Sonra, tam ensesinin çukurunda, bir kadının fısıltısı duvardan sızdı:
- Dur!
Ses o kadar yakındı ki tüylerini ürpertti. Yalnız olmadığı duygusuna kapıldı. Köşelerde bir soluk, bir karaltı aradı ama sofa boştu.
Önce yatak odasına, ardından banyoya daldı. Kimse yoktu, yalnızdı. Nine miydi? Hayır… Ses hem gençti hem de çok yakından gelmişti. Yatak odasına döndü. Ses arkasında yeniden yankılandı. Bu kez yalvarıyordu:
- Dur lütfen!
Ses merdiven boşluğundan tırmanıyor gibiydi. Kapıya yöneldi, hızla açtı ve aşağı inen merdivenlere baktı. Basamakları indi. İkinci kata ulaştığında durup kulak kabarttı. Ölgün bir ay ışığı salonu aydınlatıyordu. Hiçbir hareket yoktu.
Banyonun kapısı, karanlık bir ağız gibi ardına dek açıktı. Ninenin kapısı kapalı, annesininki ise aralık.
Gök gürültüsünden çok korktuğu çocukluğunda, fırtınalı gecelerde yatağından sıçrayıp bu odaya koşardı. Bir an, duyduğu sesin annesine ait olmasını diledi… Ölümünün sadece bir rüya olmasını… Odaya girdiğinde onu yatağında uyuyor bulmayı…
İçerdekini uyandırmaktan korkar gibi sessizce içeri girdi.
Annesinin yokluğu, odadaki eşyaların varlığından çok daha belirgindi. Perde açık, yatak boş, oda soğuktu. Beklediği o mucize gerçekleşmemişti. Yine hayal gördüğünden emindi artık. Annesinin yatağının ucuna ilişti. Bir parça olsun huzur, belki annesinin sabun kokusu. Oysa oda sadece özlem kokuyordu. Yunus düşündü bu koku; annesinin mi… kendisinin mi?
Odanın hatıraları gözlerini doldurdu. Ağlamayı reddetti. Girdiği gibi, bir gölge sessizliğiyle dışarı çıktı.
Tam merdivenlere yönelmişti ki durdu. Parmakları boşlukta asılı kaldı.
- Ah! Nine…
Fısıldadı karanlığa doğru:
- Buraya inebildiğime göre, kapıyı kilitlemeyi unutmuşsun.
Oğlunu mahkûm gibi her gece kilitlemek annesi için mümkün değildi. Bu yüzden anahtarı çevirme günahı ninesine kalmıştı.
Belli ki yaşlılık ya da son günlerin bitmeyen yorgunluğu kapının kilitlenmesini unutturmuştu.
Hasniye Nine… hiç tanımadığı babasının anası.
Taş ocağında patlayıcılar yanlış yerleştirilmiş, hesapsız bir heyelan gerçekleşmişti. Toprak ve taş kütlesi, avına aniden saldıran bir yılan gibiydi. O sırada dekupaj sahasında çalışan, babası ve dedesi dâhil beş işçi, yutuluverdi.
Bu felaket dört evin üzerine çöktüğünde, ninesi kırklarında, annesi ise on dokuzundaydı. Yunus ise henüz ilk yaşını bile doldurmamıştı. Bu ölümlerin tanığı değildi belki… Ama gök gürültüsünden korkusu, belki de bu yüzdendi.
Atadan kalma evinde Hasniye Hanım, torunu da olunca her şeyini tam sanıyordu. Ama bir günde derin bir yokluğa gömüldü. O gece saçları tamamen beyaza döndü. Yine de kendini ilk toparlayan o oldu. Gelinine ve torununa kol kanat gerdi.
Yeni gelin, genç ve güzel Sema, başka birini isyana sürükleyecek bu ölüm karşısında tevekkül etti. Dua dolu bir hayata kendini teslim etti. Çok taliplisi çıktı ama kayınvalidesini hiç terk etmedi, bir daha evlenmedi. Yalnız kalan bu üç can, tüm zorluk ve acıları, bağlılıklarıyla yendi.
Yunus, ninesinin odasının önünden geçerken, içeride süregelen şikâyetten haberi yoktu.
Hasniye, bir heykel gibi, seccadesinin üzerinde diz çökmüştü. Parmaklarının arasından süzülen tespih taneleri, gözyaşlarını sayıyorlardı. Kızı gibi sevdiği gelini için dua ediyor, içten içe Allah’a sitemler ediyordu; bu kocamış karıyı kök gibi yerinde tutup taze sürgünleri birer birer aldığı için.
Kalbi kırıldığı için ağlıyorsa birisi, sesi duyulmaz. İşte bu yüzden Yunus da duymadı.
Yunus’un önünde iki seçenek vardı: Ya yukarıdaki kafese dönecekti ya da sahile yürüyecekti; o hiç unutmadığı gözlerin maviliğine.
Onu buralardan hep uzak tutan ama aynı zamanda çeken, durmadan çağıran o hayalin kumsaldaki izlerini arayabilirdi. Bulabilirse onlara yüzünü sürer, öfkesini söndürür, hasretini dindirir… Kimsenin duymayacağını bile bile, belki de tam bu yüzden, özür dilerdi.
İkincisini seçti.
Sessizce, parmak uçlarında indi merdivenleri. Ninenin uyanıp onu durdurmasını istemiyordu. Aşağı indikçe huzursuzluğu hafifliyordu. Her basamakta sırtından bir yük bırakıyordu. Gurbette yaşayan birinin, sıladaki sevgilisine kavuşmak için, otobüs garına koşarken duyduğu o kontrolsüz heyecanı hissetti.
Bir basamak… Bir nefes… Kapı… Ve işte bahçe, sonra patika. Sabırsızlanıyordu.
Nihayet dışarıdaydı. Kapıyı bir sırrı saklar gibi sessizce kapattı. Ciğerlerine çektiği gece havası ona serin bir şerbet gibi geldi. Yine çocuk olmalıydı şimdi. Tay olmalı, yel olmalıydı. Uçarak inmeliydi tepeyi. Eline aldığı ayakkabılarını giydi ve doğrudan arka bahçeye gitti.
Maitepe’den sahile inen üç farklı patika vardı. Üçünü de ezbere bilirdi. Hangi taşın altında akrep gizlenir, hangi dönemeçte paçana diken yapışır, hangi toprak kaygandır… Zihnindeki harita, azıcık yıpranmış da olsa, sapasağlam oradaydı.
Bu patikalardan rüzgâr gibi sahile iner, eve geç kalınca da soluk soluğa ama bir dağ keçisi inadıyla yukarı tırmanırdı. Büyük ihtimalle bölgedeki çocukların açtığı patikalar, bazen kesişir, bazen ayrılır ama sonunda hep aynı yere varırdı: sahildeki kayalıkların bitişiğindeki küçük kumsala.
Özellikle, yaz günlerini sahilde geçirmeyi seven çocuklar, bu özensiz dağ yollarından inip birbirine kavuşur, akşama kadar eğlendikten sonra da rüzgârın savurduğu karahindiba tohumları gibi dağılıp kendi patikalarından evlerine uçardı.
Çitlere henüz yaklaşmamıştı bile. O zalim sancı, şakaklarına yine saplandı. Gözü karardı, bahçe karardı, her yer karardı. Sendeledi. Yazları altında kahvaltı ettikleri asmanın direğine anca tutunabildi. Tırnakları kuru kabuğun içine geçti.
Bu hâlden – kendi bedeninin ona ihanetinden – nefret ediyordu. El yordamıyla, bir körün karanlıkta yolunu bulması gibi tahta sandalyeye bıraktı kendini. Birkaç saniye… Sadece beklemesi gerekiyordu. Kulağındaki o tiz çınlama susacak, dünya yeniden renge kavuşacaktı. Öyle de oldu. Tansiyonu düşen birinin kendine gelmesi gibi bu sarsıntının geçmesini bekledi. Sonra her şey yeniden normale dönecek, yarım kalan özgürlüğüne devam edecekti.
Gözlerindeki perde aralandığında, kendini yola dönük otururken buldu. Gökyüzü bıraktığı gibiydi ama garip bir ışık oyunu vardı. Oturduğu yer koyu bir gölgeye hapsolmuşken, yol tarafı sanki kendi ışığını üretiyordu. Sırtında, onu yola doğru iten görünmez bir elin baskısını hissetti. Patikaya inmesini istemeyen aynı güç o tarafa sanki bir duvar örmüştü. Mırıldandı:
- Tamam, taamaaam…
Sesindeki kabullenmişlik havaya karıştı:
- Yedi sene bekledim, belli ki biraz daha beklemeliyim.
Kendini ön bahçenin kapısından dışarı attı.
Yolun iki yanındaki sık ağaçlar bir bariyer gibi yükseliyordu. Gecenin bu saatinde şose tamamen ıssızdı. Ciğerlerini dolduran yoğun çam kokusu, ruhunda bir merhem etkisi yaratmıştı. Huzursuzluğu yavaşça kayboldu.
Maitepe’yi kıvrıla kıvrıla dolanan bu şose, tepedeki hiçbir evi öksüz bırakmaz, mutlaka her birinin önünden geçerdi. Evlerinin hemen sağ çaprazında yol ikiye ayrılıyordu. Bu yollar bir daha hiç kavuşmazdı.
Soldaki yol, yolcusunu kanyona dek bırakmazdı. Eski taş ocağının bulunduğu son durağa gelindiğinde, bir derenin, deltasında dağılıp yok olması gibi ortadan kaybolurdu.
Yokuştan aşağı inse kasabaya varacaktı. Sağdan devam etse önce Tuncay’ın evine, sonra da Yasemin’in eski evine. Kasaba uzak, sağ tarafsa ağır geldi gönlüne. Nine uyandığında evde olmadığını görsün istemiyordu.
Kanyon yolunu seçti. Geniş, düz ve bir saatlik sükûnet.
Yol ayrımına geldiğinde kısa bir tereddüt yaşadı. İçinde bir şey onu hâlâ sağa doğru çekiyordu. O yöne baktı. Bir süre öylece durdu. Sonra aniden sola dönüp yola koyuldu.
Birkaç dakika sonra, yolun solunda yeni bir sapak fark etti. Başında iki ayaklı ahşap bir tabela yükseliyordu. Yeşil zemin üzerine beyaz, süslü harflerle “Hilltown” yazılmıştı. Altındaki ok işareti solu, vadinin kalbini gösteriyordu.
Tabela o kadar yeni, öyle pürüzsüzdü ki bu köhne kasabaya ait değil gibiydi. Merakına yenildi, sapaktan içeri girdi.
Yol, kısa süre sonra asfalta döndü. Bordür taşlarındaki kusursuz işçilik, su kanallarındaki nizam; kaliteli mühendislik, düzgün çizgiler… Zengin bir semte gidiyormuş gibiydi.
Yokuşu inerken hava buz kesti. Sık ağaçların yerini geniş çayırlar aldı. Toprakta yeni yağmış bir yağmurun kokusu vardı. Yunus yönünü şaşırdı. Bu tarafta vadi olması gerekirdi. Kösdere bu bölgeden geçmeliydi, sonra falezler, sonra da deniz. Ama karşısında yemyeşil tepeler vardı.
Yürüdüğü yol sağa sola ayrılıyor, uzakta büyük çiftlik evlerinde sonlanıyordu. Hafiften üşümeye başladı. Hohlayıp ısıtmak yeterli gelmeyince, ellerini cebine sokup adımlarını hızlandırdı.
Yola çok yakın bir eve yaklaştı. Farklı bir mimarisi vardı. İki katlıydı. Ön cephesi tamamen camdı. Evin girişi yan taraftaydı. Arkasında dev bir akçaağaç vardı. Ağaç, göz alıcı bir kızıllığa bürünmüş, dökülen yapraklar yere pembe-beyaz-kızıl bir örtü örmüştü.
Balkon neredeyse bir oda kadar büyüktü. Demirlerinden sarkan sarmaşıklarsa altındaki alanı kapatacak kadar gürdü. Evin bahçesi şimşirlerle sınırlandırılmış, sağa sola heykeller serpiştirilmişti.
Alt katta perde yoktu. Bütün ışıklar açık, içerisi net görünüyordu. Genç bir çift, ellerinde kadehler ayakta duruyordu. Adam kadının elini tutmuş, duvardaki bir şeyi gösteriyordu. Adamın sırtı cama dönüktü. Üzerinde, kaftanı andıran tuhaf bir gecelik vardı. Kadın, beyaz bir elbise giyiyordu, yüzü seçilmiyordu.
Yunus, ayakkabısının bağının çözüldüğünü fark etti. Dizinin üstüne çöktü. Bağcıkları bağlamak, üşüyen elleri yüzünden çok zor olmuştu. Sonunda bağladı. Başını kaldırdığında şimşirlerin altında bir hareket fark etti. Yerde bir adam vardı. Yarı sürünerek ilerliyordu. Kirli gri bir trençkot giymişti. Evi gözetliyordu.
Yunus dikkat kesildi. Adamın elinde uzun mercekli bir fotoğraf makinesi, şimşirlerin arasından evin içine nişan almıştı. Yunus’un içi daraldı.
Evdeki çift birbirine daha da yaklaşmıştı. Kadın başını geriye atmış, adam kadının elbisesini çıkarıyordu. Yunus gözlerini kaçırdı. Ama fotoğrafçı kaçırmıyordu. Makinenin deklanşörü arka arkaya çalışıyordu. Küçük kırmızı bir ışık yandı, video kaydına başlamıştı.
Yunus karar verdi. Adamı yakalayacaktı. Neden bilmiyordu; ama içindeki öfke çoktan karar vermişti. Hışımla ayağa kalktı, bahçeye daldı ve koşmaya başladı. Süs kayalarının üzerinden atladı. Hızını almıştı, ivmesi artıyordu. Gözü bir anlığına evdeki çifte kaydı. Tam o anda görünmez bir kuvvet onu arkasından yakaladı. Sanki boynuna geçirilmiş bir ilmek hızla gerilmişti. Ayakları yerden kesildi. Kısa bir süre havada asılı kaldı. Sonra sertçe yere çakıldı. Başını zemine çarptı.
Nefesi kesildi, kımıldayamıyordu.
Göğsündeki baskıyı çok iyi tanıyordu.
Bayılıyordu…
Bir anahtarın deliğinde döndüğünü duydu.
Ninenin tatlı sesi:
- Nasılmış benim kuzum, uyanmış mı bakayım?
Yunus gözünü açtı. Tavanın tanıdık çatlaklarına baktı. Derin bir nefes çekti.
- Şükür… Çok şükür...
Ninesine seslendi:
- Uyandım sabah güneşim… Uyandım, geliyorum.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.