geldiği gün kupürler yoktu elinde, sadece bu rapor vardı.

Parmağının ucuyla bir cümlenin altını okşadı: "Gerçeklik testi zayıf." Objektif bir raporda bu kadar kesin olmaması gereken bir ifade. Gözlüğünü çıkarıp yanan gözlerini ovaladı. Odadaki sessizliğe doğru fısıldadı: "Gerçeklik testi zayıf olan kim? Hasta mı? Yoksa ben mi çok erken hüküm verdim?"

Yunus’a telefon ettikten hemen sonra duramamış, iptal edilen randevunun açtığı boşlukta soluğu Conrad Otel’de almıştı. Gerçekte ne yaşandığını öğrenmesi gerekiyordu.

Lobiden içeri girdiğinde, altın sarısı ışıklar ve kalın halıların yuttuğu sesler onu karşıladı. Resepsiyon görevlisi, yüzüne dikilmiş profesyonel, plastik bir gülümsemeyle bakıyordu. Doktor kimliğini gösterip kendini tanıttı. Sesi bilerek sert, tehditkâr bir tondaydı. Polisle gelme ihtimalini masaya sürmeden bu "seçkin" duvardan bir tuğla bile sökemeyeceğini biliyordu.

-          Ben Dr. Burak Akçam.
Geçen hafta barınızdan hastaneye sevk edilen bir hastamla ilgili bilgi almak istiyorum.

Kısa ve gergin bir direnişten sonra, otelin gece müdürü çağırılmış ve Burak hazırlıkların sürdüğü kapalı bara alınmıştı. Işıklar yarı yarıya kısıktı. Havada yoğun bir limon ve endüstriyel yüzey temizleyici kokusu vardı; sanki o geceye dair her türlü kusmuk, kan veya kaos kimyasallarla kazınmıştı. Siyah gömlekli, kravatı gevşetilmiş bir barmen tezgâhın üzerinde bardak parlatıyordu. Yorgun ama dikkatli gözlerle Burak'a döndü.

-          Buyurun. Nasıl yardımcı olabilirim?

-          Bir hastam, ismi Yunus. Geçen hafta barınızdan hastaneye sevk edilmiş.

Adamın elindeki bez bir saniyeliğine durdu, sonra aynı ritimle bardağı silmeye devam etti.

-          Evet. Hatırladım.

-          O gece neler yaşandığını anlatabilir misiniz?

-          Doktor bey, misafirler bazen fazla içiyor. O gece ambulans çağırdık. O kadar.

-          O gece bir kavgaya karıştı mı?

-          Hayır.

-          Güvenlik kaydı?

-          Kayıtlar yalnızca beş gün tutulur. Ayrıca, bunun için polisle gelmeliydiniz.

-          Ama hastam birine yumruk attığını söylüyor. Bir de kadından bahsetti.

Barmen bardağı yavaşça tezgâha bıraktı. Yüzündeki o hizmetkâr ifade silinmiş, yerine şirketin soğuk duvarı gelmişti:

-    Bakın Doktor Bey. Burası seçkin bir oteldir. Burada bu tarz şeyler yaşanmaz. Hastanız çok içmişti, fenalaştı. Koruma arkadaşımız yardımcı oldu, hastaneye gönderdik. Hepsi bu kadar.

Kapı çalındığında Burak hızla dosyayı kapattı. Parmakları kapalı klasörün üzerinde kenetlendi. Yunus içeri girdi.

Burak onun yürüyüşündeki değişimi anında fark etti. Omuzları dik, yüzü tamamen ifadesizdi. Gözleri doğrudan doktora bakıyor ama içeride bir insan aramıyordu; sadece bir yüzeye bakar gibiydi. Ayarlanmış bir makine misali sandalyeye geçti. Ellerini dizlerinin üstüne, simetrik bir şekilde koydu. O günkü titreyen, isyankâr sesten eser yoktu.

Sesi düz, cevapları nefes payı bırakmayacak kadar hızlı ve netti.

-   Nasılsın?

-   İyiyim.

-   İlaçlarını alıyor musun?

-   Evet.

-   Kavga ettiğini sandığın şu kişi. Onu tanıyor muydun?

-   Evet.

-   Sevdiğin biri miydi?

Yunus’un çenesi kasıldı. Derisinin altında dişlerini sıktığını gösteren o küçük seğirmeyi gördü Burak. Odaya girdiğinden beri ilk kez insan olduğuna dair bir işaret vermişti.

-  Hayır. Nefret ettiğim biri.

-  O gece gerçekten birine vurduğunu düşünüyor musun?

-  Hayır. Bir hayaldi.

-  Bana ilk geldiğinde anlattığın kazayı hatırlıyor musun?

-  Evet.

-  Dün öğrendim ki böyle bir kaza gerçekten yaşanmış. Sen nasıl öğrendin? Birisi mi anlattı?

-   Hayır. Uykumda gitmiş olmalıyım. Belki denizi özlemişimdir.

-   Ama oraya nasıl gittiğini hatırlamıyorsun.

-   Hayır.

Burak not aldı. Kalemin kâğıttaki hışırtısı odadaki tek sesti. Kalemi bırakıp öne eğildi.

-    Bu kaza gerçek olduğuna göre, belki kavga da gerçektir. Ne dersin?

-    Hayır.

-    Nasıl bu kadar emin–

Yunus sözünü kesti.

-   Çünkü mümkün değil.

Burak raporu eline aldı. Gözlüğünü taktı. Kısa bir sessizlik.

-      Sana bir şey soracağım - dedi.

-     Nedir?

-     O testte… “Rüyalarım gerçek oluyor” dediğini yazmış.

Yunus başını milimetrik bir açıyla, usulca salladı.

-     Evet.

Burak gözlüğünün üzerinden, hastasının o dipsiz gözlerine baktı.

-          Şunu soruyorum… Buna gerçekten inanıyor musun?
Yoksa… sadece bazen öyle mi hissediyorsun?

Oda bir an derin bir sessizliğe gömüldü. Yunus kaşlarını hafifçe çattı. Mekanik zırhı bir anlığına aralanmış, içeride kelimeleri seçmeye çalışan o yaralı çocuk görünmüştü.

-          İnanıyorum demedim. Sadece…
Bazen rüyamda gördüğüm bir şey sonra oluyor gibi geliyor.

Sesindeki ton sabitti ama frekansı değişmişti.

-     Bu düşünce seni yönetiyor mu?

-     Hayır.

Burak gözlüğünü çıkardı. Bir not daha alıp yeniden sordu:

-      İlaçlarını bırakmak istediğini söylemiştin. Hâlâ istiyor musun?

-     Hayır!

-     Neden?

-     Çünkü onlar yardımcı oluyor.

-     Neye yardımcı oluyor?

-     Duygular... Onları köreltmeme.

Bu cümle odanın ortasına ağır bir taş gibi düştü. Burak dikkatle hastasını süzdü. Göz bebekleri normaldi. Konuşması akıcı. Düşünce formu dağılmıyordu. Hezeyan içindeki birinin o kaotik savrukluğu yoktu. Aksine, korkutucu bir kontrol vardı. Kendi zihnini bir mengenede sıkıştırıyordu.

-     İlaçlara devam edeceğiz Yunus. Ama dozunu azaltacağız.

-     Neden? Artık deli değil miyim?

Burak, sesini olabildiğince yumuşak tutarak:

-  Travma, uykusuzluk ve yoğun stres…
Bazen rüya ile gerçek arasındaki sınırı bulanıklaştırır.
Bu psikoz demek değildir. Hezeyan dediğimiz şey…
Kişi için tartışılmaz bir gerçektir.
Sen şu an tartışıyorsun. Şüphe ediyorsun.
Bu önemli.

Yunus yavaşça arkasına yaslandı. Omuzlarını dikleştirdi, saatte asılı kalan bakışlarını çekip doğrudan Burak’ın gözlerine bir namlu gibi doğrulttu.

-          Bence Doktor Bey. Şüphe eden sensin.

Burak’ın kalp atışları hızlandı ama yüz kaslarına hâkim oldu. Aynı sakin, klinik ses tonuyla konuştu.

-          Şimdilik dozu sabit tutuyoruz.
Ama bu tablo psikoz değilse, azaltmayı düşünebiliriz.
Önce iki hafta stabil kalmanı görmek istiyorum.
Ama daha sık görüşmek istiyorum.
İki hafta sonra tekrar gel. Nasıl tepki verdiğine bakalım

Reçeteyi yazıp masanın ucuna doğru itti.

Yunus, reçeteyi bir savaş ganimeti gibi ceketinin iç cebine yerleştirdiğinde, odadaki hava ağırlaşmıştı. Burak, karşısındaki adamın bir hezeyan kurbanı değil, kendi zihnini mengenede tutan bir irade ustası olduğunu anladı. Yunus kapı koluna uzandığında, omuzlarındaki o askeri diklik hiç bozulmamıştı. Arkasına bakmadan bıraktığı son kelimeler, Burak'ın profesyonel kimliğine indirilmiş son darbeydi:

-          Daha sık gelemem. Ama ilaçlarım bitince gelirim.
Kontrol... Doktor.
Artık sağlamanızı istediğim tek şey bu.

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Edebiyat16 Ağu 2026

Merhaba

Yor babam yor, Yol bitmiyor. Kim gidiyor, Kim geliyor? Gelene selam! Gidene selâ'm... Kalan olursa, Bir merhaba.

Parmaksız Piyanist·1 dk·2·1561