Küçük Ölüm
Doğru bir istasyonda durup yanlış trenleri izlemekle geçen ömrüm… Ne binebilmek ne gidebilmek mümkün… Yaşlı çınar ağaçlarının altında, eskimiş bir masanın önünde, ayakları paslanmış bir kırmızı metal sandalyeye oturup o trenlerin pencere camından yüzü seçilmeyen silüetleri kalbimden geçen hüzünlü bir şarkıyla izlemek…
Kaderimin nereye ait olduğunu seçemediğim bir nokta. O metal sandalyenin üzerinde kalbini gördüğüm ama bana ait olmayan o silüetleri izlemek mi yazgım. Yoksa o trenlere binip o yüzlerin üstündeki gölgeyi kaldırıp atabilir miyim? Bu ne beyhude bir çaba…
Biliyorum. O yaşlı çınar ağaçlarının altında yürümeli ve evime gitmeliyim. Evimin yolu kayboldu içimde. En iyi tanıdığım yer bu istasyon… Yaprakları döküldükçe daha çok sevdiğim bu çınar ağaçları adresim…
Şimdi hatıralar içimde gölgeli ışık oyunlarıyla karanlığıma eşlik ederken ben yine seni düşünüyorum. O meşhur ve kocaman beyaz ahşaptan kütüphanenin önüne yerleştirdiğin lacivert deri koltuk takımlarında yaptığımız nice sohbet senin de hafızanı meşgul etti mi pek çok gece? Ben hatırlıyorum. Seni ilk gördüğüm günü de hatırlıyorum. Hiç unutmadım son beş yıldan beri… Her şey içimde öyle taze ki…
Seni ilk kez gördüğüm gün…İnce ama biçimli gövden, geniş omuzların, dudaklarındaki her zeki erkeğe çok yakışan o kırık gülümseme ve saçlarındaki aklarla oluşan tezatlığa rağmen giydiğin o kiremit rengi pantolon…Gençliğini haykırmak istiyor, yaşını reddediyor diye düşünmüştüm nice zaman bacak bacak üstüne atmış o halini düşündükçe. Zamanla alıştım. Erkekliğini bırakmak istemeyen ama onu göstermekten de ödü kopan yıkılmaz egonla özdeşleşmişti Emirgan’daki ofiste sana dair aklımda kalan ilk resim.
O gün, seni sevebileceğime dair bir izlenim, bir ipucu göremiyorum hatıralarımı kurcaladığımda. Beni kibarlıkla karşılayan, gözlemleri ile şaşırtan, bir kahve eşliğinde hayatımı sınırsızca açabileceğim bir yol arkadaşı idin o zamanlar benim için. Benden yirmi yaş büyük bir erkeğe duyacağım hayranlığın en başta zekâsına olacağını zannederken ne zaman sana çekilmeye başlamıştım? Hangi gülüşün, kahve içtiğimiz zamanlarda hangi bilgece sözün Boğaz’ı seyrettiğim ofisten çıktığımda arabamda benimle birlikte evime kadar gelmiş, yatağıma girmişti? Seni ne zaman hayal etmeye başlamıştım?
Seni hayal etmekle sana sahip olabilmek arasında kaybolan yıllarım… Önce kendim için sonra zaman geçtikçe seni görmek, dinlemek için ayda bir kez yanına gelişlerim, zihninin içinde kaybolmaya çalışan kalbim… Ilık bir eylül gününü hatırlıyorum şimdi. Çok sevdiğim bir kız arkadaşımın cenazesinden çıktığımda vapura binmiştim. Sonsuzluğun bu dünyadaki en büyük yansıması olan denize bakarken az önce gördüğüm ve hala sindiremediğim o acıya rağmen sonsuz kere hayatın gücüne inanmış yaşamak istemiştim. Bu isteği seninle paylaşmak, bu istekten duyduğum utancı senin bir gülüşün, küçük bir sözünle normale döndürmek istemiştim. Seninle paylaştığım her şey gözümde daha çok büyüyor, yaşadıklarımı daha değerli kılıyordu. Senin gözünden dünyayı yeniden tanımak istiyordum. Sana yaklaştıkça içine girmek, sen olmak istedim. Senin gibi görmek, duymak, anlamak. Senin kadar kayıtsız, acımasız, bencil olmak…. Sana duyduğum aşk hem hayatı anlayabilmek için bir fırsat olmuş hem de kalbimi çok derinde bir yerde defalarca kırmıştı, biliyorum.
Bana pek çok kez yaklaşmış, bedenime yarenlik etmiş ama beni sevmek için kendine izin vermemiştin. Senin istediğin kadar senin olurken kendi tutkularımın içinde kaybolmuştum. Sen olmasaydın “küçük ölüm”ü öğrenir miydim acaba. Seninle sevişirken arzularımın karanlık denizinde yüzerken o denizde boğulmak orada yok olmak istiyordum her seferinde. Bu arzunun normal olup olmadığını sorgulamıştım pek çok kez. Bu tadı alan, bu hissi yaşayan, aldığı doyum neticesinde ölümün daha büyük bir başlangıç olabileceğini düşünen tek kadın ben miydim acaba?
Girdiğim karanlık yer altı mağarasında tıpkı akar gibi ruhum ile bedenimin kavuştuğunu idrak dışı bir savruluşla hissediyordum. Bu öyle yüce öyle güçlü bir varoluştu ki yaşama o andan sonra denge getirebilecek olanın ancak yaşam sahnesinden çekilmek olduğunu hissediyordum.
Şimdi zihnim o tren istasyonunda, o paslanmış metal sandalyenin üstünde sureti olmayan yüzlerin arasında gezinirken bedenim evimde, gri koltuğumun üstünde… Ayaklarım yine kalorifer peteğine dayalı. Her zamanki gibi resimlerini izlemek, sonra yerimden kalkıp karanlık koridordan geçip yatak odamda lacivert çarşafların arasında karından nefret etmek… Hepsi nasıl da anlamsızlaştı bugün. Sana dair zihnimin dört bir yanına kaydettiğim onca resim seninle birlikte silinebilir mi gerçekten? Sen o hastane odasında zamansızlığa teslim olmak üzere olduğunu bilirken ben sevdiği adama yaklaşamayan, yıllarca onun çemberinde o istediği kadar var olmuş, aşkını karanlık bir bodrumun nemli duvarlarının arasına gömmüş, bir gökkuşağına dönüşememiş Leyla…
Kelimeler zihnimde dolaşırken bir tren istasyonunun imgeleri dökülüyor not defterime Kahraman, seni uğurlarken hala seninle konuşuyorum içimde.

Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.