FISILTI
Müze salonu sessizliğinin, sıradan sessizlik olmadığını biliyorum. Düşünceleri parlatan, bakışları canlandıran, insanı farklı alemlere yolculuğa götüren bir sessizlik bu. Her resmi, her heykeli, kalp atışlarımızı duyarak, hayranlık ve merakla izliyoruz. Ece kolumu heyecanla çekiştirip: “Deniz,şuraya bak!” diyene kadar ne yöne bakacağımı şaşıran ben, bu kocaman salonda bir duvardan diğerine, durmaksızın, heyecanla geziniyordum. Ece’nin çekiştirdiği yöne baktığımda, gördüğüm şey karşısında o ana kadar hissetmediğim bir duyguya kapıldım.
Işık, tavan pencerelerinden süzülüp yaldızlı duvarlara, oradan da bir heykelin bedenine düşüyordu. Bedenindeki toz parçalarını altın gibi parlatan bu ışığın altında, on üç- on dört yaşlarında görünen ve bir dansçı olduğu anlaşılan , bronzdan küçük kız çocuğu heykeliydi. Ellerini arkaya koymuş, dimdik duruyor. Daha yakından bakmak için, hızlıca yürüyüp önünde durduk. Öyle bir duruşu var ki, yalnızca bir sanat eseri değil; sanki sabrın, mücadelenin, büyümenin sessiz ifadesi. Her kıvrımı, yüzündeki her ifadesi, direnmenin izi gibi.
Uzunca ve hayranlıkla bakarken Ece’nin ve benim, ellerimizi arkamızda birleştirip, onun gibi durduğumuzu fark ettim. Biz, balerinin taklidini yapmıyor; onunla bir çeşit bağ kuruyorduk. Belki farkına bile varmadığımız o an, içimizde bir şey kırılıyor, bir başka şey şekilleniyordu. Çocukluğumuz, ilk defa tanışıyordu dirençle.
Gözlerimi heykelden ayırmadan, “Ece, sence yorulmuş mudur?”
Ece düşünmeden yanıtladı: “Yorulmuş; ama pes etmemiştir. Baksana, hâlâ ayakta.”
Hayranlığımı arttırıp, gözlerimi gezdirirken, bakışlarımı derinleştirmem dışında bir şey diyemedim. Aslında o anda sustuğum şeyin, ileride kendi hikâyeme dönüşeceğini bilmiyordum. Yıllar sonra piyanonun başında oturup, ellerim titrediğinde yine bu heykelin duruşu gelecekti aklıma. Şimdi, bu bronz kızın önünde, yalnız olmadığımı aksine kendime olan güvenimin arttığını hissediyor; içten içe sevincim katlanıyordu.
Heykel konuşmuyordu ama anlatıyordu. Bronzun dili vardı; bakışla, duruşla, kalple anlıyorduk bunu. Ece de hiç konuşmadı ancak; yüzünde, benimle benzer şeyleri düşündüğünü anlatan bir ifadeyle sırıtıyordu.
Müzelerde zaman eğilir, anılar gölgelerden süzülür. Ve biz o gün o heykele bakarken büyüyorduk. Önce onun hikayesini yazdık zihnimizde, ardından tam da onunki gibi bir hikaye de kendimize.
Bir ziyaretçi, heykelin altındaki küçük bilgi kartını okudu. Edgar Degas' nın eseri olduğunu, modelin gerçekten de 14 yaşında bir dansçı olduğunu öğrendi. Onun sayesinde biz de öğrendik. Ama bilgi, hissi tamamlamıyordu. O his, ancak bizim bakışlarımızdan okunabilirdi.
Gelecekteki cesaretimize şekil veren bu bronz heykel, yıllarca ,kafamızın içinde konuştu durdu. Ece sahnede dönerken düştüğünde, ben, bir jüri önünde yanlış notaya bastığımda. Kalbimiz çarpıp, ellerimiz terlediğinde… O fısıltı içimizde hep yükseldi: “Devam et.”
Eğer o gün yazabilseydim, müze defterine yazacağım cümleyi hayal ederek yürüdüm:
“Bir heykel, bize durmanın ne demek olduğunu anlattı. Durduk, baktık; ve bir daha asla eskisi gibi yürümedik.”
Mutlu ve memnunduk.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.