Umduğunun aksine Yunus’u sahilde bulamayan Yavuz, patikayı tırmanırken kendi kendine konuşuyordu:
Yahu! Yalnız bırakmasaydım keşke çocuğu.
Yasemin’i zaten anlamamıştı da Yunus’un ne işi vardı o saatte bahçede. Balığa çıkmayacak mıydı o? Bir anlığına durup “Vay arkadaş yaaa” diye sesli söylendi.
- Ulan, sakın Yaseminlere gidip orada bir delilik yapmasın?
Hızlandırdı ayaklarını.
- Bu patika da dikleşmiş mi ne.
Bir umut Yunus’un evine uğradı önce, yok, ne bahçede ne evde. Telaşla şoseye çıkıp yukarıya yönlendi. Evine vardığında bahçede pineklerken buldu Tuncay’ı. Çitin üstünden seslendi:
- Hoop!
- Abi gelsene, çay getireyim.
- Yok! Yunus’u gördün mü bugün?
- Yooo! Rahmi Kaptan’la çıkacaklardı. Dönmediyse barınaktadır daha.
Tuncay’ın cevabı, Yavuz’un zihnindeki düğümü çözmeye yetmedi. Tuncay çay teklif ederken, Yavuz’un bakışları çoktan şoseye, Yaseminlerin evine giden viraja kaymıştı. Kısa, geçiştirici bir yanıtla oradan uzaklaştı. Kalbi, boğazında atan bir kuş gibi çarpmaya başlamıştı.
- Dönüşte uğrarım, az işim var.
Adımlarını sıklaştırdı.
- Ahh! Kesin saçmaladı bu yine.
Söylene söylene Yaseminlerin evinin yolunu tuttu.
Virajı dönüp de evi karşısına aldığında Semih’i gördü. Bahçenin önünde bir kütüğün üzerine oturmuş, tüfeği kucağında, bakışları, gerçek dünyadan çok uzak, ulaşılamaz bir noktaya sabitlenmişti. Yavuz yaklaştıkça Semih’in tüfeği kavrayan parmakları belli belirsiz gerildi. Tüfeği sağ eline alıp ayağa kalktı. Geçmişte tanıdığı birini çıkarmaya çalışırcasına soran gözlerle Yavuz’a bakıyordu.
Yavuz, sesindeki titremeyi gizlemek için boğazını temizledi:
- Semih abi, nasılsın?
- ....
Semih’in bakışları Yavuz’u tedirgin etti:
- Yunus’u gördün mü abi be bugün?
Semih başını kaldırmadı bile. Gözbebekleri, sanki önünde akan bir filmi seyrediyormuş gibi sabit ve donuktu:
- Görmedim kimseyi.
Yavuz, Semih’in yüzündeki ifadeye baktı birkaç saniye. Tüfeği tutan eli titriyordu belli belirsiz. Yutkundu.
- Yasemin... Evde mi abi?
- Uyuyor o. Ben bekliyorum, uyuyabilsin diye
Yavuz’un ensesinde soğuk bir ter damlası süzüldü:
- Anladım abi. Bana müsaade o zaman...
Yavuz, kaçmakla orada kalıp Semih’in zihnindeki o karanlık odaya girmek arasında bocaladı. Semih’in tetiği okşayan parmağını gördüğünde, bu tereddüt yerini saf bir hayatta kalma içgüdüsüne bıraktı. Zoraki, dişlerini sıktığı bir gülümsemeyle geri çekildi:
- E hadi, kal sağlıcakla!
Şoseye geri döndü kaçarcasına, Tuncay’ın evine doğru. Semih’e duyurmaya korkarak mırıldandı:
- Bu da gittikçe tuhaflaştı yav!
Evet, tuhaftı gerçekten Semih. Ama Yavuz’un düşündüğü gibi yeni, son zamanlarda gelişen bir durum değildi bu. Takımından dört askeri göğe yükseldiğinde Semih’in ruhu da onlarla birlikte, kayboldu bir yerde. Tekrar ve tekrar aynı geceyi yaşayıp duruyordu.
Çevresindekiler onu boş gözlerle sabit bir noktaya takılıp kalmış görüyorlardı. Oysa Semih, elinde sıyrılmış bir çelik miğferle hâlâ aynı yerde oturuyordu.
O gün... Kan kırmızı gözlerinin rengini aldığında şafak, uzakta, yanmış bir çam dalı hışırtıyla eğildi. Sessizlik, uğultudan daha ağırdı. Başını kaldırdı, gökyüzü bomboştu. Gözlerini kapadı, bir uğultu yükseldi.
Gözünü tekrar açtığında bir ışık kalemi tutulmaktaydı gözbebeklerine.
- Diyarbakır’a sevk.
Doktor, omzuna saygıyla dokundu:
- Bir kahramansın. Geçmiş olsun Asteğmen’im.
Helikopterle Diyarbakır’a uçurdular, iki gün kaldı orada. Oradan da Ankara’ya, GATA’ya. Etrafında sürekli birileri döneniyordu oysa Semih aynı taşın üzerinde oturuyordu. Bir hayali telsizin mandalına basıyor, hep aynı kelimeyi tekrarlıyordu “Bitti!”
Vazife malulü saydılar onu, erken terhisini verdiler. Gözlerini kapadı Semih. Açtığında bir otobüsün camında, titreyen kendi yansımasını gördü. Bir çanta tutuyordu elinde: eve götürülmek üzere katlanmış bir kamuflaj, bir madalya, bir bere. Yan koltukta yaşlı bir adam, ağzı yarı açık uyumaktaydı. Gözlerini kapatmak istedi ama kapatamadı. Doğan’ın yüzü, Uğur’un çamura bulanmış botları, yutkundu. Boğazına taş gibi bir şey oturdu.
Otobüs bir virajı dönerken, tepenin arkasından bir kuş sürüsü ani bir çırpınışla havalandı. Refleksle elini silahına attı, silah yoktu. Kendine sessizce söylendi: “Bitti…”
Otobüs, yanaştığı küçük peronda hırıltıyla durdu. Ağır ağır inip yolun kenarında öylece dikildi. Sağından solundan, önünden arkasında geçip giden kalabalık korkuttu onu önce. Sonra dişlerini sıkıp kamburunu düzeltti. Bu insanlar bu sokaklarda rahatça yürüyebilsinler diye dört askerini şehit vermişti o. Gururla, dimdik dikildi. Kimse tanımadı onu. Hiç kimse “İşte! Bizim için canını dişine takan kahraman bu!” demedi. O an bir daha yıkıldı Semih, tüm yaşadıkları anlamını yitirdi.
Kösdere Köprüsünde dolmuştan indiğinde hava çoktan kararmıştı. Şoseyi tırmanıp evine vardığında durup nefesini tuttu. Bir süre kapının önünde durdu. Işık yanıyordu içeride. Elini zile uzattı. Sonra durdu. Üs bölgesindeki asker gazinosunun sesi yankılandı zihninde. Bir an elini çekti. İçeriden Yasemin’in sesi geldi:
- Kim o?
- Benim…
Yasemin kapıyı açar açmaz dondu kaldı. Semih’in yüzü, çatlamış dudakları, elleriyle ağzını kapatıp kısa bir çığlık attı:
- Abii…
Semih gülümsemeye çalıştı, beceremedi. Başını eğdi, çantasını yere bıraktı. Yasemin, ağlayacak gibi oldu. Bir adım attı ama Semih bir refleksle geriye sıçradı. Sanki bir şey fırlatılacakmış gibi ellerini kaldırdı. Bir anlık sessizlik. Yasemin’in yüzü değişti, ne diyeceğini bilemedi.
İlk gece, evde ışık hiç sönmedi. Semih pencerenin önüne bir sandalye çekti. Tüfeği dizlerinde duruyordu. Bahçeyi ve yolu izledi. En küçük hışırtıya başını çeviriyordu. Şose boş, az ötede yanıp sönen bir sokak lambası. Kimse yok… Sessizce oturdu yerine Semih, yutkundu. “Önce sessiz olurlar” diye mırıldandı “Sonra bir ışık yanar. Bir duman çıkar, sonra ses gelir”.
Annesi endişeyle odanın kapısında bekledi:
- Yatsan ya oğlum… Yol yorgunusun.
Cevap vermedi. Gözleri perdenin arasındaki ince çizgideydi. Sonra fısıltıyla konuştu:
- Yerlerini değiştiriyorlar… Yaklaşacaklar.
Annesi ürperdi. Sessizce geri çekildi. O günden sonra her gece aynı oldu: Semih nöbet tuttu, sabah olunca bitkin bir halde sandalyede sızdı. Yasemin ilk başta abisinin dönüşüne çok sevinmişti. Fakat kısa sürede, evdeki gerilim hem annesi hem de Yasemin için elle tutulur hâle gelmişti. Kapı gıcırdadığında sıçrıyor, gece su içmek için kalktığında abisinin gölgesiyle karşılaşıyordu.
Bir gece, mutfağa geçti. Işığı yakmadan bardağa uzandı. O an, ensesinde hissettiği fısıltı nefesini kesti: “Kıpırdama” Yavaşça döndüğünde, karanlığın içinden bir siluet gibi beliren Semih’i gördü; tüfeğin namlusu, Yasemin’in kalbinin üzerine, bir pusula ibresi gibi odaklanmıştı. Saniyeler boyunca sadece boğuk nefes alışverişleri duyuldu. Sonra Semih’in yüzündeki o soğukluk titredi, gözleri doldu. Tüfeği indirip duvara yaslarken, Yasemin kendi kalbinin atışını duvarlarda duyabiliyordu.
O günden sonra Yasemin ışıklar açık uyumaya başladı. Gün içinde gülüyor, akşam olunca içine kapanıyordu. Yunus’a anlatamıyordu, oysa her gece aynı kâbusu yaşıyordu: abisinin sessizce kapının önünde beklediği, evin nefes alamadığı o uzun geceler.
Bir gün, evin önünden traktör geçti. Egzozdan çıkan patlama sesi, Semih bir anda yere kapaklandı, Yasemin’i kolundan çekip duvarın dibine itti. Gözleri delirmiş gibi açılmıştı: “Başını kaldırma!” Annesi donup kaldı. Yasemin ağlamaya başladı. Semih, birkaç saniye sonra nerede olduğunu hatırladı. Derin bir nefes aldı, titreyen elini saçlarına götürdü. “Bitti…” diyebildi. Ama o andan sonra hiçbir şey tam olarak geçmedi.
İlaçlarını düzenli verebildiklerinde Semih ya derin bir uyku ile uyuyor ya da bir saksı bitkisi gibi sandalyesinde öylece oturuyordu. Yasemin alıyordu abisinin ilaçlarını. Eczacı Ferhunde Abla’dan laf çıkmazdı ama yine de duyulur, adı deliye çıkar diye korkuyorlardı. Geçeceğini, bir gün Semih’in iyileşeceğini umdular ama geçmedi. Zamanla Yasemin’in de tavırları değişti. Bir gün neşeli, ertesi gün büyük bir öfkeyle odasına kapanıyordu. Yersiz bir kahkaha atıyor, sonra ansızın susuyordu.
Belki Yasemin için her şey çok daha kötü olurdu ama Yunus’a tutunuyordu. Annesinin “Sakın!” uyarısıyla Yunus’a anlatamıyordu ama yine de onun, yaşadığı baskıyı anladığını, sevgisiyle kendisine umut vaat ettiğini hissediyordu. Zamanla gördü ki Yunus anlamıyordu. Evdeki sıkıntı yetmiyor gibi Yunus da sürekli ilgi bekliyordu.
Yunus’un anlamadığını fark ettiği o an, Yasemin için kapının sürgüsü içeriden kilitlenmiş gibi oldu. Artık kelimeleri biriktirmedi, sustu. Anlatmıyordu. Abisinin tüfeğinin namlusunda donup kalan o kâbus dolu geceler ile Yunus’un kaygısız çocukluğu arasındaki uçurum, Yasemin’in tek başına yürüdüğü bir uçurum kenarına dönmüştü.
İnsan, en çok anlaşılamadığında yalnızdır; Yasemin bunu, evin her köşesine sinen o karanlık bekleyişle öğrendi. Yunus’un neşesi, Yasemin’e bir sığınak değil, giderek uzaklaşan bir kıyı gibi gelmeye başladı.
Yasemin evin gölgesinde içine kapanırken, Yavuz çoktan şoseden uzaklaşmıştı. Köşeyi döner dönmez Tuncay’a ıslık çaldı. Çocukluğunda Yunus’un kayboluşunu hatırlıyordu. Bir ıslık daha ve koşmaya başladı.
Bahçesinin kapısında beklemekteydi Tuncay. Yunus’un evine doğru yürürlerken hızlıca olanları anlattı Yavuz. Bahçeyi ve evi bir daha aradılar, yoktu.
Yavuz, şosede ilerlerken yüreğindeki korku, adım attıkça büyüyen bir sızıya dönüştü. Tuncay’ın aksayan ayağı, Yavuz’un zihnindeki zamana yetişemiyordu; Yavuz, her adımda Yunus’un boşluğunu daha ağır hissediyor, Tuncay’ın yavaşlığına karşı dizginleyemediği bir öfkeyle doluyordu. Ona, kanyona ve gümeye bakmasını söyledi. Kendisi şoseden aşağı barınağa koştu.
Barınaktakiler sabahı işaret etti, Rahmi Kaptan’ı anlattı, sonrası koca bir belirsizlik. Yavuz, her köşe başında bir umutla durdu, sorduğu her "Gördünüz mü?" sorusu "Hayır" cevabıyla boğazına düğümlendi. Yumruk yaptığı eliyle şakaklarına vurdu; sanki zihnindeki bu uğultuyu durdurmaya çalışıyordu.
- Ahh! Ne diye takılmadın peşine!
Şu küçücük kasaba kocaman bir samanlık oldu, Yunus’sa iğne. Gördüğü herkese sordu, dükkândan dükkâna koştu, yoktu.
Sonuçsuz kalan ve saatler süren aramanın ardından yegâne umudu Tuncay’dı şimdi. Kendini teskin etti.
- Kesin gümeye gitmiştir.
Kanyon yolundan aşağıya yürürken bu umudu da söndü. Tuncay, nefes nefese ama tek başına dönüyordu. Yavuz’u görünce durdu, yolun kenarındaki bir taşın üzerine oturup dizini sıvazlamaya başladı. Yanına gelen Yavuz sordu:
- Her yere baktın mı?
- Gümeye, dereye, kanyonun bakabildiğim her yerine. Taş ocağında da değil...
Oflayarak çömeldi Yavuz. Başını iki elinin arasına aldı. Tuncay’ın sesi hem yorgun hem endişeliydi:
- Yer yarılıp içine girmedi ya!
Yavuz korkuyla kaldırdı başını. Yunus’u bir çukurda bulduğu günün hatırası sıkıştırıyordu içini.
- Offfff...
“Az bir nefesleneyim” dedi Tuncay:
- Sonra gidip anneme haber vereyim. Evinde bekleyelim Yunus’u.
Karanlık çökmek üzere, gelir elbet.
Balığa çıkamadığına göre oduna gitmiştir, döner birazdan.
Tüm akşamı Yunus’ların bahçesinde geçirdiler. Bitmek bilmeyen her dakikada endişeleri artıyor, Yunus dönmüyordu. Sabah yaşananları tekrar anlattı Yavuz. Yasemin’in bağırışlarına uyanmış, apar topar bahçeye inmişti. Uyku sersemi, neden kavga edildiğini de anlayamamış Yasemin’in Yunus’u ittirip hışımla bahçeden çıktığını görmüştü. Yunus’un morali çok bozuk, kasabaya doğru gitmişti. Onunla gitmesini istemeyince Yavuz, Yunus’un yalnız kalmak istediğini düşünmüş çardağa dönmüş, uyumuştu, sonrası yok. Her geçen dakika, Yavuz’un içindeki huzursuzluğu bir mengene gibi sıkıştırıyordu.
Ünzile Hanım’ın dünyasında ise başka bir fırtına kopuyordu. Oğlunun karanlığına artık alışmıştı. Semih, elinde tüfeğiyle nöbetini tutarken Ünzile, Yasemin’in kapısının önünde sessizce eriyordu. Yasemin’in odasından gelen hıçkırıklar, evin tüm duvarlarına birer yas ilanı gibi sinmişti. Zaten babasız büyümüş gözünün bebeği, şimdi abisi de muvazenesiz, ah hayırlısıyla bir evlendirebilse.
Sandalyesini alıp nöbet yerine geçen oğlunu izlerken Yasemin’i düşünüyordu. Abisi döndüğünden beri, gün gün yitip gidiyordu kuzusu. Hele bugün bir başkaydı Yasemin. Sabah erkenden fırlayıp gitmiş, gözleri kan çanağı dönmüştü eve. Odasından çıkmıyor, yemek yemiyor, konuşmuyordu. Kulağını kapısına dayadığında hıçkırıklarını duyuyordu Ünzile. Semih’in vereceği tepkilerden korktuğu için de kızının üstüne gidemiyordu.
Semih’i yatağına yatırmaya çalışmaktan vazgeçeli çok olmuştu. Sessizce yanına gidip boynuna sarıldı oğlunun, saçını öptü. Bir anlığına normale dönüp, annesinin kendisini saran kolunu okşadı Semih, yüzüne bakıp gülümsedi:
- Hadi, yat artık. Ben beklerim.
Cama dönüp tüm ciddiyetiyle nöbetine başladı. Bir damla yaş indi Ünzile’nin gözünden. Yasemin’in kapısına gidip hafifçe seslendi:
- Yavrum… kızım! Yatıyorum ben, var mı bir isteğin?
Cevap gelmedi. Yasemin’in uyuduğunu uman Ünzile bitkin bir şekilde odasına, üst kata çıktı.
Karanlığın en yoğun olduğu saatte, evin içini yırtan o çığlık her şeyi yerle bir etti. Yasemin, canından can koparılıyormuşçasına bağırıyordu. Semih’in bir şey yapmış olmasından korkan Ünzile, yatağından nasıl fırladığını hatırlamıyordu. Alt kata indiğinde Semih’i gördü; oğlu, Yasemin’in kapısını bir düşman kalesi gibi yumrukluyor, tüfeğin namlusuyla kapıyı dövüyordu. Yasemin içerde tıkanarak ağlıyor, Semih kapıyı kırmaya çalışıyor, Ünzile şaşkın, ne yapacağını bilemiyordu.
"Yasemin!" diye bağırıyordu Semih, sesi bir komutanın emirlerinden değil, bir çocuğun çaresizliğinden geliyordu.
Kapı, menteşeleri inleyerek pes etti. Odanın içine daldıklarında Yasemin yatağın köşesinde, nefesi kesilircesine titriyordu. Ünzile, göğsünü hıçkıran kızının üzerine kalkan yaparak kapandı. O sırada Semih, odanın içini bir savaş alanı gibi tarıyordu. Tüfeğin namlusu, sanki odada görünmez bir düşman varmış gibi elbiselerin arasında geziniyor; dolap kapakları, yatağın altı, köşeler birer birer "düşman hattı" olarak kontrol ediliyordu. Semih, hiçbir şey bulamamanın verdiği o tanıdık hayal kırıklığıyla, yüzünde donuk bir ifadeyle odadan fırladı.
Ünzile kızını sarmalarken, "Neyin var yavrum? Kim ne yaptı sana?" diye inledi. Ancak Yasemin, sanki başka bir dünyadan, dehşetin içinden konuşuyordu. Gözleri duvarda, olmayan bir noktaya odaklanmıştı. Odanın içine çöken o ağır sessizlikte, Yasemin’in sessiz çığlığı, Semih’in tüfeğinin soğukluğundan daha fazla yakıyordu evin içini.
Öpüp okşayıp sakinleştirmeye çalışıyordu Yasemin’i Ünzile. Nafile!
Yatağında çırpınıyordu Yasemin. Haykırarak, iç çekerek, boğularak ağlıyordu. Kesik kesik kelimeler dökülüyordu dudaklarından:
- Şahit tutmuştuuun!
Nefesi kesilmişti, göğsü sıkışıyor, ciğerlerine hava dolmuyordu. Ter içindeydi, yorganı üstünden savurdu, elleriyle çarşafı yumrukladı. Kulaklarını tırmalayan bir sesle bağırdı:
- Olmaaaz!
Bedeni kasıldı, dizlerini karnına çekti, sonra birden açıldı; boğazından çıkan ses çığlığa dönüşemeden kırıldı. Başını iki yana salladı, saçları yüzüne yapıştı, dişlerini sıktı. Göğsüne bastırdığı parmakları titredi, dudakları sessizce kıpırdadı ama ses çıkmadı. Ardından kontrolsüzce sarsılmaya başladı. Elleri kasıldı, topuklarını yatağa vurdu, sanki bir şey koparılıyormuş gibi belinden yukarısı geriye savruldu. Gözleri tavana kilitlendi, gözbebekleri büyüdü; sonra yüzü büzüldü, nefesi hırıltıya döndü. Ellerini göğsünden çekip boğazına götürdü, tırnakları tenine battı. Yatağın içinde ileri geri savrulurken ağlaması kesildi, titreyerek kendisinden geçti.
Dakikalar sonra Semih kapıda belirdiğinde; sanki odaya bir felaket habercisi değil, yaralı bir hayvan girmişti. Ünzile, kızının titreyen bedeninden başını kaldırıp oğluna baktı; gözlerinde evlat sevgisiyle karışık, dizginlenemez bir nefret vardı. Çığlıkla karışık haykırdı:
- Ne yaptın ona? Söyle!
Tüfeği elinden düşürdü Semih. Gözleri, içinde hiçbir hatıranın barınmadığı, bomboş bir tavanı izliyordu.
- Ben… Ben bir şey yapmadım.
Dizlerinin üstüne çöktü, elleriyle kulaklarını sıkıca kapattı. Kendi ekseni etrafında sallanırken, dudaklarından dökülen kelimeler birer itiraf gibi havada asılı kaldı:
- Bitti… Bitti… Bitti.
Sabaha kadar uyumamıştı Yavuz. Yunus’un evinde sabahlamışlardı. Bir bahçeye bir şoseye dolandı durdu. Tuncay’a evde beklemesini söyleyip barınağa koştu gün ağarmadan önce. Tekne tayfalarının arasında aradı. Delice şeyler geliyordu aklına. Tüm tekneler açıldıktan sonra “Koruluk!” dedi kendi kendine. Sahil yolundaki tüm patikaları, her çalının ardına bakarak gezdi. Korulukta da bulamayınca sahile indi.
Nefes nefese, biraz olsun soluklanmak amacıyla sahildeki kayalardan birisine yaslanıp kaldırdı başını. O anda, falezlerin tam ucunda, Burun Kaya’da bir siluet gördü. Yamaçtaki tüm kuşları havalandıran bir ıslık çaldı, cevap gelmedi. Derman kalmamıştı dizlerinde, dinlemedi, falezlere uzanan dik yokuşa tırmandı.
Yokuşun sonunda, saçları rüzgârda birbirine girmiş, bakışları denizin sonsuzluğuna kilitlenmiş Yasemin’i buldu. Kızın omuzları, sanki üzerinde dünyanın tüm yükünü taşıyormuş gibi çökmüştü. Kollarını göğsünde birleştirmiş, kıpırtısız, denize dikmişti gözlerini. Çözülmüş saçları uçuşuyordu rüzgârda. Umutla yaklaştı yanına, seslendi:
- Yasemin! Yunus?
Yavuz’un sesi rüzgârda eridi. Yasemin yavaşça döndü. Yüzünde, daha önce hiç görmediği bir ifade vardı; ne ağlıyordu ne de gülümsüyordu, sadece kurumuş bir toprak gibi çatlamıştı. Sesi, rüzgârın sesinden bile daha cılız çıktı:
- Gitti!
Diyebildi nefesi boğazında düğümlenerek. Sesi sertleşti Yavuz’un:
- Gitti ne demek? Nereye gitti?
Yasemin cevap vermedi. Sadece denize, dalgaların kayaları dövdüğü o karanlık sulara baktı. Gözleri, söyleyemediği binlerce sırrın ağırlığıyla doluydu.
- Gitti!
Sarılmak ister gibi Yavuz’a doğru bir adım attı. Yavuz bir eliyle şiddetle ittirip geri çekildi. Dizlerinin üstüne çöktü Yasemin. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yavuz’sa hiddet doluydu. Ağzından köpükler saçarak, avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
- Deli ettin lan çocuğu, deli!
Şiddetini artıran rüzgâr falezin dik yamacına çarptı olanca kuvvetiyle. Bir fısıltı yükseldi kayalıkların aralarından. Yumruklarını Yasemin’e doğru sıkarak ve gözlerinden ateşler saçarak ayrıldı Yavuz, kasabaya indi yeniden. Durağa vardığında öğrendi Şoför İbrahim’den Yunus’un bir gün önce minibüse binip ilçeye gittiğini.
Tuncay’sa Yunus’un evinde, bekliyordu hâlâ bahçede. Yunus bir yana Yavuz’dan da bir haber yoktu şimdi. Dünkü koşuşturma hiç iyi gelmemişti dizine, deliler gibi ağrımaktaydı. Yine de sabırla bekledi.
İkindi ezanı okunurken bahçe çitine yaslanmış yolu izliyordu. Yukarı doğru yürüyen Yasemin’i gördü. Gözleri şişmiş, teni soluk bembeyaz. Ruh gibiydi, donuk bir ifade vardı yüzünde. Yanına gitti, ikisi de konuşmadılar. Evine kadar eşlik etti. Aralarındaki sessizlik çaresizliktendi. Elinden bir şey gelmediği için çok üzülmüştü Tuncay.
Rüstem’in atölyesinde buldu ertesi gün Yavuz’u. Durgun bir hâli vardı, Tuncay’ı görünce yüzünü ekşitti. Tuncay kötü bir haber almaktan çekinerek sordu:
- Abi haber vermedin?
Yavuz’dan cevap gelmeyince devam etti.
- Yasemin’i gördüm dün, çok kötüydü durumu.
Yavuz, elindeki keskiyi tezgâha bir çivi çakar gibi şiddetle fırlattı. Göğsü, öfkesiyle körüklenen bir demirci körüğü gibi inip kalkıyordu:
- Bıktım beee… Biri deli ötekisi zırdeli. Gitmiş paşam
Sesi atölyenin tozlu tavanında yankılanmıştı.
- Nereye gitmiş?
- Ne bileyim, cehennemin dibine. Minibüse binip ilçeye gitmiş
- Sonra?
- Sonrası meçhul.
- Ne yapacağız peki?
Tuncay’ın, sorusu atölyenin rutubetli havasında asılı kaldı. Yavuz cevap vermedi; ucu düzlenmiş bir sandalye bacağını alıp mengeneye öyle bir sıktı ki, ahşabın iniltisi duyuldu. Önüne dönüp zımparaya asıldı. Sert, ritmik ve acımasız vuruşlarla ahşabı yontarken, her hamle aslında Yunus’a olan kızgınlığının bir parçasıydı.
"Bana mı sordu giderken?" diye mırıldandı, sesi bu kez daha kısıktı, neredeyse bir iç döküştü.
- Sıkıldım Tuncay. Herkes kendi yarasını sarsın artık. Kim ne hâli varsa görsün.
Tuncay, kapı eşiğinde öylece kaldı. Yavuz’un bu sert kabuğunun altında aslında korkudan başka bir şey olmadığını biliyordu. Yine de bir şey diyemedi. Atölyenin kapısından çıktığında kasabanın üstüne çöken o tekinsiz sessizlik, sanki her şeyi yutmaya yeminliydi.
Günler geçti. Kimse birbiriyle görüşmüyordu. Yasemin kendisini odasına kapatmış, yemeden içmeden kesilmiş, konuşmuyordu. Yavuz sessizce atölyeye gidiyor, karanlık basıncaya kadar çalışıyordu. Tuncay’sa ümitle her gün Yunus’un evine gidip hem eve göz kulak oluyor hem de döner belki diyerek onların bahçesinde geçiriyordu günü.
Yunus’un habersizce ortadan kayboluşunun ardından tam iki hafta geçmişti. Yunus’un bahçesindeki çardakta kitabını okumaktaydı Tuncay. Akşama doğru Yasemin girdi bahçenin kapısından, perişan görünüyordu. Donuk bir tavırla, sessizce gelip oturdu Tuncay’ın karşısına. Sapsarıydı yüzü. Yutkundu, kendisini çok zorlasa da engel olamamıştı. Gözyaşları akmaya başlamıştı konuşmaya başlamadan önce.
Ertesi sabah, atölyeye gitmek üzere evden çıktı Yavuz. Tuncay bekliyordu kapıda:
- Hayırdır abim? Bir şey mi oldu?
- Abi, beni bi dinle. Yasemin çok kötü.
Yavuz sinirlendi:
- Başlayacam Yunus’a da Yasemin’e de. Onun yüzünden gitti lan zaten.
Zıvanadan çıkardı en sonunda çocuğu.
- Yunus’u bulmamız gerek.
- Nerden bulacan oğlum. Bulunmak istemeyeni nasıl bulacan.
Her gün gittim postaneye bir telefon da edemiyor muydu?
Siniri hâlâ geçmemişti Yavuz’un. Omzunu silkti:
- İşim var benim.
Tuncay’ın yanından ayrılıp şoseye çıktı. Arkasından bakakalmıştı Tuncay. Yavuz’dan yardım alamayacağını çok iyi anlamıştı. Ümitsizce köprüye inip minibüsü bekledi. İlçeye vardığında çarşıyı gezdi önce. Hayal kuruyordu: Şöyle yürürken, yolun kenarındaki bir bankta oturan Yunus’u bulsa. İşe yarayacak olsa herkese sorardı ama kasabası değildi ki burası, burada kim kime dum duma.
Biraz da çekinerek İlçe Emniyet Müdürlüğüne gitti. Yunus’un bir resmini verip arkadaşının iki hafta önce buraya geldiğini, bir daha kendisinden haber alamadıklarını anlattı. Polisler ilgilenmediler önce. Kayıp ihbarı yapılabilmesi için aileden birisinin başvurması gerekiyordu. Yine de Yunus’un fotoğrafını alıp geçen iki haftada ilçede bir vukuat olmuş mu kontrol ettiler, bir sonuç çıkmadı. Tuncay’ın adresini, kimlik bilgilerini alıp gönderdiler.
Müdürlükten çıktıktan sonra Devlet Hastanesine gitti. Rica minnet, yalvara yalvara kontrol ettirdi, hastaneye hiç gelmemişti. Arkasından ilçedeki tüm otelleri ve pansiyonları gezdi tek tek. Hiçbirisinde bulamadı. Minibüse binip kasabaya dönmeden önce utana sıkıla bir eczaneye girdi. Umutsuz başlayan gün böylece sonuçsuz bitti.
Köprüde indiğinde dizi inanılmaz ağrıyordu. Onca koşuşturma arasında yemek bile yememişti, ölüyordu yorgunluktan. Eve çıkan şu yokuş hiç bu kadar uzun gelmemişti gözüne. Aslında çıkmayı da hiç istemiyordu. Yunus’un evinin önüne geldiğinde Yasemin’i bekler buldu bahçede. Yasemin, Tuncay’ın neler yaşadığını yüzündeki ifadeden anlamıştı zaten, konuşmadılar. Tuncay elindeki poşeti verdi ve Yasemin koşarak tuttu kendi evinin yolunu.
Ertesi gün, öğlen vakti Tuncay yeniden Yunus’un evine gitti. Evde kimse olmadığından emin olduktan sonra bahçeye çıktı. Yasemin bekliyordu çardakta. Tuncay başını eğip onun yanına geldi. Bir süre öylece durdular. Sonra Yasemin Tuncay’ın boynuna sarılıp ağlamaya başladı. Sessizdi ama Tuncay bu sessizliğin altında yatan fırtınayı çok derinden hissetti.
Yasemin’i çardakta bırakıp Rüstem’in atölyesinin yolunu tuttu. Kararlı bir şekilde girdi içeri. Yavuz’la mutlaka konuşması gerekiyordu. Bir at arabasının tekerlek milini tamir ediyordu Yavuz. Dudaklarına sıkıştırdığı üç vidayla dönüp Tuncay’a baktı. Tuncay gelip önünde dikildi:
- Abi, konuşmamız lazım.
Yavuz yerinden kalkarken tükürerek fırlattı ağzındaki vidaları:
- Bak bana bir daha Yasemin, Yunus deme kalbini kırarım.
Bir düşün artık yakamdan. Yettiniz be!
Dişini sıktı Tuncay. Sesi yükseldi:
- İyi o zaman. Benim Yasemin’le evlenmem gerek.
O an zaman durdu. Derin bir sessizlik çöktü her yere. “Neden” diye sormadı Yavuz. Sol şakağında bir damar şişti. Burun delikleri genişledi. “Laaaan!” diye haykırdı. Yıldırım gibi savurdu yumruğunu.
Burnundan kan boşanan Tuncay, darbenin etkisiyle atölyenin kapısına kadar savrulup sırt üstü yere düştü. Tam o anda kapıdan giren Rüstem üstüne atılıp tuttu Yavuz’u. Sağ elinin tersiyle burnundaki kanı silen Tuncay nefretle baktı Yavuz’a ve ayağa kalkıp sendeleyerek çıktı atölyeden.
Tuncay kasabaya doğru giderken Rüstem’in zorlukla tuttuğu Yavuz öfkeyle bağırıyordu:
- Öldürürüm lan seni! Duydun mu laaan, öldürürüm. Abaza’nın oğlu… Piiiiççç!...
Bir eliyle burnunu tutan Tuncay bir yandan dişlerini, öte yandan diğer eliyle yaptığı yumruğunu sıkıyor, umarsız bir inatçılıkla hedefe yürüyordu.
Ulaştığında postaneye daldı ve beş büyük jeton aldı.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Semih’in yaşadığı travmanın sadece kendisini değil, çevresindeki herkesi nasıl etkilediğini çok güçlü hissettirdiniz. Karakterlerin duyguları oldukça gerçekçi ve sarsıcıydı. Merak duygusunu sonuna kadar koruyan etkileyici bir bölüm olmuş. Kaleminize sağlık.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok değerli ve teşvik edici yorumunuz için teşekkür ederim.