Uçaktan indiklerinde sıcak ve tozlu bir hava karşıladı Yunus’u. Güneş, gözünü yaktı. Sanki bir fırının içine adım atmıştı. Havaalanı binası, sararmış duvarlarıyla sanki yıllardır temizlenmemişti. Terminalin önünde bir adam el salladı. Orta boylu, esmer biriydi. Eski bir Toyota pikabın kapısına yaslanmıştı.
- Yakuuup!
Yakup da yüzünde eski bir dostu görmenin getirdiği tebessümle karşılık verdi:
- Muktar!
Yunus, bu ikilinin kâh Türkçe, kâh Arapça, kâh İngilizce konuşmalarını izledi. Muktar’ın bakışları birkaç kez ona kaydı. Yakup tanıttı:
- Yeğenim, Yunus.
Aksanlı bir Türkçeyle tekrarladı Muktar:
- Yeğen
Bagajlar arka kasaya atıldı. Araca bindiler. Sıcak içeride daha kötüydü. Klima çalışmıyordu. Rüzgâr bile sıcaktı. Yunus, camdan dışarı bakıyordu. Libya’nın sarı sıcağında eriyen yollar… kenarlarda yarım kalmış betonarme yapılar ve çöl rüzgârına teslim olmuş kasvetli kasabalar… Bu görüntüler ona tamamen yabancıydı.
Muktar, aynadan bir süre Yunus’u izledi. Sonra Yakup’a Arapça bir şeyler söyledi. Yakup kısa ve sert bir yanıt verdi. Yunus hiçbir şey anlamadı ama içerideki havanın gerildiğini hissetti. Yol boyunca bir sessizlik çöktü aralarına.
Bir süre sonra Yakup, içindeki rahatsızlığı bastırmak ister gibi konuştu:
- Bu sefer farklı Muktar. İşi tamamlamaya geldik.
Muktar başını salladı. Gülümsemeye çalıştı. Dudaklarının kenarı kasılmıştı.
- Biliyorum ustaz Yakup… ama dikkat lazım.
Yunus, Muktar’ın söylediklerini anlamıyordu. Yalnızca tonlamalar; bazı cümlelerde sanki korku gizliydi. Yol uzadıkça, şehir görüntüsü geride kaldı. Ufukta sadece toprak, taş ve gökyüzü vardı. Çölün ortasında ilerleyen tek tük araçlar görünüyordu. Yakup, haritaya baktı.
- Ne kadar kaldı?
- Cufra’ya üç saat. Orada dururuz. Sonra Hun. Sonra Waddan.
Yunus başını cama yasladı. Gözleri ağırlaşıyordu. Uykuyla uyanıklık arasında, motorun uğultusuna karışan tuhaf bir rüzgâr sesi duydu. Toz fırtınasının içinden bir kadının sesi gelmişti sanki:
- Geri dön…
Yankılanan bir fısıltı. Bir anda gözlerini açtı. Araç aynıydı, yol aynı. Muktar ona bakıyordu.
- Her şey yolunda mı? Yeğen?
Yunus başını salladı.
- Yorgunum. O kadar.
Güneş batıya eğildiğinde Cufra’nın dışına vardılar. Ufukta birkaç hurma ağacı, arkasında betonarme iskeletler belirdi. Bir kontrol noktasında silahlı gençler yolu kestiler. Yüzlerinde maske yoktu ama gözleri karanlıktı.
Muktar frene bastı. Yakup torpido gözüne uzandı. Muktar onu engelledi:
- Sakın!
Fısıltıyla:
- Silah sanırlar.
Adamlar bir süre arabanın etrafında dolaştı. Yunus gerilmişti, kalbi hızla atıyordu. Biri başını içeri uzattı. Yunus’la göz göze geldi. Sesi sertti:
- Turki?
Muktar başını eğdi. Mimikleri kontrollüydü. Adam birkaç saniye baktı. Sonra elini salladı.
- Yalla, go!
Araç yeniden hareket ettiğinde Yakup derin bir nefes aldı.
Güneşin son ışıklarıyla Hun’a vardılar. Kasabanın girişinde birkaç çocuk hurma dallarından oyuncak araba yapıyordu. Muktar, eski bir binanın önünde durdu.
- Burada bir gece kalacağız.
Sabah erkenden Waddan.
Yunus arabadan inerken gökyüzüne baktı. Tozla karışık turuncu bir kızıllık vardı. Güneş batmıştı ama hava hâlâ sıcaktı.
- Ne kadar sessiz bir ülke.
Muktar gülümsedi:
- Çöl sessizdir, Yeğen. Ama çok şey saklar içinde.
Güneş doğmadan yola çıktılar. Hava, serindi ama ufuk çizgisinin altında kızıllık yavaş yavaş yükseliyordu. Geceden kalma sessizliğe sadece pikabın motoru ve rüzgârın uğultusu eşlik ediyordu. Hun’un kenar mahallelerini geçtiklerinde, şehir geride bir hayal gibi kaldı. Yollar artık asfalttan çok tozdan ibaretti.
Yakup, haritaya bakarak sordu:
- Yeni şantiye nerede?
Muktar gözünü yoldan ayırmadı.
- Eskisine yakın ama güvenli. İtalyan üssüydü. Şimdi sadece siz var.
Öğleye doğru güneş dikeldi. Ufukta şantiye belirdi. Bir dizi konteyner ve birkaç tane betonarme yapı. Etrafında yüksek tel örgüler, arkada geniş bir alan vardı. Muktar direksiyonu kırdı. İçeri giden toprak yola girdi. Yaklaştıkça detaylar ortaya çıktı. Şantiyenin ortasında paslanmış vinçler, devrilmiş iskeleler ve tozla kaplanmış inşaat araçları.
Yunus arabadan indiğinde sıcak bir dalga yüzüne çarptı. Toprak ayakkabısının altını yakıyordu. Gökyüzünde bir akbaba daireler çiziyor, uzaktan bir jeneratör uğulduyordu. Bir vinç gövdesine asılmış eski bir Türk bayrağı, rüzgârda ağır ağır sallanıyordu.
Konteynerin içinden birkaç adam çıktı. Biri uzun boylu, sakallı bir teknikerdi; diğerleri yerel işçiler. Hepsi Yakup’a saygıyla selam verdi. “Yakup Bey hoş geldiniz” dedi tekniker:
- Sizi görmek güzel ama burada hiçbir şey değişmemiş bilginiz olsun. İşler yavaş, sevkiyatta sıkıntı var. Şehirden çıkmak da hiç kolay değil.
Yakup, başını onaylarcasına salladı:
- “Önce bir durumu görelim, sonra planı yaparız.
Rüzgâr aniden şiddetini artırdı. Az önce nazlı nazlı salınan bayrak şimdi dehşet içinde çırpınmaya başladı.
Hep birlikte ofise girdiler. Küçük bir masa, üzerinde haritalar ve iki eski telsiz vardı. Duvarın kenarındaki bir başka masada bir bilgisayar, üzerinde kalın bir toz tabakasıyla bekliyordu. Yunus içeri girerken, rüzgâr kapıyı çarptı. Dışarıda bir toz bulutu yükseldi. Yunus, başını kaldırıp pencereden baktı. Rüzgâr, toz bulutlarını konteynerin önünde savuruyordu. Sarı bir duvar gördü ufukta, bir kum fırtınası. Üzerindeki maviliği yutarak, doğruca Yunus’a geliyordu uçarak.
Takip eden günler tam bir hayal kırıklığı idi Yunus için. Dayısı takip edilmesi güç bir yoğunluk içindeydi. Şantiye dışına çıktığı zamanlarda Yunus’un ona katılmasına, şantiyede olduğu zamanlardaysa yanından ayrılmasına müsaade etmiyordu. Ankara’da dediği gibi bir iş tecrübesi falan da olmamıştı hiç. Dayısı da dâhil tüm çalışanlar sürekli bir telaş içinde koşuşturuyor ama Yunus’un bir şey yapmasına izin verilmiyordu.
Uçsuz bucaksız bir çölün ortasında, saksıdaki bir çiçek gibiydi. Bir işinin olmaması onu bilhassa kaçındığı, korkup saklandığı şeylere itiyordu. Olanları tekrar ve tekrar hatırlamaktan, anlam veremediği şeyleri çözmeye çalışmaktan yılgındı. Sürekli düşünüyor, sorguluyordu. İçinden çıkamadıkça ve düşünmekten kaçamadıkça içinde bir şeylerin sıkıştığını duyumsuyordu.
Gün ağarmaya başlamadan şantiyede başlayan telâş öğlen saatlerinde yerini mutlak bir sessizliğe bırakıyordu. Soğuk geçen gecelerin ardından kendisini gösteren güneşin şefkatli gülümseyişi bu saatlerde acımasız bir saldırıya dönüşüyordu. Çalışmak bir yana nefes almak bile zorlaştığından herkes klimaların altındaki yatakhanelere çekiliyordu. Yalnızlığına eklenen bu delirtici sessizlik Yunus için işkence gibiydi. Böyle bir öğlen saatinde kendinden kaçarken keşfetti şantiyenin hemen yakınındaki vaha yeşilliğini. Birkaç hurma ağacı ve çokça palmiye.
Kendisine sahil yolundaki koruluğu hatırlatan bu vaha, çölün ortasında olmaması gereken bir şey gibiydi. Kucak açmıştı Yunus’un yalnızlığına. Herkes el ayak çektiğinde, Yunus buraya koşup özlem duyduğu yeşilin küçücük bir yansımasına sığınıyordu.
Libya’da geçen şu on gün Yunus’a öyle uzun geldi ki iki hafta daha buna katlanmak işkence gibiydi. Günler uzamıyor, genişliyordu. Her saat bir öncekini tekrar ediyordu… Umutsuzca sordu dayısına:
- Gidemez miyim?
Yakup da pişmandı. Yunus’u buraya getirmek hataydı. Bunu kabul ediyordu artık. Ama geriye dönmenin bir yolu yoktu. O gecenin ardından Yunus’ta endişelenecek bir olumsuzluk görmemişti.
Asıl göremediği şey Yunus’un içinde kopan fırtınalardı.
Yunus’un sadece sıkıldığını düşünüyordu. Oysa Yunus, çakıldığı yerden kurtulmak için güçlü rüzgâr bekleyen bir yelkenli gibiydi. Nereye savrulacağını bilmeden, sadece hareket etmek isteyen bir şey.
- Sabret – dedi. Yirmi gün sonra ekip değişimi olacak. Gidenlerle birlikte göndereceğim seni.
Ertesi gün öğlene doğru Yakup şantiyeden çıktı. Sahadaki çalışmaları denetleyecekti. Muktar’ı da yanına aldı. Aracı şantiyeden ayrılır ayrılmaz Yunus tel örgülerin yanına gitti. Tırmandı diğer tarafa geçti.
Vahaya vardığında biraz olsun gevşedi. Elinde, ofiste bulduğu yarım paket sigara vardı. Bir palmiyenin gölgesine oturdu. Sırtını ağaca yaslayıp yaktı ilk sigarasını. Sıradan bir heves değildi Yunus’taki. Farklı bir deneyim ihtiyacıydı.
İlk nefesi çekti. Ateş gibi inmişti. Sanki ciğerlerine kum doldu. Bir öksürük nöbetine tutuldu. Vazgeçmedi, bir nefes daha çekti. Yine öksürük biraz da baş ağrısı. Derin bir nefes daha, tansiyonu düştü. Çöle dikti gözünü. Sarhoşluğu andıran bir baş dönmesi.
Çölün ortasında değildi artık. Gümedeydi. Arkadaşlarıyla içki içerken buldu kendini. Yavuz’a doğru uzandı. Serap dağıldı ve kuma devrildi. Başını kaldırdı. Yaseminin bahçesi.
Yasemin. Yasemin’in gözleri. Kuma sırtüstü uzandı. Kaçmadı. Direnmedi. Kendini o maviliğin içine bıraktı.
- Hayır… Hayır!
Yumruklarını kuma vurup savurdu Yunus. Bir anda kendine geldi. Küçülttü Yasemin’i içinde. Önce etrafını sardı. Koyu, ağır bir sarıyla. Sonra tüm gücüyle ittirdi, kenarlardan merkeze. Midesi kasıldı. Göğsü havasız, gözleri kıpkırmızı, savaştı yüreğiyle. Yasemin küçüldü. Ama kaybolmadı, yoğunlaştı. Şimdi masmavi bir misket kadardı.
Ama o küçücük şey… bir kara delik gibi, zalimce kendisine çekiyordu Yunus’u. Yunus direndi. Tırnaklarını kuma geçirdi. Savruluyordu. Sonu gelmez bir süratle döneniyordu. Bir hortumun içinde. Yasemin bir anda büyüdü. Kendisi küçüldü. Bir kum tanesi kadar. O mavinin içine çekildi. Yakıldı. Eritildi. Cama dönüştü. Sadece mavi rengi geçiren bir cama.
Bir ıslık:
- Fiuuuuuu…
Bir tane daha. Açtı gözünü. Bağırdı:
- Hey!
Karşıdan bir ses
- Yeğeeen!
Vahanın öte yanından, şantiye tarafından.
- Nerdesin be evlat.
İbrahim. Şantiyenin en yaşlı çalışanıydı, vinç operatörü.
- Dayın döndü. Seni sordu. Bulamayınca endişelendik, herkes seni arıyor.
Yunus’un yüzü gerildi. Çocuk gibi aranmak… sinirine dokundu. Hızlıca yürüdü şantiyeye. Ofiste kendisini azarlayan dayısına ses çıkarmadı. Ama sinirli ve küskün bir şekilde oturdu sandalyesinde. Jeneratörün uğultusuna karışan bir motor sesi duyuldu. Dışarı baktıklarında, paslı bir SUV’un toprak yoldan yaklaşmakta olduğunu gördüler.
İçeri giren Muktar’ın yüzündeki ifade telaşlı idi. “Masrati” dedi dişlerinin arasından fısıldayarak. Şantiyeye giren araç durdu, kapılar yavaşça açıldı. Önce genç bir adam indi, Bashir. İnce yapılı, siyah gözlüklü, hareketleri keskin. Yüzünde sabit bir sırıtma vardı. Ardından Masrati göründü. Gömleğinin yakası açıktı. Kalın bileklerinde parlayan altın bilezikler, yüzünde yılların kazıdığı bir kibir. Dingin, hesaplayıcı bakışlarıyla çevreyi taradı. Yüzündeki tebessüm maskesinin altında belli belirsiz bir küçümseme vardı.
Ofisin kapısındaki Yakup’a gülümsedi. Tespihinin imamesini sallayarak yaklaştı:
- Yakuuup, sadiqi el-kadim!
Yakup, eski dostum!
Yakup hızla ilerledi. Masrati'nin elini sıktı. Arapça “hoş geldiniz” dedi. Muktar bir adım öne çıkıp nezaketlerini aktardı. Bashir sadece bir baş hareketiyle Yakup’a selam verdi.
Yakup ve Muktar içeriye girerken Masrati geriden ağır adımlarla izledi. Ofise girdiğinde, içeride birinin daha olduğunu fark etti. Yunus hâlâ küskün bir şekilde sandalyesinde oturmaktaydı. Bir anlık kısa bir suskunluk oldu. Başını hafifçe kaldıran Masrati göz ucuyla Yakup’a baktı.
- Bu kim?
Muktar, Yakup’tan önce atıldı; yeğeni olduğunu öğrensinler istemedi. Herhangi bir anlaşmazlıkta Yakup’u sıkıştırmak için Yunus’u kullanabilirlerdi. Sesi telaşlıydı:
- Hada amel saghir… la muhimm.
Bu küçük bir çalışan… önemsiz.
Masrati, Yunus’a doğru hafifçe eğildi, sakin ve ölçülü bir sesle seslendi:
- Es-selamu aleyk ya veled.
Selamünaleyküm, delikanlı.
Yunus hiç tepki vermedi. Başını kaldırmadı. Gözlerini bile kıpırdatmadı. Ofisin içindeki hava bir anda ağırlaştı. Masrati’nin çenesindeki kaslar gerildi. Sakin gülümsemesi bir anlığına dondu. Arkasında duran Bashir ise bir adım öne fırladı.
- Shu hadha? Yehin?
Bu ne? Hakaret mi?
Bashir tam Yunus’a doğru hamle yapacakken Masrati elini kaldırdı.
- Khalas, Bashir.
Yeter, Bashir.
Muktar’ın içi buz kesti. Dudakları gerildi, sesini kısmaya çalışsa da başaramadı. Sertçe bağırdı:
- Yunus! Ayağa kalk, selam ver!
Neye uğradığını şaşıran Yunus ayağa fırladı. Selam verdi. Masrati’nin durdurduğu Bashir, dişlerini sıkıp yapay bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Doğrudan Yunus’un gözlerinin içine baktı.
- Es-selamü aleyküm
Sesi bal gibi yapışkandı. Elini uzattı lütufkâr bir şekilde.
Yunus önce hiçbir şey söylemedi. Sonra, işittiği azarın verdiği utançla ve içinde biriken öfkenin etkisiyle Bashir’in elini kavradı. Sıkmadı, iki eliyle birden sertçe kilitledi ve iki kez salladı.
- Hoş geldiniz.
O an ofisteki hava bıçak gibi kesildi. Bashir tiksintiyle mırıldandı:
- Tista’rif…?
Bu da ne ya?
Muktar’ın gözleri büyüdü. Bashir’in yüzündeki gülümseme anında buharlaştı. Yerini buz gibi bir ifade aldı. Gözlerini, Yunus'un ellerine dikmişti. Yakup'un yüzü gerildi. Masrati kaşlarını hafifçe kaldırdı. Sesi düşük ama keskindi:
- Tarak…
Yeter…
Yunus, herkesin kendisine baktığını fark etti. Ne olduğunu anlamamıştı. Arapça bilmiyordu. Sadece selamlaşmıştı işte. Ama o tokalaşma, Libya'da bir üstünün eline yapılmış küstah bir meydan okuma, kabalığın ta kendisiydi. Bashir, elini sertçe geri çekti. Avucunu pantolonuna sildi. Yunus'a nefretle baktı. Bu kez gizlemeye gerek duymadı.
Muktar araya girdi. Dikkati dağıtmak, bu ölümcül saygısızlığı bir an önce sahnenin dışına itmek için hızla Yunus'a döndü. Yüzü kızarmıştı. Ses tonu keskin ve acildi:
- Çık dışarı! Hemen!
Yunus şaşkınlıkla Muktar'a, sonra dayısına sonra da Bashir'e baktı. Hiçbir şey anlamamıştı. Sadece Muktar'ın telaşının ve üzerindeki ağır bakışların ezici baskısını hissediyordu. Yutkundu, mahcup bir şekilde başını öne eğdi ve Muktar'ın işaret ettiği yöne, kapıya yürüdü.
Muktar Masrati’ye dönerek aceleyle konuştu:
- Huwa garib… ve saghir… asif ya Masrati.
Bu çocuk yabancı… hem de genç… özür dilerim Masrati.
Masrati başını yana eğdi. Yunus’un arkasından kapıya bakarak yavaşça konuştu:
- Ana racul ticare. Bas… el-ihtiram yelzem.
Ben ticaret adamıyım. Ama… saygı şart.
Gülümsemesi geri döndü; fakat bu kez içinde soğuk bir tehdit gizliydi.
- Men la ya’ref el-ihtiram… yata’allamahu bis-sura
Saygı bilmeyen… çabucak öğrenir
Bashir ise kapıdan çıkan Yunus’un arkasından uzun süre bakmayı sürdürdü. Gülümsemesi geri dönmüştü. Dudaklarından, sadece Masrati'nin duyabileceği alçak, zehirli bir cümle döküldü:
- Müzehheb ümmüh. Se-nü'ellimüh.
Anasının gözü. Ona öğreteceğiz.
Masrati başını salladı, sonra ağır ağır Yakup’un etrafında dolandı. “Ya Muktar,” dedi yüksek sesle:
- Tekellem lehu.
Muktar, ona söyle…
Bir an durdu, ardından gözlerini Yakup’a dikti:
- Ma fi mushkila beyne ana ve enta…
Muktar, Yakup’a tercüme etti:
- Seninle arasında herhangi bir problem yokmuş
Muktar’ın çevirisinin bitmesini bekleyen Masrati devam etti:
- Enta ta’rif, el-künk el-jadid minni… mefi alternatif.
Muktar:
- Yeni künkleri yine ondan alacakmışsın, başka seçenek yok diyor.
Yakup konuşurken çenesindeki gerginlik belli oluyordu:
- Paranı alacaksın, merak etme.
Masrati’nin sesi yumuşamıştı ama altındaki tehdit hâlâ belirgindi:
- Yakup… iza ma fi flus… yedkur ma hasal fi el-madi.
Muktar tercüme ederken gözlerini kaçırdı:
- Diyor ki... Eğer ödeme yapılmazsa... Geçen seferki gibi olurmuş.
Masrati elini Yakup’un omzuna koydu:
- Laa tekhaf… ana rajul tijara. Kol şey bi’t-ticara.
Muktar az da olsa rahatlamıştı:
- Korkma… diyor. O ticaret adamıymış. Her şey ticaretin içinde diyor.
Yakup omzundaki eli sertçe itti. Masrati kısa bir kahkaha attı, sonra yardımcısına işaret etti
- Yella.
İkisi arabaya bindi. Motor gürledi. Arabanın arkasında yoğun bir toz bulutu bırakarak uzaklaştılar.
Araba giderken arkasından bakmakta olan Yunus’un gözbebekleri kıvılcım doluydu.
Ne olmuştu, neyi yanlış yapmıştı hiç anlamamıştı. Muktar’ın nasıl olup da ona bağırabildiğini aklı almıyordu. Hele dayısının suskun kalışı yok mu, en çok da ona içerliyordu. Takip eden günler boyunca dayısına hiç yanaşmadı. Muktar iki kez yanına gelip konuşmaya çalıştı ancak buna izin vermedi. Üçüncüsündeyse Muktar’ın yakasına yapışıp sarstı.
- Beni rahat bırak!
Muktar karşılık vermedi ama sustu ve bir daha da Yunus’la hiç ilgilenmedi.
Artık dayısı şantiyedeyken bile orada durmuyor, neredeyse tüm günlerini vahada tek başına geçiriyordu.
Yakup, bağırıp çağırmanın ya da konuşmaya çalışmanın sonuç getirmeyeceğini çabuk kavradı. Elinde olsa, hele yaşanan o gerginlikten sonra, hemen geri gönderirdi Yunus’u ama mümkün değildi. Bir yandan işe odaklanmalıydı diğer yandan Yunus’u da tek başına bırakamazdı. Çok eskiden beri tanıdığı İbrahim’e gitti ve ondan Yunus’a göz kulak olmasını istedi.
Yunus’un yurda dönüşüne günler kalmıştı. Yine vahada oturmuş çölü izlerken elinde seccadesiyle İbrahim geldi:
- Öğle namazımı burada kılabilir miyim? Müsaade var mı?
Omzunu silkti Yunus umarsızca:
- Tabii ki – dedi. Buraya her geldiğimde beni takip ettiğini biliyorum zaten. Dayım söyledi değil mi?
Kalender bir şekilde gülümsedi İbrahim, cevap vermedi.
- Çocuğum ya ben. Başıma bir şey gelecek diye ödü kopuyor.
- Madem farkındasın ne diye kızıyorsun?
Yunus cevap vermedi. Gözlerini çöle dikti. İbrahim tekrar sordu:
- Her gün buraya gelip ne yapıyorsun?
- Anlamaya çalışıyorum.
- Neyi?
Yunus başını eğdi:
- Bilmiyorum ki! Her şeyi ya da bir şeyleri. Çok sıkıldım, sadece anlamaya çalışıyorum
İbrahim seccadesini gölgeye serdi. Kısa bir sessizlikten sonra:
- Hmmmm! Oku, o zaman.
- Ankara’ya döneyim okula gideceğim. Evet okuyacağım.
İbrahim kısa bir kahkaha attı:
- Okula da git tabii ama benim dediğim o değil, kendini oku! Bazı insan çölde kaybolmaz, kendisinde kaybolur.
Sonra tekbir getirip namaza durdu. Hurma yapraklarını hışırdattı bir rüzgâr. Yunus gözlerini kapadı. İçindeki ses çölün sessizliğine karışıp sustu. İbrahim’in yanından ayrılıp şantiyeye yürüdü.
Girişe ulaştığında, künk yüklü bir kamyon bekliyordu kapıda. Yunus’un geldiğini gören Bashir kamyondan inip dik dik bakarak yoluna dikildi. Küstah bir şekilde başını kaldırıp seslendi
- Salam.
Yunus, Bashir’i duymadı. Aklında İbrahim’in sözleri dönüyordu. Yürümeye devam etti.
Bashir bunu net hakaret olarak gördü. Bir anda kolunu uzatıp Yunus’u sertçe tuttu.
- La… la! Tismaa!
Hey! Dinle lan!
Yunus refleksle kolunu çekti. Gerginlik bir anda yükseldi.
- Ne yapıyorsun?
Olayı ofisten gören Yakup ve Muktar oraya koşarken Bashir Yunus’u itti. Yunus, dengesini kaybetse de çabuk toparladı ve Bashir’i tutup kamyonun kapısına dayadı.
Muktar bağırıyordu:
- Khalas Bashir… khalas!
Yeter Bashir… bırak!
Ama geç kalmıştı. Yunus dirseğini Bashir’in köprücük kemiklerine bastırmış kamyona doğru iterken Bashir’in elini beline attığını fark etmemişti.
Bir parlama…
Bir çelik ışığı…
Ve “Ah!” diye bir ses.
Bıçak Yunus’un karnına, kaburgaların hemen altına saplanmıştı.
Yunus’un gözleri büyüdü. Nefesi kesildi. Dizlerinin bağı çözüldü. Yakup’un çığlığı tüm şantiyeyi çınlattı.
- Yunuuus!
Bashir geri kaçtı, Muktar ona dönüp bağırdı:
- Shinu darit! Majnun ente?
Ne yaptın! Deli misin?
Yunus’un kanı gömleğinden süzülürken gözleri kararıyordu. Muktar ve iki işçi onu taşıdı. Yakup öne eğildi, sesi titriyordu.
- Dayan oğlum, dayan…
Yunus’un bilinci kapanırken duyduğu son şey Bashir’in sesi oldu:
- Ma tgulsh enni ma haddartak.
Seni uyarmadığımı söyleme.
Yunus’u kucaklayıp Toyota’nın arka koltuğuna yatırdılar. Yakup da yanına otururken hâlâ titriyordu. İşçilerden biri kontağı çevirdiğinde motor öksürerek çalıştı ve araziyi sarsarak ileri atıldı.
Yunus’un nefesi kısa ve kesikti. Göğsü inip kalkıyor ama hava sanki içeri dolmuyordu. Ellerini karnına bastırmıştı. Sıcak bir şey parmaklarının arasından taşıyordu.
Ön koltuğa oturan Muktar, dişlerinin arasından konuştu:
- Mustashfa… asra! Asra!
Hastaneye… çabuk!
Araba çukurlardan zıpladıkça Yunus’un canı bir daha yanıyordu. Her sarsıntıda dudaklarından kısa bir inilti çıktı. Bakışları boşalıyordu. Araç hızlandıkça dışarıdaki çöl, gözünün önünde bulanık bir sarı çizgiye dönüştü. Bir anda gözleri kapanmaya başladı. Yakup bağırdı:
- Aç gözlerini! Bak bana! Uyuma!...


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.