YazYorum
Edebiyat5 Ağu 2026

Uyurgezer - 16

Devam metni

Murat Erdem Arıker|5 Ağustos 2026|15 dk okuma
111 görüntülenme|0 yorum

İki güçlü motorun hırçın homurtusu gecenin karanlığını yırttı. Baltalimanı sahilinin rutubetli sessizliği, asfaltı döven lastiklerin o tiz, kulak tırmalayan çığlıklarıyla bir anda paramparça oldu. Yaklaşan bir trenin düdüğünü andıran korna sesleri peşinden gelen acı fren seslerine bıraktılar yerini. Metalik bir çarpışmanın sesi kulak zarını şiddetle dövdü. Turuncu bir alev topu yükselip gece mavisi gökyüzünü siyaha çaldı. Birbirine geçen sac levhaların çıkardığı o dehşetli gıcırtı, saniyeler sürecek bir cam kırığı yağmurunun başlangıcıydı.

Yol kenarındaki ıhlamur ağacının altına sığınmış, vernikleri dökülmüş eski bir bankta açtı gözünü. Bedenini banktan koparmak istedi ama felç olmuş gibiydi. Kasları, uykunun getirdiği o ağır zincirlerden kurtulmamışken zihnini sisli bir bulanıklıktan sıyırmaya çalıştı. Başını güçlükle geriye çevirdiğinde zaman büküldü.

Caddenin ortasında ters dönmüş, tekerlekleri hâlâ çaresizce dönen lüks bir spor arabaya takıldı gözü. Banktan doğrulmaya çalışırken karşı kaldırımdaki elektrik direğinin, aldığı darbeyle eğildiğini gördü. Patlayan trafonun yaydığı mavi kıvılcımlar, yerdeki cam kırıklarının üzerinde dans ediyordu.

Zayıf, boğuk bir “İmdat!” nidası rüzgârın uğultusuna karışıp söndü. Hemen ardından derin bir sessizlik.

Betonlaşmış adımlarını sürükleyen Yunus arabaların yanına vardığında yakıcı bir antifriz ve kan kokusu, galiz bir küfür gibi doldu genzine. Direksiyonun üzerine yığılmış gencin yüzü, patlayan hava yastığının beyaz tozlarının arasından seçilemiyordu. Devasa, ezilmiş bir akordeona dönen diğer araçtan dışarı ağır, koyu bir sıvı süzülüyordu. Yağ olduğunu sandı. Ancak sokak lambasının cılız ışığı, asfaltta ilerleyen sıvının üstüne düştüğünde koyu kırmızı bir nehir gördü.

Arabanın paramparça olmuş kapısından dışarı cansız bir el sarkıyordu; parmakları doğal olmayan bir açıyla bükülmüştü. Ama o bileği saran altın rengi pahalı saat, bu yıkımın ortasında inatla saniyeleri saymaya devam ediyordu: Tık... tık... tık... 

Yunus başını biraz daha kaldırdığında, midesinden boğazına doğru asitli bir dalganın yükseldiğini hissetti. Ön camdan bir ok gibi fırlamış ve yol kenarındaki bariyere ipi kesilmiş bir kukla gibi asılı kalmış başka bir beden duruyordu orada.

Ruhunun, gördüğü dehşeti taşıyamamasından kaynaklanan bir sessizlik çöktü zihnine. Bu sessizliği uzaktan gelen siren sesleri bir bıçak gibi kesti. Bulunduğu yere çivilenmişçesine kalmıştı Yunus. Mahşerin ortasında, asfalta kök salmış bir nirengi noktası gibi donakaldı.

Etrafı mavi ve kırmızı çakarlarla aydınlandı. Az sonra kurtarma ekiplerinin o devasa "ayırıcı-kesici" makasları çalıştı; çelik dişlerin metali ezip koparırken çıkardığı ses, insanın diş köklerini sızlatacak kadar keskindi.

Omzuna atılan ağır bir elle irkildi Yunus. Genç bir polis memuru bir şeyler söylüyordu ama kelimeler anlamsızdı. Şokta olduğunu fark eden bir polis onu omuzlarından yönlendirerek uyandığı banka geri oturttu. "Burada bekle" der gibi bir işaret yaptı.

Polis uzunca bir süre sonra, ifadesini almak için tekrar geldiğindeyse bank boştu.

Yunus, sahil boyunca sürüklenen bir hayalet gibiydi. Bağırmak istiyor ama nefesi boğazında düğümleniyordu. İçinden sürekli bir metronom gibi aynı sorular sekiyordu:

-          Neredeyim? Allah'ım neredeyim? Ne oluyor? 

Bir eliyle başını tutuyor, diğer eliyle bacaklarına komut vermeye çalışıyordu. Sahil boyunca amaçsızca sürüklendi. Yol boyunca serpiştirilmiş, seyrek aydınlatmalardan birisinin altında, kaldırımın kenarına rastgele bırakılmış gibi görünen geri dönüşüm kutularına geldiğinde az da olsa canlandı hafızası.

Hatırlamıştı. O lambanın tam karşısından yukarı, Ulus yamaçlarına doğru tembel tembel tırmanan Arnavut kaldırımlı yokuşa saptı. Her adımda dizlerinin bağı çözülüyordu ama durmadı.

Evinin kapısından içeri girdiğinde, içerideki karanlık onu yutmak için bekleyen bir tehdit gibiydi. Işığı açmadı. Doğrudan mutfağa yürüdü. Titreyen elleriyle musluktan bir bardak su doldurdu ama bardağı dudaklarına götürürken yarısı çenesinden göğsüne döküldü. Yatağın kenarına çöktü. Bardağı yere bırakıp elleriyle yüzünü kapattı. Karanlık odanın duvarlarına çarpan fısıltısı, kendi ruhundan bile korkuyordu sanki:

-          Yoksa… benim yüzümden mi?

Ayağa fırladı. Perdesi henüz takılmamış pencerenin camındaki kendi solgun, çökmüş yansımasına baktı. Ellerini ensesinde birleştirip, nefes alamıyormuş gibi başını tavana kaldırdı:

-          Hangi gün bugün?.... Hangi?... Pazar.

Camdaki yansımasına bakarken, zihni darmadağınık bir yapbozun parçalarını zorla biraraya getiriyordu.

Hatırlıyordu. Ankara... O lüks VIP hastane... Dayısının ofisi...

Önüne sürülen o kalın sözleşmeyi, ruhunu şeytana satan bir adamın uyuşukluğuyla imzalamıştı. Ankara Ofis Müdürü’nün yüzündeki o sahte, plastik gülümseme gözünün önüne geldi. Adam, Yunus'un elini hararetle sıkıp omzunu sıvazlamıştı:

-          Tebrik ederim evlat. İnan bana, muazzam bir fırsat bu senin için. Yönetim kurulu sana çok güveniyor. Allah muvaffak etsin.

Müdür odadan çıktığı an, Yakup ceketinin düğmelerini açıp koltuğuna yayılmış, yüzüne derin bir rahatlama yayılmıştı:

-          Doğrudan İstanbul’a mı gitmek istersin? İstersen kasabaya bırakayım. Birkaç gün dinlenirsin.

Yunus, göğsündeki dikişlerin sızısını hiçe sayarak başını iki yana sallamıştı o an.

-          Yok Dayı. İstanbul’u hiç bilmiyorum. Ne iş yapacağımı bile anlamış değilim. Libya’ya dönene kadar benimle kalıp yardımcı ol ne olur. Kafam o kadar karışık ki!

-          Peki, o zaman. İstanbul’a gidiyoruz.

Ertesi sabah Ankara tabelasını arkalarında bıraktıklarında, direksiyondaki Yakup kendi kendine gevrek bir kahkaha patlatmıştı. Gözlerini yoldan ayırmadan Yunus’a dönmüş, yarı şaka yarı ciddi konuşmuştu:

-          Lan oğlum... Buraya yeğenimi getirdim, şimdi amirimi götürüyorum, iyi mi?

Yunus'un midesine o an soğuk bir kramp girmişti:

-          Nasıl yani?

-          Endişelenme – dedi. Ekip koordinasyon sorumluluğu çok kıymetlidir. İnsan Kaynakları falan seni bağlamaz. Sen doğrudan, aracısız Faruk Bey’e bağlısın artık. Masa başı gibi durur ama sahada nefes alan, ter döken herkesin ipi senin elindedir. Kim ne yetenekte, kim hangi zaafa sahip, kimin ipi çekilecek, kim yükselecek... Hepsini bileceksin. Öğreneceksin

Yakup’un o gün arabada anlattıkları zihninde yankılanmaya devam ediyordu: Ekipleri proje yöneticileri seçecek gibi görünür ama masaya konacak isimleri sen belirlersin. Senin olurun olmadan sahaya adam indiren yönetici, kellesini koltuğuna almış demektir.

Yunus nefesini tuttu. Parmaklarını dizlerine öyle bir bastırdı ki, aylar geçmesine rağmen kabuğu tam tutmamış o derin bıçak yarası içeriden, sinsi bir ateşle sızladı. Libya'nın çiğ şiddeti, şimdi yerini daha kurallı, daha soğuk bir şiddete bırakıyordu.

İstanbul’a gri, ağır bir yağmurla girdiler. Şehir; durmaksızın akan bir metal seli, devasa beton yığınları ve baş döndürücü bir hızdan ibaretti. Yakup arabayı Levent’teki genel müdürlük binasının otoparkına soktuğunda, Yunus başını kaldırıp yukarı baktı. Gökyüzünü bir giyotin gibi kesen, tamamen cam cepheli, buz gibi bir gökdelendi bu. Binanın devasa gölgesi bile insanın nefesini daraltmaya yetiyordu.

İçeri adım attıklarında, kendilerini aşılmaz bir kalenin modern versiyonunda buldular. Çelik güvenlik bariyerleri, x-ray cihazları ve yan yana dizilmiş altı adet turnike, buraya ait olmayanları dışarıda tutmak için bekleyen metalik nöbetçiler gibiydi. Yunus, adımlarını sayarak, adeta mayın tarlasında yürür gibi ilerliyordu. Sol taraftaki devasa mermer bankonun arkasında duran genç resepsiyonist, gözlerini bilgisayar ekranından ayırmadan mekanik bir kibarlıkla seslendi:

-          Buyurun!

Yakup isimlerini verdiğinde, resepsiyonist elindeki listeyi kontrol edip kısa bir telefon görüşmesi yaptı. Ardından, mahkûmlara verilen yaka kartlarına benzeyen iki plastik ziyaretçi kartını uzattı.

-          Bu kartlarla güvenlikten geçebilirsiniz. Lobide beklerseniz sizi karşılayacaklar. Ofisiniz on üçüncü katta.

Kısa süre sonra, adımlarının ritminden bile ne kadar programlı olduğu anlaşılan sarışın bir kadın yanlarına geldi. Elindeki siyah deri dosyaları göğsüne bir kalkan gibi bastırmıştı. Sesi netti, sakin ve belirli bir alışkanlıkla konuşuyordu. Yunus başını kaldırdığında göz göze geldiler. Saçları topluydu ama birkaç tel yüzüne düşmüştü:

-          Hoş geldiniz. Ben Bahar, İnsan Kaynakları. Sizce de uygunsa kata çıkalım. Faruk Bey yakında bize katılacak.

Kendi manyetik kartını okutup onları asansöre buyur etti. Kabin, keskin parfüm kokuları ve jilet gibi ütülü takım elbiselerle doluydu. Kimse konuşmuyor, kimse kimseyle göz teması kurmuyordu. Yunus’un gözü, asansörün boy aynasındaki kendi yansımasına takıldı. Etrafındaki o soluk, steril yüzlerin arasında kendi teni fazla kavruk, fazla gerçek duruyordu. Çölde geçirdiği günlerin vahşi izleri yüzüne kazınmış, yanakları çökmüştü. Çölün ve kanın kokusunu taşıdığını hissederek telaşla uzandı, gömleğinin açık olan üst düğmesini ilikleyip o yara izini saklayan göğsünü kapattı. Dağılmış saçlarını eliyle bastırdı. Buraya ait değildi.

Asansör on üçüncü katta durduğunda, baş döndürücü bir sirkle karşılaştılar. Telefonla konuşanlar, evrak taşıyanlar, kahve bardakları. Yakup ve Bahar önden yürüyor, Yunus bir gölge gibi onları takip ediyordu.

Camla bölünmüş, akvaryumu andıran küçük bir toplantı odasının önüne geldiklerinde Bahar durdu. Kapıda bekleyen diğer asistan, ölçülü bir tebessümle onlara bakıyordu. Bahar, diplomatik ve kesin bir tavırla Yakup’a döndü:

-          Şebnem Hanım toplantı odasında size eşlik edecek Yakup Bey. İstirahatınız boyunca bir arzunuz olursa kendisine iletin lütfen.

Yakup’un onunla gelmeyeceğini, odada tek başına bırakılacağını anlayan Yunus’un karın boşluğuna buz gibi, ağır bir yumruk oturdu. Çölden sonra güvendiği tek dal da burada, bu cam kapının ardında kesilip atılmıştı.

Bahar, onu uzun koridorun sonundaki 139 numaralı kapıya yönlendirdi. Kapının yanındaki parlak, soğuk metal plakanın üzerinde kendi adı yazıyordu: Yunus Bozatlı - Saha Koordinasyon Bürosu.

İçeri adım attığında odanın devasa boyutu, Yunus’un kendini ezilmiş bir böcek gibi hissetmesine yetti. Duvarlar, tabandan tavana kadar uzanan ceviz rengi ahşap raflarla kaplıydı. Raflar, yüzlerce kalın klasörün ağırlığı altında esnemiş gibiydi. Gözü hızla etiketleri taradı: Taşkent, Tiflis-1, Tiflis-2, Waddan... ve köşede, henüz doldurulmayı bekleyen o uğursuz boşluk: Dubai. Bu dosyaların her biri, dünyanın bir köşesinde ter döken binlerce insanın kaderi demekti.

Odanın otoparka bakan cephesi boydan boya camdı. Yunus cama yaklaşıp aşağıda karınca gibi görünen arabalara baktığında, bir an için kendini o uçsuz bucaksız Burun Kaya’nın zirvesinde hayal etti. Ama burası bir uçurum değil, altından bir kafesti. Camın önündeki geniş makam masasında hiçbir kişisel eşya, hiçbir sıcaklık belirtisi yoktu. Sadece soluk ışıklı ince bir masa lambası, devasa bir CRT monitör ve masanın tam ortasında ustaca bir kaligrafın elinden çıkmış o metal isimlik: Yunus Bozatlı.

İki tekli deri koltuktan birine oturan Bahar, elindeki kalın dosyayı ortadaki sehpaya açtı. Üzerinde manyetik bir çip olan beyaz kartı çıkarıp Yunus'a uzattı.

-          Odanıza hoş geldiniz Yunus Bey. Bu giriş kartınız. On beşinci kata kadar her kapıyı açar. Ancak daha yukarıdaki katlara geçiş, sadece özel davetle mümkündür. İhtiyaç duyulursa, size bir refakatçi gönderilir.

Yunus kartı alırken parmaklarının ucunun uyuştuğunu hissetti. Hiçbir şey anlamamıştı. Sadece başını sallayıp "Anladım," diyebildi ve diğer koltuğa ilişti.

-          Teşekkür ederim.

Bahar o andan itibaren derin bir nefes aldı ve makineli tüfek gibi konuşmaya başladı. Özlük hakları, gizlilik sözleşmeleri, raporlama hiyerarşisi, zimmet formları... Kelimeler odanın içinde uçuşuyor, Yunus'un beyni uğulduyordu. Ağzını açacak cesareti bulsa, "Vazgeçtim, ben köye dönüyorum," deyip o kapıdan koşarak çıkacaktı.

Bahar'ın mekanik sesi, Yunus’un zihninde anlamsız bir gürültüye dönüşmüşken, ağır ahşap kapı aniden, hiçbir tıklatma veya uyarı olmaksızın, sertçe açıldı.

Odadaki hava bir anda vakumlanmış gibi gerildi. Faruk Girneli, o ezici aurasıyla eşikte belirdi. Bahar'ın o hiç susmayan sesi bıçak gibi kesildi; kadın refleksif, ölçülü bir itaatle anında ayağa fırladı. Yunus ise kalbi ağzında, dizlerini sehpaya çarparak telaşla doğruldu. Bu odanın, bu binanın, hatta bu dosyaların içindeki hayatların tek sahibi karşısındaydı.

Ağır ahşap kapı sessizce kapandığında, dışarıdaki plazanın o uğultulu gürültüsü bıçak gibi kesildi. Odada sadece havalandırmanın boğuk tıslaması kalmıştı. Faruk Girneli ayakta duruyordu. Yunus’a da "Otur," demedi. Yunus, bir anda kendi bedenine fazla gelen, nereye koyacağını bilemediği ellerini önünde kavuşturup başını hafifçe eğdi:

-          Faruk Bey…

Faruk, ellerini belinin arkasında birleştirip boydan boya uzanan ahşap raflara doğru ağır ağır yürüdü. Adımları halıda hiç ses çıkarmıyordu. Durdu, omuzlarının üzerinden yavaşça Yunus’a dönüp gözlerini dikti. Gözleri okumuyor, adeta röntgen çekiyordu; Yunus o bir saniyelik bakışta tüm vücudunun, yara izlerinin, korkularının delik deşik edildiğini hissetti.

-          Yaşından daha büyük görünüyorsun.

Sesi, bağırmasına gerek kalmadan odanın her köşesini dolduracak kadar tok ve otoriterdi. Elini, içleri insan hayatlarıyla dolu o kalın klasörlerin sırtlarında usulca gezdirdi.

-          Genç bir adam…

diye fısıldadı sanki kendi kendine konuşur gibi. Duraksadı:

-          Bu yaşta hastane köşeleri, ağır ameliyatlar, gidilemeyen o iyi okul… Bunlar iyi şeyler değil. Şanssızlık derler.

Klasörlerden çektiği elini indirip Yunus'a doğru bir adım attı.

-          Ama sadakat üretir. Ve ben, sadakati çok severim.

Yunus'un omurgasından yukarı buz gibi bir ürperti tırmandı, istemsizce omuzlarını dikleştirdi.

-          Burada yapacağın iş dışardan basit görünür. Ekip koordinasyonu. Kâğıt üstünde masa başı, gerçekteyse bu şirketin sinir sistemi. Herkesin zayıf noktası, zaafları, günahları bu klasörlerde toplanır.

Yunus, duyulmasından korkarak nefesini tuttu.

-          Kim sahada canını dişine takar, kim işi aksatır, kim gizli gizli içer, kimin gırtlağına kadar kumar borcu vardır, kim buradan kaçmanın planlarını yapar… Bunlar benim masamda durmaz Yunus. Senin raflarında durur.

Bir saniye durdu.

-          Gerekirse onlar için bir rapor olursun. Gerekirse uyarı olursun. Gerekirse… Benim yerime konuşan dil olursun.

-          Anladım.

Faruk’un yüz hatları aniden sertleşti, aralarındaki mesafeyi bir bakışla kilometrelerce açtı:

-          Sadece dinle.

Faruk arkasını dönüp boydan boya cam olan pencereye yürüdü. Elleri cebinde, on üçüncü kattan İstanbul trafiğine bakıyordu.

-          İki şey istiyorum senden. Birincisi; o üniversite meselesi kapanmadı. Sınava yeniden gireceksin ve kazanacaksın. Hem de burada tam zamanlı çalışırken. “Zor” kelimesi bu binanın kapısından içeri giremez.

Sesindeki ton bir tehdit değil, itiraz edilmesi fiziksel olarak imkânsız bir doğa kanununu tebliğ eder gibiydi. Ağır ağır arkasını döndü.

-          İkincisi, burada bir saat gibi kusursuz çalışacaksın. Dayın da olsa sen, ben ve bu dosyaların arasına kimse girmeyecek. Benden gizli hiçbir bağın, hiçbir tereddüdün hiçbir acıman olamaz.

Odaya ağır, zehirli bir sessizlik çöktü. Faruk gözlerini kısarak Yunus'un gözlerinin ta içine baktı.

-          Libya’daki olaydan alman gereken ders nedir?

Yunus'un boğazı kurumuştu. Karnındaki kesik yeri aniden, hayalet bir acıyla sızladı. Bu soruya verecek hiçbir cevabı yoktu. Tek istediği, bu adamın bakışlarından kurtulmak ve bu odadan çıkmaktı. Neredeyse açık bir korkuyla bakıyordu Faruk’un yüzüne.

-          Birisine gereğinden fazla yaklaşırsan elindeki bıçağı göremezsin. Bu durum iş hayatında da aynen geçerlidir.

Bu sözler havada asılı kalırken, Faruk odaya girdiği gibi aniden kapıya yöneldi. Kapının kolunu indirmeden hemen önce, omzunun üzerinden son bir talimat bıraktı:

-          Bahar Hanım seninle ilgilenecek. Eğitimin bittiğinde sekreterimi ara, yanıma gel.

Faruk çıkınca Bahar tekrar girdi odaya, elindeki klasörü Yunus’a uzattı.

-          Lojmanınız hazırlandı, bugün çok yormayacağız sizi. Bu dosya oryantasyon eğitiminizi içerir. Lütfen okuyun. Yarın sabah odamda bekliyor olacağım. Bir alt kat 121 numara. Dâhili telefondan da oda numarasını tuşlayabilirsiniz.

Oysa Yunus, dâhili telefon nedir hiç bilmiyordu. Toplantı odasına götürülen Yunus dayısıyla birlikte asansöre gidip kartını okuttu ve aşağı düğmesine bastı. Bir alt kata inerlerken Bahar Yunus’un elini sıkıp “Tekrar hoş geldiniz” dedi “Lobide sizi karşılayıp lojmanınıza kadar refakat edecekler. Sabah görüşmek üzere”. Gülümseyerek asansörden indi.

Yunus titriyordu. Yakup, ne kadar isterse istesin yeğenini bu toplantıya hazırlayamayacağını çok iyi biliyordu. Sırtını sıvazlayıp güldü:

-          Alışacaksın, bana güven!

Lobide onları karşılayan siyah takım elbiseli, aşırı saygılı şoförle Ulus’a geçtiler. Şirketin sadece bekâr mühendislerine tahsis ettiği, Etiler sınırındaki yedi katlı lojman binası, kurumsal bir kışlayı andırıyordu. Yunus’un buraya, yani şirketin kalbine yerleştirilmesi bir mecburiyet değil, bilinçli bir tercihti.

Eşyalarını 1+1, minimalist döşenmiş soğuk daireye bıraktıktan sonra, Yakup onu hemen yakındaki bir alışveriş merkezine soktu. Bu, Yunus’u plaza hayatına hazırlama ayiniydi. Kasabanın tozuna, güneşine alışkın bedeni; şimdi sert yakalı gömleklerin, boğucu kravatların ve kalıplı takım elbiselerin içine hapsediliyordu. Aynada kendine baktığında, o bol elbiseli taşralı çocuğun üzerine zorla bir şirket zırhı giydirildiğini hissediyordu.

Akşam, eve söyledikleri iki kutu soğumaya yüz tutmuş pizzanın kokusu eşliğinde masaya oturdular. Karşılarında Bahar Hanım’ın verdiği o kara kaplı oryantasyon dosyası duruyordu.

Dosya inanılmaz detaylıydı. Başlı başına bir eğitimdi bu. Yunus’a kendi hazırlayacağı dosyaların nasıl olması gerektiğini gösteriyordu. Performans ölçümleri, gizlilik dereceleri, sicil kodları... Her şey keskin maddeler halinde yazılmıştı ama Yunus için bunlar Antik Mısır hiyerogliflerinden farksızdı. Yakup sabırla çevirmenlik yapmasa, hiçbirini anlaması mümkün değildi.

O gece, yepyeni yatağında dönerken üniversite sınavından önceki o mide bulandırıcı heyecanın aynısını hissediyordu. Şehrin hiç susmayan uğultusu camlara vururken gözüne bir saniye bile uyku girmedi. Zihninin içinde Faruk'un o tok sesi ve dosyalardaki soğuk kelimeler çarpışıyordu. Göğsünün derinliklerinden, yarasının hemen altından gelen o tanıdık içgüdü aralıksız fısıldıyordu:

-          Bu iş senin kalemin değil.

Dayısının telkinleriyle susturdu o sesi. Böyle bir fırsatı hayatı boyunca bir daha asla yakalayamayabilirdi. Heyecan ve korku, cesaret ve umutla bastırıldı.

Takip eden günler sıkı bir tempo ve yoğun bir eğitimle geçmişti. Akşamüstleri ise, hiç değilse ihtiyaçlarını giderecek, yolunu kaybetmeyecek kadar şehri tanımaya çalışıyordu. Ve nihayet dayısının ayrılma vakti geldi.

Çarşamba akşamıydı, ertesi gün Libya’ya uçacaktı. Şehirdeki güvendiği arkadaşlarının isimlerini ve telefon numaralarını yazdı bir kâğıda.

-          Bana ulaşamazsan herhangi birini arayabilirsin.
Onlara da bana güvendiğin gibi güvenebilirsin.

Son olarak Almanya’daki üniversite hastanesinin ve oradaki arkadaşının telefon numaralarını ekledi listeye.

-          Annen – dedi. Mutlaka ara. Ama bence, olanları anlatmak için dönmelerini bekle. Orada her şey yolunda merak etme. Ameliyat önümüzdeki hafta olacak. Tahminim, ondan iki hafta sonra dönerler zaten.

Sımsıkı sarıldı dayısına Yunus. O arabasıyla uzaklaşırken, vahşi bir ormanda çırılçıplak, tek başına hissediyordu kendini. Annesini ve ninesini düşündü. Sonra da düşünmekten kaçtıklarını. “Başaracağım!” dedi. Korkuyordu ama vazgeçmeyecekti.

Ertesi sabah inanılmaz bir yorgunlukla uyandı. Başını bile kaldırmakta zorlanıyordu. İçine düştüğü ve dönenip durduğu bu girdap, bunca radikal değişiklik fazla geliyordu hem ruhuna hem vücuduna. Savaş meydanında düşmüş bir asker gibi güçlükle doğrulup devam etti. Haftanın son günü yataktan kalkmak daha da zordu. Yorgunluktan çökmüş yüzünü yıkayıp aynaya baktı.

-          Diren– dedi. Yarın tatil, dinleneceksin.

Cumartesi sabahı çalan saatin o tiz, mekanik sesi beynini tırmalamıştı. Hırsla saate uzanıp susturdu ve başını yastığın altına gömerek o uyuşturan karanlığa geri döndü. Sadece biraz daha uyumak, plazanın o ezici ağırlığından kaçmak istiyordu.

Öğleden sonra uyandığında, yorgun hissediyordu hâlâ. “Bir şeyler atıştırsam, biraz da hava alsam iyi olur” diye düşündü. Kendini sokağa atıp Arnavut kaldırımından aşağıya yürüdü.

Şimdi her şeyi hatırlıyordu…

-          Evet, evet… Kesinlikle Pazar sabahı bugün.

Ağarmaya başlayan pencereden sızan o soluk, hastalıklı ışıkta kendi ellerine baktı. Elleri titriyordu. Neredeyse yirmi dört saati kaybetmişti. Zaman hafızasından silinmiş, koca bir gün zihninde kara bir deliğe dönüşmüştü. Ankara’dayken, dayısı yanı başındayken uyandığı o güvensiz sabahı düşündü. Sonra gözlerinin önündeki lojman odasının duvarları aniden karardı; kömürlüğün o isli rutubeti burnuna doldu. Ormanda nefessiz kalıp bayıldığı gün, göğsüne bastırılan bıçak ve nihayet o toprak çukurun içinde açtığı gözleri...

-          Allah’ım neler oluyor?

Evin içinde kafese kapatılmış yaralı bir hayvan gibi turlamaya başladı. Parkelerin üzerinde volta atarken, kendi zihninin ona ihanet ettiğini hissediyordu. Görünmez bir çukurun içine düşüyordu yine. Deliriyor muyum? Yoksa o çukurdan hiç çıkamadım mı?

-          Deliriyor muyum?

Öğlene kadar duvarların üstüne üstüne gelmesine güçlükle dayandı. Sonra ceketini sırtına geçirip sokağa fırladı. Bulduğu ilk ankesörlü telefona sarılırken, dayısının verdiği o kâğıt parçasını tutan parmakları terden sırılsıklamdı.

Titreyen eliyle tuttuğu kâğıdın en üstündeki numarayı çevirdi:

-          Erhan Bey?... Abi ben Yunus… Yakup’un yeğeni. Abi, bir konuda yardımına ihtiyacım var. Dayım Libya’da. Size güvenebileceğimi söylemişti giderken.

Pazartesi sabahı ofisine geldiğinde zihnindeki o uğultu hâlâ susmamıştı. Masasının etrafında gergin adımlarla turlarken kapı hafifçe tıklandı.

-          Girin!

İçeri, kucağında kalın bir dosya setiyle Şebnem girdi. İnsan Kaynakları'nın o her daim kusursuz, porselen gibi gülümseyen yüzlerinden biriydi.

-          Yunus Bey günaydın.

Topuklu ayakkabılarının tok sesi halıda yankılanarak masaya yaklaştı. Dosyaları bırakmak için eğilirken, kalçasını hafifçe Yunus’un masanın kenarındaki eline sürttü. Ağır, tatlı ve sentetik bir parfüm kokusu aniden Yunus’un burnuna doldu; bir an için nefesini kesecek kadar yoğundu. Şebnem masaya doğru uzandığında, dar kesim eteğinin iyice yukarı çekildiğini fark etti Yunus. Kadın, o cilveli gülümsemesiyle doğrudan Yunus’un gözlerinin içine bakıyordu:

-          Departmanın geçtiğimiz hafta yaptığı görüşmelerden uygun görülenler bunlar. Toplam sekiz dosya. İkisi tekniker, onları en üste bıraktım, diğerleri beden işçisi

Yunus, Şebnem'in cazibesiyle kendi içindeki karanlık çukur arasında sıkışmış gibi hissetti. Bakışlarını kadının bacaklarından hızla kaçırıp bir adım geri çekildi. Teşekkür edip sandalyesine oturdu ve en üstteki dosyayı alıp incelemeye başladı. Tüm dosyaların incelemesini bitirdiğinde çıkardığı notları temize çekti. Dosyaları alıp üzerindeki etikette “Havuz” yazan rafta, ilgili klasörlere alfabetik olarak yerleştirdi. O sırada çaldı masasındaki telefon. Santral arıyordu:

-          Yunus Bey merhaba. Erhan Bey hatta. Haberiniz olduğunu söyledi.

-          Bağlayın lütfen…

Erhan’la görüşen Yunus bir anlığına durup kendisini dinledi. Ardından ahizeyi kaldırıp 121 tuşladı.

-          Bahar Hanım merhaba. Bana aktaracağınız başka dosya yoksa bugün biraz erken çıkacağım. Haber vermiş olayım istedim.

Binadan çıkan Yunus otoparkın yanındaki taksi durağına gitti doğrudan. Sırada bekleyen taksiye bindi:

-          Bakırköy lütfen. Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Edebiyat16 Ağu 2026

Merhaba

Yor babam yor, Yol bitmiyor. Kim gidiyor, Kim geliyor? Gelene selam! Gidene selâ'm... Kalan olursa, Bir merhaba.

Parmaksız Piyanist·1 dk·2·1561