Bazı insanlar hayatlarında aynı hikâyeyi tekrar tekrar yaşar. Sadece karakterler değişir. Hisler değişmez. Aynı hayal kırıklıkları, aynı belirsizlikler, aynı iniş çıkışlar…
Ve bir noktadan sonra insan kendine şu soruyu sormaya başlar: “Neden hep aynı şeyleri yaşıyorum?”
Çoğu kişi bunu “yanlış insanları çekiyorum” ya da “benim kaderim böyle” diye açıklar.
Oysa mesele kader ya da şans değildir.
Mesele, beynin nasıl çalıştığıyla ilgilidir.
Davranış psikoloğu B. F. Skinner bir deney yapar. Güvercinleri iki farklı düzeneğe koyar.
Birinci düzende güvercin düğmeye bastığında her seferinde yemek alır.
Sistem nettir. Güvenilirdir. Tahmin edilebilirdir.
İkinci düzende ise yemek rastgele gelir.
Bazen vardır, bazen yoktur. Hiçbir kesinlik yoktur.
Ve ortaya çıkan sonuç, insan ilişkilerini düşündüğümüzden çok daha iyi açıklar.
Rastgele ödül verilen düzende güvercinler takıntılı hale gelir. Düğmeye durmadan basarlar. Çünkü belirsizlik bir beklenti yaratır: “Belki şimdi olacak.”
Ve bu beklenti, beynin ödül sistemini harekete geçirir.
Nörobilim araştırmaları, özellikle Wolfram Schultz’un çalışmaları, dopaminin ödül geldiğinde değil, ödülün gelme ihtimali oluştuğunda daha yoğun salgılandığını gösterir. Yani bağımlılık yaratan şey, ödülün kendisi değildir. Belirsizliğin yarattığı ihtimaldir.
Psikolojide bu durum “Değişken Oranlı Pekiştirme” olarak adlandırılır. Ve bu, öğrenmenin en güçlü ve en bağımlılık yaratan biçimlerinden biridir.
İnsan ilişkilerinde de aynı mekanizma çalışır.
Birinin sürekli ilgisiz olduğu, ama arada bir yakınlık gösterdiği ilişkilerde kişi o insana değil, onun yarattığı belirsizliğe bağlanmaya başlar. Her uzaklaşmanın ardından gelen küçük bir ilgi kırıntısı, “bu sefer farklı olacak” hissini doğurur.
Ve döngü başlar.
Aslında bağ kurulan şey kişi değildir.
Bağ kurulan şey, beklentidir, umuttur, ihtimaldir.
Beyin o insanı değil, onunla ilgili kurulan senaryoları kovalar.
“Bu sefer düzelecek.”
“Bu sefer beni seçecek.”
“Bu sefer gerçekten olacak.”
Bu noktada mesele sadece öğrenilmiş bir davranış değildir. Aynı zamanda bağlanma biçimidir.
John Bowlby’nin ortaya koyduğu bağlanma kuramına göre; kaygılı bağlanma eğilimi olan kişiler belirsiz ilişkilerde daha kolay tutulur. Çünkü belirsizlik, onlar için yabancı bir duygu değildir. Tam tersine, tanıdıktır.
Sevgiyle karışmış bir kaygı, yakınlıkla iç içe geçmiş bir belirsizlik…
Bu yüzden bazı insanlar net ve sağlıklı ilişkilerde sıkıldığını sanır. Oysa sıkıldıkları şey huzurdur. Alışık olmadıkları bir duygudur.
Zamanla bu döngü daha da derinleşebilir.
Psikolog Patrick Carnes bu durumu “Travma Bağı” olarak tanımlar.
Kişi, kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiye bile güçlü bir bağlılık hissedebilir. Çünkü beyin, yoğun duyguyu güvenli bağ ile karıştırır.
Bu yüzden sağlıklı ve stabil ilişkiler çoğu zaman “daha az heyecanlı” hissedilir.
Çünkü orada belirsizlik yoktur.
Her şey nettir. Ve netlik, bağımlılık yaratmaz.
Oysa belirsizlik yoğun bir duygu üretir.
Bu yoğunluk da çoğu zaman yanlışlıkla “aşk” sanılır. Kumarhanelerin milyarlar kazanmasının nedeni de tam olarak budur.
Ödülün rastgele olması.
Aynı mekanizma, insanın kalbinde de çalışır.
Sonuç olarak insan çoğu zaman bir kişiye değil, onun yarattığı dopamin döngüsüne bağlanır. Ve bu döngü kırılmadıkça,
aynı hikâye farklı yüzlerle tekrar etmeye devam eder.
Sonuç olarak insan çoğu zaman o kişinin yarattığı dopamin döngüsüne bağlanır. Ve bu döngü kırılmadıkça, aynı hikâye farklı yüzlerle tekrar etmeye devam eder.



Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.