Bir başarı hikayesi
Bir kadının en derin duygusal bağı çoğu zaman saçlarıyla kurulur. Çünkü saç, yalnızca bir görünüş değil kimliğin, özgürlüğün ve içsel gücün sembolüdür. Ve biz kadınlar çok iyi biliriz ki, canımız en çok yandığında ilk kesilen şey saçlarımız olur.Ben de bir dönem bunu yaşadım.
Hayatın beni kuyuya atılmış gibi hissettirdiği o karanlık günlerde, ilk vazgeçtiğim şey saçlarım olmuştu. Oysa ne çok severdim onları okşamayı, parmaklarımın arasından geçirirken hissettiğim o dinginliği…Saçlarımı kesmek, aslında içimdeki yükleri kesmekti. Her tel, bir hatıranın, bir acının, bir sessiz çığlığın sembolüydü. Ve ben, onları geride bırakmayı seçtim. Çünkü bazen yeniden doğmak için önce kendinden vazgeçmek gerekir ve bazen de gerekmez.Hani derler ya Mısır'a sultan olmayı istiyorsan önce kuyuya atılmış olmaya razı ol. Belki de o misal bilmiyorum.
Sizin hiç saçınızı bu duygularla kestiğiniz oldu mu?
Bundan birkaç sene önce Tuğba ile tanıştım. Sosyal medya üzerinden bana hâlini aktarmıştı. Meğerse o da yıllar önce benim geçtiğim dönemden geçiyor ve canı çok yanıyormuş. Her seferinde saçını kesiyor ama bir türlü rahatlayamıyormuş.Bir süre yazıştıktan sonra görüntülü konuşmaya geçtik. Ekranda elleri sürekli yer değiştiriyordu ve önce birbirine kenetleniyor, sonra kucağına iniyor, ardından masanın kenarında kayboluyordu. Dudaklarını ısırıp bırakıyor, konuşurken ara ara nefesini tutuyor, sonra derin bir soluk alıp yine susuyordu. Sesi gelirken sanki her cümleyi izin alarak söylüyordu. Onu anladıktan sonra Her saç teli, bir düşüncenin, bir anının, bir duygunun fiziksel temsilcisi. Onları kesmek, bilinçdışının ‘bu hikâye artık bana hizmet etmiyor’ dediği andır. Aslında sen sadece saçını kesmiyorsun ve eski kimliğinden arınarak, kendine yeni bir bağlam seçiyorsun. Ve bu, en güçlü iyileşme adımlarından biridir. Şimdi soru şu:
Bu yeni başlangıçla hangi yetkinliğini daha çok çağırmak istiyorsun? Sakinliğini mi, kararlılığını yoksa kendine sadakati mi?”
Önce biraz düşündü . Bir süre sustu. Parmak uçları masanın kenarında ileri geri gidip gelmeye başladı. Gözleri önce bana değdi, hemen kaçırdı. Dudaklarını ısırdı, sonra bıraktı. Ellerini kucağında birleştirdi, parmakları birbiriyle oynuyordu. Derin bir nefes aldı ama sanki yarım bıraktı.
“Bilmiyorum…” dedi sesi titreyerek. “Yani… hangisini seçeceğimi…”
Saçının ucunu parmağına doladı, sonra fark edip bıraktı.“Sakinlik mi… kararlılık mı…” Kendi kendine mırıldanır gibiydi. Sonra gözleri tekrar bana döndü, bu kez biraz daha uzun süre tutunmaya çalışarak. “Aslında… güvenmek istiyorum.” Elleri hâlâ durmuyordu, birbirine sarıp ayırıyordu. “Ama nereden başlayacağımı… tam bilmiyorum.”bu cevap ile birlikte kafamda şema çoktan oluşmuştu. Onun ruh halini görebiliyordum
"Ellerin şu anda ne söylüyor biliyor musun? Senin adına bekliyorlar. Parmakların nereye gideceğine karar veremeyince, bizimle kalıyorlar… işte orada. Güvenle tedirginliğin birbirine dolanmış vaziyette. Hiçbiri yanlış değil.”Ve biliyor musun Şu an hangi yetkinliği seçeceğin değil mesele. Zaten hepsi içinde. Sakinlik de var, kararlılık da, kendine sadakat de. Onları bulmak için bir yere gitmene gerek yok. Zaten onların içindesin. Sadece şimdi… nefes alırken hangisinin hafifçe başını kaldırdığını fark etmek yeterli.Tedirginliğine de yer var burada. O da gelsin. Ama şunu biliyorum, az önce 'güvenmek istiyorum' dedin. Peki o güven… vücudunun neresinde duruyor? Ellerinde değil herhalde. Belki göğüs kafesinin tam ortasında. Belki sessizce durduğunda onu duyuyorsun. Şimdi herhangi bir şey yapmana gerek yok. Sadece onun orada olduğunu bil. Gerisi… kendiliğinden gelir. Fark ettiğinde başlamış olacaksın bile. Bu cevabım ile birlikte Tuğba’nın parmakları masanın kenarında birkaç kez daha gidip geldi, sonra yavaşladı… ve durdu. Elleri kucağında birleşikti, parmaklar artık birbiriyle oynamıyor, sadece duruyordu. Dudaklarını ısırmıyordu artık. Bir ara derin bir nefes aldı, bu kez yarım bırakmadı. Nefesini verirken omuzları bir milim aşağı düştü. Gözleri yere bakıyordu ama önceki gibi kaçışmıyordu. Sadece duruyordu. Sonra göz kapakları ağırlaşır gibi oldu, bir anlığına kapandı, yavaşça açıldı. Yüz kaslarından bir şey çözülüyor gibiydi.Ellerini açtı. Avuçları yukarıya dönük, parmakları gevşek. Saçını fırçalamıyor, kıyafetini düzeltmiyor, hiçbir şey yapmıyordu.
Bir süre sonra başını hafifçe eğdi, aynı yöne, onaylar gibi değil, sadece bırakır gibi. Ağzını açtı ama hemen söylemedi. Düşünmüyor gibiydi, bekliyordu.Sonra gözleri bana döndü. Bu kez kaçırmadan. Sormuyor, anlatmıyor, sadece bakıyordu. Nefesi düzenliydi.Parmak uçları masanın kenarına değdi ama oynamadı. Sadece durdu.Her şey durmuştu. Ama rahat bir duruştu bu. Kabullenmişliğin sessizliği.
Bir hafta sonra.
Ekran açıldığında ilk fark ettiğim şey saçlarıydı. Kesilmemişti. Hatta önceki görüşmeye göre biraz daha dağınıktı sanki, ama umursamıyor gibiydi. Saçını kulağının arkasına sıkıştırmış, öyle kalmıştı.Gülümsedi. İlk kez bu kadar kolay gülümsedi.Elleri… masanın üzerinde duruyordu. Parmakları kıpırdamıyordu. Biri diğerinin üzerinde, usulca. Ara sıra bir parmak hafifçe kalkıp geri indi, ama telaşsız. Rahat bir ritmi vardı artık."Kesmedim" dedi. Sesi önceki görüşmedeki gibi izin almıyordu. Sadece söylüyordu. "Kesmek istemedim. O kadar bekledim ki… sonra ihtiyaç kalmadı.”Gözleri kaçışmıyordu. Yerleşmişti bir yere. Konuşurken ara sıra tavana bakıp düşünüyor, sonra tekrar bana dönüyordu. Kaçış yoktu. Sadece akış vardı.
"Ne yaptın peki?" diye sordum.
Omuzlarını silkti. Ama o bildiğimiz tedirgin silkme değildi. Omuzları önce havaya kalktı, sonra ağır ağır indi. Bir şey bırakır gibi. "Farklı bir şey…" dedi. "Saçımı kesmek yerine… bir sabah uyandım ve saçımı taramadım. Normalde asla öyle çıkmam evden. O gün çıktım. Dalga geçecekler sandım. Kimse bakmadı bile." Gülerken gözlerinin kenarı çizgileniyordu. "Sonra ertesi gün yine taramadım. Artık ne yapacağımı bilmiyorken, sadece saçımı taramamayı seçtim. Çok saçma değil mi?”Ve işe yaradı. Yani… düşüncelerim de dağıldı saçım gibi. Ama kötü değil. Sadece… dağınık ama acelesiz. İçimden bir şey yapmak gelmiyor. Sadece oluyor.”Bir ara başını yana eğdi, saçı yüzüne düştü, üfledi geçti. Tedirginlikle düzeltmedi, saçı yüzünde kaldı, umursamadı. O an fark ettim ve daha önce hiçbir şeyin yüzünde kalmasına izin vermezdi.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordum.
Düşündü. Gerçekten düşündü. Parmakları hâlâ duruyordu. "Bilmiyorum…" dedi sonra. "Ama 'bilmiyorum' demek artık kötü bir şey değil. Bilmiyorum işte. Ve buradayım. Saçım kesilmemiş. Ama daha hafifim. Ellerini masaya koydu, avuçları aşağıda. Parmaklarını yelpaze gibi açtı. Sonra yavaşça kapadı. Açtı. Kapadı. Bir bebeğin nefes alıp vermesi gibi. Sanırım dedi gözlerini bana dikerek, ilk kez göz kırpmadan, değişmek için bir şey kaybetmek gerekmiyormuş. Bazen bir şeyi yapmamak da yetiyormuş.
Değişim her zaman bir yapma değildir. Bazen en derin dönüşüm, yapılandırılmamış bir boşlukta, izin verilen bir duruşta, yapılan hiçbir şey yokken gerçekleşir.
Not: aktarılan hikaye gerçeğe uygun şekilde kurgulanmış bir hikaye olup isim değişikliği yapılmıştır.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.