Hakikatin Bedeli ve Tevil Etmenin Tehlikesi
Ey Celaleddin...
Cüneyd-i Bağdadi hakikati arıyordu.
Bir gece rüyasında ona denildi ki:
"Ey Cüneyd! Kafandaki düğümler çözülmez... Ta ki Ahmed-i Zındık'ı bulana kadar!"
Cüneyd yola koyuldu... Ama içinde bir edep tuttu onu...
"Ben bir veliye 'zındık' diyemem..." dedi.
Ve ismi değiştirdi: "Ahmed-i Sıddık..."
Şems birden sertleşti:
— Bak Celaleddin! İşte ince bir yer... Ama kırıldığı yer burası!
— Hakikati tevil etmek çok kötü bir şeydir... Bir felakettir!
— Niyetin iyi bile olsa, Allah'tan geleni değiştiremezsin!
Gözlerini dikti:
— Her şeyi Allah'tan geldiği gibi almak lazımdır! Edeben bile olsa tevil edersen... Yanlış sonuca gidersin!
Durdu... Sonra daha sert vurdu:
— Hatta sonuca bile ulaşamazsın!
Cüneyd aradı... Sordu... Kapılar çaldı...
Ama dilinde yanlış vardı!
"Ahmed-i Sıddık... Ahmed-i Sıddık..."
Bir gün geçti... On gün geçti... Kırk gün geçti...
Tam altmış gün!
Kelimelerin Sırrı: Hamd ve Şükür
Şems elini kaldırdı:
— Altmış gün Celaleddin! Bir kelimenin bedeli! Çünkü hakikat, eğilip bükülmez!
Sonra sustu... Ardından başka bir kapı açtı:
— Bak! "Hamdolsun" demekle "şükür" demek bir değildir!
— Şükretmek, şükredileni çoğaltır...
— Ama "hamdolsun" demek, "Allah'tan gelene razıyım" demektir! Teslimiyettir! Kadere teslim olanın kaderi güzelleşir!
Sonra işaret etti:
— Her kelime her yerde kullanılmaz Celaleddin! Söz yerini bulmazsa, kapı açılmaz!
Nefsin Kırılışı ve Yakınlık
Cüneyd artık kırılmıştı... Nefsi susmuştu...
Bir gün dedi ki: "Şu yıkık yerden geçeyim..."
Şems fısıldadı:
— Yıkık bina... Yıkık gönüldür!
Cüneyd geçti... Bir anda Kur'an sesi geldi... İçi titredi! Kalbi sarsıldı!
Ve bu sefer... Doğru söyledi:
— "Ahmed-i Zındık nerede?"
Ses geldi:
— "Burada..."
Kapı açıldı! Şems gözlerini kapattı:
— Çünkü hakikat tevilsiz açılır!
Cüneyd içeri girdi... Ahmed dedi ki:
— "Hoş geldin Cüneyd..."
Cüneyd şaşkın:
— "Adımı nereden biliyorsun?"
Ahmed gülümsedi:
— "Sen beni ararken... Ben hep yanındaydım! Yanlış söyledin... O yüzden bulamadın..."
Şems, Celaleddin'e döndü:
— İşte sır bu! Hakikat uzak değil! Allah yolu uzak değil!
Sonra ayeti hatırlattı:
"Size şah damarınızdan daha yakınım..."
— Sen O'ndan uzak olsan da... O senden uzak değildir!
Ama parmağını kaldırdı:
— Sen yanlış yerde ararsan... Yanındaki hakikati göremezsin!
Son sözünü ağır ağır söyledi:
— Ne zaman doğru ararsan... Yol birleşir! Kul Rabbinde kaybolur... Âşık maşuğa kavuşur...
Sonra sustu... Ve fısıldadı:
— Ama şunu unutma Celaleddin... O kapıdan geçilmez; nefis kırılmadan... Benlik yıkılmadan...
Sözün Ağırlığı ve Dilin Terbiyesi
Konya'da bir akşam... Kandil yanıyor, gölgeler duvara vuruyordu.
Mevlana Celaleddin Rumi edeple oturmuştu. Başını hafif eğdi:
— "Efendim," dedi, "insanı en çok ele veren nedir?"
Şems-i Tebrizi sertçe baktı:
— "Dili!" dedi. "İnsan dilinin arkasına saklanır ama en çok da orada açığa çıkar."
Mevlana sustu. Şems devam etti:
— Az söz, çok mânâ doğurur. Çok söz ise mânâyı boğar. Sen hiç aynı sözü geveleyip duran birini dinledin mi? Söz değil, gürültü üretir.
Mevlana:
— "Efendim, bazı sözler var ki insanı sarsar..." dedi.
Şems başını salladı:
— Bir kere söylenirse sarsar. Ama sen onu diline dolarsan, o söz ölür. "Seni seviyorum" dersin, kalp titrer. Ama onu çoğaltırsan, sıradanlaştırırsın.
Mevlana derin bir nefes aldı:
— "Efendim, Allah dostlarının sözleri de mi böyledir?"
Şems'in sesi yumuşadı ama keskinliği kaybolmadı:
— Hayır! Onlar konuşturulurlar. Onların sözü tekrar edildikçe kalbe iner. Çünkü o söz, nefisten değil nurdandır.
Bir an sessizlik oldu. Mevlana başını kaldırdı:
— "Efendim," dedi, "bir çiviyi tahtaya çakmak için defalarca vurmak gerekir."
Şems gözlerini kıstı:
— Devam et...
— "İşte hak söz de böyledir," dedi Mevlana. "Tekrar edildikçe yerleşir, sabitlenir."
İçerideki Aynayı Temizlemek
Şems hafifçe tebessüm etti:
— Şimdi kokuyu aldın, Celaleddin...
Sonra birden sertleşti:
— Ama sen hâlâ sözle oyalanıyorsan! İnsanlar amele bakar, Hak ise niyete bakar.
Biraz yürüdü, sonra döndü:
— Biri kazık çakar, 'rahat etsinler' diye. Diğeri söker, 'zarar görmesinler' diye. İkisi de birdir Hak katında. Çünkü kalpleri birdir.
Mevlana'nın gözleri doldu:
— "Efendim, bu yolda en büyük engel nedir?"
Şems bir adım yaklaştı:
— "Nefsin!"
Sonra parmağını kaldırdı:
— Sen başkalarını tarttığın sürece, kendini unutursun. Kendini unuttuğun sürece de Hak'tan uzak kalırsın.
Kandil titredi. Şems son sözü vurdu:
— Yol, konuşmakla gidilmez Celaleddin... Yol, nefsini çiğnemekle gidilir.
Mevlana başını eğdi:
— "Doğrudur... efendim..."
O gece, bir söz daha kalbe çakıldı. Ve o çivi, artık sökülmeyecek kadar derine indi.
İhlas: Dilin ve Kalbin Birliği
Şems-i Tebrizi bir gün dergâhın ortasında aniden sustu. Gözleri uzaklara dalmıştı. Sonra yavaşça elini kaldırdı, dudaklarına götürdü ve dilini gösterdi. Orada bulunanlar hayretle birbirine baktı. Sessizlik ağırlaştı.
Mevlânâ Celaleddin Rûmî edep ile yaklaştı:
— "Efendim, bu işaretin hikmeti nedir?"
Şems birden sertleşti. Sözleri bir kılıç gibi indi:
— Ey Celaleddin! İnsan dilini terbiye etmeden yol alamaz. Bil ki en büyük imtihan, dil ile kalbin bir olmasıdır.
Bir adım daha yaklaştı, gözlerini Mevlânâ’nın gözlerine dikti:
— Dil başka söyler, kalp başka gizlerse... O insan, efendisine itaat etmeyen bir uşak gibidir. Ağzıyla 'kul oldum' der, kalbiyle saltanat kurar.
Dergâhta bulunanların yüreği titredi. Şems devam etti:
— İbadetlerin yalnız bedeninde kalıyorsa, secde sadece alnındaysa ama kalbin başka âlemlerde dolaşıyorsa... Sen hâlâ yolda değilsin!
Mevlânâ’nın gözleri doldu. Başını eğdi:
— "Efendim, o hâlde kurtuluş nededir?"
Şems bir an sustu. Sesi bu kez daha derinden geldi:
— İhlas... Kalbinle bedenin birleşecek. Dilin söylediğini kalbin tasdik edecek. Ve insan, kendini değil Rabbini merkeze koyacak.
Dünyaya Bakan Pencere
Günler geçti. Bir mürid, uzun süre nefs mücadelesi verdikten sonra mürşidinin huzuruna çıktı. Yüzü nurluydu. Gözlerinde bir dinginlik vardı.
— "Efendim," dedi, "Çevreme bakıyorum... Her şey değişmiş gibi. İnsanlar daha güzel, dünya daha aydınlık."
Mürşid hafifçe gülümsedi:
— "Oğlum... Dünya değişmedi. Sen değiştin."
Mürid şaşkındı. Mürşid sözünü derinleştirdi:
— Sen nefsini terbiye ettin. İçindeki karanlığı temizledin. Sen güzelleştikçe, gördüğün her şey de güzelleşti.
Bu söz Mevlânâ Celaleddin Rûmî’nin dilinde şöyle yankı buldu:
"Eğer dünyaya bakan penceren kirliyse, dışarıdaki çiçeklere çamur atma. Önce camını sil."
Şems başını salladı:
— Doğru söyledin ey Celaleddin. İnsan, dışarıyı suçlamayı bırakmadıkça hakikate varamaz.
Sonra sesi yine sertleşti:
— İyilik de kötülük de dışarıdan gelmez! Hepsi insanın içinden taşar. Sen içini düzeltmeden, dışarıyı düzeltemezsin.
Büyük Emanet
Bir gün Şems, dergâhta toplananlara şöyle seslendi:
— İnsan sadece etten kemikten ibaret değildir! O, büyük bir emaneti yüklenmiştir.
Sonra göğe baktı:
— Öyle bir emanet ki... Yerler ve gökler onu taşımaktan çekindi. Ama insan yüklendi.
Herkes susmuştu. Şems sözünü ağır ağır söyledi:
— Bu yüzden insan, eşref-i mahlûkattır. Ama dikkat et! Bu şeref, yükümlülükle gelir.
Mevlânâ sordu:
— "Efendim, bu yükün hakkı nasıl verilir?"
Şems cevap verdi:
— Emirleri tutarak... Yasaklardan kaçınarak... Ve en önemlisi, bunu gösteriş için değil, Allah için yaparak.
Sonra sesi birden keskinleşti:
— Eğer bunu yaparsan... Padişahın özel misafiri olursun.
Bir an durdu:
— Ama eğer yüz çevirirsen... Nefsinin peşine düşersen... O zaman, köpekler için atılan kırıntılarla yetinen bir hâle düşersin!
Bu söz dergâhta yankılandı. Kimse başını kaldıramıyordu. Şems son sözünü söyledi:
— Dünya sizi oyalayan bir gölgedir. Malayani sözlerle, dedikodularla, boş işlerle vakit öldüren... Aslında kendi ömrünü öldürür.
Bir adım geri çekildi:
— Kul-i kal (sadece söz) ile yaşayan, hakikatten uzaklaşır. Ama kalbini diri tutan... Her an Allah ile olur.
Mevlânâ gözlerini kapattı. İçinden şu sözler döküldü:
"Ya Rabbi... Dilimi kalbime, kalbimi Sana doğru eyle."
Şems tebessüm etti. Çünkü artık söz değil, hâl konuşmaya başlamıştı.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.