Odasına döndüğünde uyuyordu annesi, şükran duydu bu duruma. Yüzünü yıkamıştı, elinden geldiğince toparlanmaya çalışmıştı ama farkındaydı dışarıdan nasıl göründüğünün. Mutluluk, heyecan, merak, endişe, panik, hepsini birden bırakmıştı Yakup eline.
"Büyütülecek bir şey değil" demişti Yakup ama sesi tedirgindi. Sema’nın aklına Yunus’un çocukluğu hücum etti birden. Onu o karanlık kömürlükte, o çukurun içinde buluşu, kollarından tutup gün ışığına çıkarışı... "Ama çocuktu o zamanlar," diye fısıldadı kendi kendine. "Şimdi koca adam"
Camın önündeki metal sandalyeye ağır ağır oturdu, jaluziyi titreyen parmaklarıyla hafifçe araladı.
Bir süre sadece dışarıya baktı. Sonra nefesini dinledi; yetmiyordu. Göğsünün tam ortasında, soğuk bir mengene sıkışıyordu sanki. Elini göğsüne bastırdı, acı azalmadı; elini çekince daha da arttı. Omuzlarını geriye atıp ciğerlerini doldurmaya çalıştı ama içeri dolan hava onu rahatlatmadı. Ensesinden beline doğru bir ter boşaldı. Oturmak iyi gelmemişti. Tutunarak ayağa kalktı, pencereyi araladı. Tam o an, sol kolunda omuzdan parmak uçlarına kadar inen sinsi bir uyuşma hissetti. Korkuyla alt çenesini sıktı. Ayakları taşıyamayınca tekrar sandalyeye yığıldı. Gözlerini kapadı. "Geçer," diye mırıldandı, "Birazdan geçer."
Pencereden yüzüne vuran serin rüzgâr, nefesini bir nebze açtı. Çarpıntısı hafifleyince kalkıp pencerenin soğuk pervazına dayandı. Bulundukları binanın üçüncü katından, hastane kampüsünün yeşil alanlarına bakıyordu.
Kendi memleketinde yeşil, başına buyruktur. Fındık dalları birbirine girer, sarmaşıklar duvar tanımaz, otlar taşı delip çıkar. Oysa burada, her şey kalemle çizilmiş gibiydi. Çimenlerin boyu milimetrik, ağaçlar asker gibi budanmış; doğa burada taşkın değil, ehlileştirilmiş ve sınırları çizilmişti.
Binalar da öyleydi. Açık avlular, büyük hava geçitleri, geniş ve ferah pencereler... Kendi ilçesindeki o derme çatma devlet hastanesini hatırladı Sema. Koridorlarda üst üste yığılan insanları, ter kokan, pencereleri açılmayan havasız odaları, bekleme sıralarında kartonlar üzerinde sabahlayan çaresiz aileleri. Yine de... Yine de o hastanede olabilmeyi dilerdi. Bir ay diye gelmişlerdi bu yaban ellere. Şimdiyse dönüşün ucu belli değildi.
Bulundukları bu şehrin adına Essen demişti Yakup’un arkadaşı. Ruhr havzasının göbeğinde, eskiden kömür ve çelikle anılan, şimdilerde vitrinleri pırıl pırıl, geniş caddeli bir şehir. "Saray gibi," demişti Sema ilk geldiğinde, sonra da kendi lafına acı acı gülmüştü. Doğduğu kasabanın adıydı Saray. Sonradan ilçe olup Saraykent adını almıştı. Ama o tozlu yolları, çamurlu ve ışıksız sokakları, üç beş köhne dükkânıyla hâlâ ne saraydı, ne de kent.
Baba ocağını hatırlayınca buğulanan gözlerini kırpıştırdı. "Uvvvv canım babam," diyerek iç geçirdi. Fakir Saray’ın en fakir köylülerinden biriydi babası İshak. İki göz kerpiç bir ev, yıkılmaya yüz tutmuş bir ahır, toplasan beş yüz metrekare eğimli bir bahçe. Ahırda biri teke, dört keçi, babasının çocuksu inadı gibi. Biraz soğan, biraz sarımsak, bodur fasulye... Pazara çıkaracak tek bir mahsulü yoktu, anca boğaz tokluğuna, geçimlik.
Babası, sırf bu fukaralıktan elli beşine kadar evlenememişti. Sema’nın anası ise dünyalar güzeli bir kadındı. Onu çok genç yaşta başka bir köyün ağasının oğluna vermişlermiş. İki yıl çocuğu olmayınca, o körpe bedeni dayaktan çürümüş, kayınvalidesi ardına teneke bağlar gibi lafı yapıştırmıştı: "Meyvesiz ağaç! Çorak toprak!" En sonunda, "kısır bu" diyerek kızı gelin çıkardıkları baba evinin kapısına çuval gibi atıvermişlerdi. Köylük yerde dul kadına nefes aldırmazlar. Çok geçmeden, yaşlı İshak’la baş göz edilmişti. Aralarındaki yaş farkı uçurumdu ama kadın, ona insan gibi davranan İshak’ı çok sevmişti.
Evlendikten kısa süre sonra kadının karın ağrıları, sabah bulantıları, baş dönmeleri başladı. Tifodan, veremden korkan İshak, avucundaki son kuruşla at arabasına atlayıp karısını Yozgat merkeze, doktora götürdü. Doktor, İshak'ın sırtına vurup kahkahayı basmıştı:
- Ne tifosu ihtiyar? Baba olacaksın, baba!
İshak kasketini buruşturmuştu.
- Nasıl olur beyim? Kısırdır.
- Kısır değilmiş demek ki!
O gün yürekleri açılmış, iki göz kerpiç evleri koca bir saraya dönüşmüştü. O yüzden Sema koymuşlardı adını; gökyüzü gibi ferah olsun diye. Köylü doktora inanmamış, "mucize" demişti. Sekiz sene sonra, Yakup anasının rahmine düştüğünde ancak ikna olmuşlardı kısır olmadığına.
Sema o kara kış gününü ömürbillâh unutmazdı. Diz boyu kara bata çıka, ayaklarındaki kara lastiklerin içine dolan buz gibi sularla Kur’an kursundan döndüğü o günü... Avluya adım attığında ev kalabalıktı. Kapı önünde bekleşen kadınların ağzından beyaz buharlar çıkıyor, içeriden boğuk fısıltılar geliyordu. Odaya girdiğinde gürül gürül yanan sobanın üstündeki su kaynamış, bakır leğen çoktan yere indirilmişti. Köyün yaşlı ebesi kollarını sıvıyordu. Anasını sedirin üzerine yatırmışlar, dişlerinin arasına ısırması için tahta bir kaşık vermişlerdi.
Sancı uzadıkça uzadı. Dışarıda Yozgat ayazı camları dövüyor, anası dişlerini sıkıyor, çığlıklarını yutuyordu. Bir ara kadın, elini sol göğsüne götürdü. Yüzü kasıldı. Sonra elini yavaşça yana bıraktı, ebeyle göz göze geldi. Ve o an... Kanlı, ince, inatçı bir ağlama sesi yırttı odanın havasını. Ebe, kan içindeki çocuğu beze sarıp anasının göğsüne yatırdı. Sema, kapının eşiğinden ürkekçe o kundağa baktı. Küçük, buruşuk, çirkin mi çirkin ama sıcacık bir canlı. Anası yorgunluktan kapanan gözleriyle belli belirsiz gülümsedi.
Ebe kanlı ellerini yıkarken kapıya yöneldi. "Allah bağışlasın," dedi, "Evin bereketi olur." İshak kapının dışında duruyordu, utancından içeri adım atamamıştı. Dizleri titreyerek, fısıltıyla sordu: "Oğlan mı?" Mukallit ebe güldü: "Oğlan ya!" Sonra yaşlı adamın kulağına eğilip sırıttı:
- Kısır kadına iki çocuk. Sen de adammışsın haaa!
Ebenin o çiğ gülüşü kapının dışında asılı kaldı. İçeride, sedirin üstünde ağır bir sessizlik çökmüştü. Sema, anasının yüzündeki o yorgun tebessümün donduğunu gördü. Dudaklarının rengi hızla çekildi, mora çaldı. Kadın az önce göğsüne götürdüğü elini tekrar kalbinin üzerine koymak istedi ama kolu yarı yolda cansızca düştü.
- Anne?
Cevap gelmedi. Kadının göğsü nefes almak ister gibi bir an sarsıldı ama yerinden kıpırdamadı. Panikle ebe geri çağrıldı. Yaşlı kadın, kanlı ellerini anasının boynuna, göğsüne bastırdı, nabız aradı. Bulamadı. Kadınlar dövünmeye başladı, sular döküldü, pencereler açıldı. Sobanın içindeki ateş, içeri dolan rüzgârla titredi, sönecek gibi oldu. O kargaşanın arasında anasının ağzından kısa, düzensiz bir iç çekiş duyuldu. Son nefesti. Sonra her şey bitti. Sema o gün o kapı pervazında donup kalmıştı. Evde yankılanan tek ses, yetim kalan kardeşinin, Yakup'un tiz ağlamasıydı.
İshak o kargaşada dışarı fırlamış, diz boyu karı yara yara saatlerce koşmuştu tipide. Nihayet döndüğünde, kapının önünde homurdanan askeri bir ciple durdular. İki er atladı aşağı, ardından gencecik bir asteğmen. Üniforması gıcır gıcır ama yüzü kâğıt gibiydi. Elindeki siyah deri çantadan doktor olduğu anlaşılıyordu. İçeri girdi, odadaki o ağır, kanlı havayı soluyunca yüzünü hafifçe buruşturdu. Sedirde yatan kadına yaklaştı. Çantasını açmadı bile. İki parmağını kadının boynuna, şahdamarının üzerine bastırdı. Sonra buz gibi elleriyle kadının yarı açık gözkapaklarını usulca indirdi.
Doğruldu, kapı pervazında titreyen İshak’a baktı:
- Doğum zorlamış. Kalbi dayanmamış amca. Başınız sağ olsun.
Başka tek kelime etmedi. Ne uzun cümleler kurdu, ne teselli verdi. Ölümün o resmi, soğuk yüzü olup çıkıverdi odadan.
Sema sedirin köşesine sinmiş, öylece kalmıştı. O günü zihninde hep ortadan ikiye çatlamış bir ayna gibi taşıyacaktı ömrü boyunca. Aynanın bir yüzünde Yakup’un o inatçı ağlaması, diğer yüzünde anasının morarmış dudakları vardı. Sevinçle yas, aynı kerpiç odanın, aynı sedirin üzerine sığışmıştı. Ölüm ne kadar aceleciyse, hayat o kadar arsızdı; birbirlerini hiç beklememişlerdi. Kadınlar anasını yıkadılar. Üzerine bembeyaz bir örtü çektiler. O kargaşada sobanın üstündeki güğümde su kaynamaya devam etti, tısladı, taştı; kimse indirmedi. Birileri "Kader," dedi usulca. Birileri "Çok zorlandı garibim," diye fısıldadı. Kimse "Neden?" diye sormadı.
Sema babasının bacaklarına sarılıp, "Ben bakarım kardeşime," demişti o gece. Ama beli bükülmüş İshak’ın, biri kucakta bebek iki çocukla o kışı çıkarmaya gözü kesmedi. Dul kalması uzun sürmedi. Kayseri’den yaşını başını almış, esmer, sessiz bir dul kadın getirdiler eve. Üvey anası kötü biri değildi; vurmazdı, kırmazdı, bağırmazdı. Ama evin içinde bir hayalet gibi, sadece işine bakardı. Temizliğe, intizama, görgüye olan inancı, sevgiye olan inancından çok daha büyüktü. Çamaşırlar hep sakız gibi yıkanır, yemek vaktinde pişerdi ama o yemek yenirken masada çıt çıkmazdı.
Yakup’la Sema’yı büyüttü, evet. Fakat Sema "büyütülmek" ile "sevilmek" arasındaki o uçurumu çok erken yaşta, üvey anasının o soğuk nizamı içinde öğrendi. Hiç dayak yememişti ama başı da hiç okşanmamıştı. Üvey anasının gözünde Sema, kocasının önceki hayatından yadigâr kalmış, tozunun alınması gereken bir biblo, mecburi bir ayrıntıydı sadece.
Hastane odasındaki monitörden gelen ritmik, ince bir bip sesiyle o kerpiç evden Essen’e döndü Sema. Yatakta yatan Hasniye Hanım hafifçe inlemişti. Yorgundu garibim. Önce ameliyat, sonra uçak yolculuğu, tanımadığı buz gibi bir diyar... Doktorlar nekahet sürecinin uzayacağını söyleyince ninenin morali iyice göçmüştü. Sema yerinden kalkmadan, oturduğu sandalyeden etrafındaki cihazlara baktı. Her şey ölçülü, her şey kurallıydı. Yatağın başucunda, üzerinde hemşire resmi olan plastik bir düğme vardı. Sadece bir parmak hareketiyle birilerine ulaşabilme fikri Sema’ya hep tuhaf, bir o kadar da yavan gelirdi. Oysa kendi memleketinde acil bir şey olsa avluya çıkar, avazı çıktığı kadar “Yunuuuus!” diye bağırırdı. Sesin, nefesin, telaşın bir hükmü vardı. Burada her şey sessiz bir düğmeye bağlanmıştı.
Sema, Hasniye Hanım’a hiçbir zaman "kaynana" demedi. O eve ilk gelin gittiği, başında al yemenisi, elinde bohçasıyla o kapıdan girip elini öptüğü ilk günden beri hep "Anne" dedi. Ninenin kapı önündeki pabuçlarını düzeltirken, tuzu az diye yemeğini yeniden kavururken, başı ağrıdığında perdeleri sessizce çekerken bunu bir "gelinlik vazifesi" olarak yapmadı. Öz be öz anası olmadığı için, o kelimenin altını kendi elleriyle doldurdu. Belki de bu yüzden, ninenin her eklem ağrısını kendi etinde hissediyor, her suskunluğundan bir mânâ çıkarıyordu. Hasniye Hanım uykusunda kıpırdanıp sayıklamaya başlayınca Sema yatağa doğru eğildi. Dokunmadı, sadece nefesini dinledi. Nine bazen gençliğinden kalma bir anıyı, bazen toprağın altına verdiği kocasını, bazen de... Âdem’i mırıldanırdı.
İşte o anlarda Sema’nın göğsünün altındaki o eski mühür sızlardı. Âdem’i hatırlamak, zihninde düz bir çizgi üzerinde yürümek gibi değildi. Bazı hatıralar dün gibi kanıyor, bazıları hiç yaşanmamış gibi soluklaşıyordu. Aynı yaranın lodos vurdukça farklı köşelerden sızlaması gibiydi zaman.
Yetmiş sekiz yazıydı. Yozgat’ın havası, kurşun dökülmüş gibi ağırdı. İnsanlar sokaklarda bir tahterevallinin iki ucuna basar gibi yürüyor, dengeyi bozmamak için fısıltıyla konuşuyordu. Kasabanın kerpiç duvarlarına geceleri sloganlar yazılıyor; sabaha karşı askerler kireçle siliyor, ertesi gece o beyaz kirecin üstüne yenisi yazılıyordu. Havada hep genzi yakan bir kireç ve barut kokusu vardı.
Âdem jandarma eriydi. Köye yakın garnizonda görevliydi. Devriyeye çıkarlardı; bazen sadece "devletin gölgesini" göstermek, bazen de gerçekten kanlı bir kavgayı ayırmak için. Sağ-sol, ileri-geri meseleleri Âdem için bir fikir kavgası değil, dindirilmesi gereken bir yangındı. Kimin neye inandığına bakmazdı. Namlusunu kimseye doğrultmaz, bağırmaz; sadece araya girer, kalabalığı dağıtırdı. Üniformasının içinde devletin öfkesi değil de, bu sonu gelmez kavganın yorgunluğu duruyor gibiydi.
Onu ilk kez tozlu köy yolunda, bir ihbar baskınında görmüştü Sema. Erkekler duvara dizilmiş, üstleri aranıyor; kadınlar avlu kapılarından endişeyle bakıyordu. Sema da orada, her zamanki gibi kalabalığın bir adım gerisindeydi. Askerlerin içinde İngiliz bıyıklı tek o vardı. Asıl dikkat çeken bıyığı değil, elleriydi. Diğerleri tüfeklerinin dipçiğiyle köylüleri iterken, o tüfeğinin namlusunu toprağa eğmiş, insanlarla yumuşak bir sesle, ikna ederek konuşuyordu. Bir ara başını çevirdi, bakışları kalabalığın arkasındaki Sema’yı buldu. Âdem’in dudakları kımıldamadı ama gözlerinin içi gülümsedi. Sema’nın yanaklarına ateş bastı, başını hızla öne eğdi ama çenesinin altından, göz ucuyla bakmaya devam etti.
İkisinin de alışık olmadıkları bir şeydi. Sonraki karşılaşmaları tesadüf değildi. O devriye yolları hep Sema’nın çeşme yoluna, tarlasına denk düşmeye başladı. Başlarda hiç konuşmadılar. Sadece bakışıyorlar, birbirlerinin o telaşlı dünyasında bir anlığına durup soluklanıyorlardı. Aylar geçtikçe memleket daha da sertleşti. Gece sessizlikleri yerini çatışma seslerine bıraktı. Sema kerpiç evde Âdem için, Âdem garnizonda Sema için korkar olmuştu.
Terhis vakti geldiğinde Âdem ne yapacağını şaşırmıştı. Eline dokunamadığı, sadece gözleriyle sevdiği bu kızı o cehennemin ortasında bırakıp dönemezdi memleketine. Tezkeresini aldığı gün, nizamiyeden çıkıp doğruca kasabanın yol ayrımına gitti. Sırtında çantasıyla beklemeye başladı. Onu son kez görmek umuduyla yola çıkan Sema’yı gördüğünde, kolundan tutup koca bir meşe ağacının altına çekti. İlk defa gözlerine bu kadar yakından bakıyor, ilk defa o titreyen, nasırlı küçük ellerini tutuyordu. "Gelir misin benimle?" diye sordu. Sesi, namlusunu toprağa eğen o adamın sesi gibi yumuşak ama kararlıydı. "Gelirim," dedi Sema hiç düşünmeden. Bu bir kaçış değildi; bu, birlikte kalmaya karar vermekti.
Sema o gün eve koşup, henüz sabi olan kardeşi Yakup’a sımsıkı sarıldı. "Babama hemen söyleme," dedi, koca koca açılan gözlerinden öptü. Aslında babası İshak’ın nasırlı elini öpmeyi, "Hakkını helal et," demeyi her şeyden çok isterdi. Ama ya engel olursa? Ya onu o soğuk, sessiz üvey ananın insafına bırakıp, bir başkasına verirse? Âdem’den başka bir göze bakamaz, başka eli tutamazdı artık. Bohçasını sardı, avlu kapısından son kez çıkıp gitti. Âdem ona büyük vaatlerde bulunmamıştı, yalan da söylememişti. Sadece hep yanında durmuştu. Sevgi böyle bir şeydi Sema için. Gösterişli cümleler kurmak değil; fırtına koptuğunda, o meşe ağacı gibi dibinde öylece, dimdik durmaktı.
Hasniye Hanım için de öyleydi bu. Essen’deki o yabancı yatakta gözlerini araladığında, ilk baktığı yer pencere ya da kapı değil, Sema’nın oturduğu o metal sandalyeydi. Sema’yı orada, yanı başında, gözünü kırpmadan beklerken görmek, yıllardır olduğu gibi, nineye nefes aldırıyordu. Sema da bunu bildiği için o sandalyeyi yataktan bir milim bile uzağa çekmedi. Bir kez bile of demedi, kemikleri sızlasa bile "yoruldum" kelimesini diline değdirmedi.
Zaman bazen Sema’nın zihninde oyunlar oynar; Yozgat’ın kara kışıyla, o lanet taş ocağının dondurucu soğuğunu birbirine katardı. O gün ocakta toprak kaymış, dağ yer değiştirmişti. Evin iki direği, Hasniye’nin kocasıyla Sema’nın Âdem’i, o toprağın altında kalmıştı. Sema’nın göğsü Yunus için sütle doluydu ama o gün acıdan bıçak gibi kesildi. Hasniye Hanım o gün yaşlanmadı; kelimenin tam anlamıyla içine çöktü. Biri kocasını, diğeri hem kocasını hem aslan gibi oğlunu o toprak yığınında bırakmıştı. Kerpiç ev bir anda büyümüş, odalar boşalmış, sofra anlamsızlaşmıştı. Sema’nın çocukluğunda, anası öldüğünde hissettiği o devasa boşluk, bu kez daha acımasızca, geri dönmüştü.
Herkes onun baba ocağına dönmesini beklemişti. Ama o, Hasniye ninenin o çökmüş omuzlarına bakınca gidemedi. Kendi anası o sedirde can verdiğinde ne hissettiyse, Âdem’in kefenli bedeni toprağa inerken ne hissettiyse, Hasniye Hanım da aynısını hissetsin istemedi. Bir de kendisi gidip, o yaşlı kadını kendi evinde bir "ayrıntıya", bir fazlalığa dönüştürmeyecekti. Kaçmak yerine o yükü omuzlamak, terk etmek yerine sımsıkı sarılmak... İşte onun inandığı sevgi buydu.
Âdem toprağa verilirken İshak babası da cenazedeydi. Yılların iyice çökerttiği adam, yanında ilk gençliğe adım atmış Yakup’la çıkagelmişti. İshak, topraktan yarılmış elleriyle kızının ellerini tutmuş, gözlerinden yaşlar süzülerek fısıldamıştı: "Hiç kırılmadım ben sana. Gel, baba evine dön kınalım." Yakup ablasının siyah eteğine yapışmış, "Abla gidelim ne olursun," diye ağlıyordu. Sema diz çöktü, kardeşinin yanaklarını sildi. "Yunus var..." dedi usulca. "Ben bakarım ona abla. Bizim çocuğumuz olur, ne olur gel..." Sema kardeşinin boynuna sarıldı, saçlarını kokladı. "Canım... Ben gelemem. Ama sen hep gel, e mi? Bırakma beni..."
Kapanan bir yaranın kabuğuydu zaman denen şey. Yara altta hep canlıydı ama dışarıdan bakıldığında görünmüyordu. Kasabalılar onun genç yaşına, güzelliğine bakıp "Yeniden evlensin" diye çok tutturdular. "Yazıktır, Yunus da babasız büyümesin," dediler. İstemedi. Bir gün en yakın arkadaşı Zeliha, onu dere kenarındaki taş köprüde sıkıştırmış, kulağına fısıldamıştı: "Kız deli olma. Sinemanın sahibi seni istiyor, haber salmış. Çok da zengin, rahat edersin." Sema o gün köprünün üstünde öyle bir durdu, Zeliha’ya öyle bir baktı ki; gözlerindeki o buz gibi, keskin itiraz arkadaşını dondurdu. Zeliha az daha dostluklarından olacağını anlayıp lafını ağzına tıkadı ve bir daha bu konuyu hiç açamadı.
Sema’nın kalbi o taş ocağında kapanmış bir türbeydi artık; kapısı sadece Yunus’a ve Hasniye Ana’ya açılırdı.
Büyümüştü işte Yunus. Mühendis olacaktı. Hayatta yalnız kalmaktan hiç korkmamıştı Sema; onun tek kâbusu, kanatlarının altındakilerin boşluğa düşmesiydi. Anasını, Âdem’i koruyamamıştı zamanında, bu yüzden tüm demirden kanatlarını Yunus’un üzerine örtmüştü. Ah, şimdi bir sesini duysa... Şu steril, ilaç kokulu Alman hastanesinde omuzlarına binen korkuyu ancak oğlunun bir "Ana" deyişi söküp alabilirdi.
Göğsündeki o ezici baskı yavaşça hafiflerken, Yakup’un telefondaki sesi zihninde yankılanmaya devam ediyordu: “Yanımda değil.”
Sema yatakta usulca doğruldu, sol eliyle hastane önlüğünün yakasını sıktı. Önemli bir şey olsa Yakup söylerdi, değil mi? Libya’daydı kardeşi. Yunus’u ise Ankara’da, okulunda sanıyordu. “İmkân bulamamıştır abla, arar mutlaka. Ben takip ediyorum, sen merak etme,” demişti Yakup. Sesi pürüzsüzdü ama Sema’nın içindeki o kadim anne huzursuzluğu bir türlü dinmiyordu.
Ne hareketli çocuktu Yunus Allah’ım. Yerinde duramaz, zıp zıp zıplar, anasının yüreğini ağzına getirirdi. Nerde bir ağaç nerde bir duvar: “Yunus duuuur, düşücen şimdi!” der demez pat diye düşerdi. Bir gün dizini kanatır, diğer gün omzunu çıkarıp ağlayarak gelirdi.
Ama o kaybolduğu geceler yok mu? Hatırladıkça kanı çekilirdi Sema’nın. Ya Yavuz onu o çukurda bulamasaydı? Ayyy ay ayyyyy düşünmek bile istemiyordu.
Çareyi, odasının kapısına dışarıdan asma kilit taktırmakta bulmuşlardı. Başta Sema geceler boyu o kilitli kapının eşiğinde sabahlamıştı. Ya uyanır da kilitli olduğunu görüp korkarsa? Diye içi içini yemişti. Ama işin garibi, Yunus bu duruma hiç itiraz etmemişti. Aksine, kapı kilitlenmediği zamanlarda “Kapıyı kilitleyin ana” diyordu. Dünyayla arasına çekilen o demir sürgü, nedense ona kendini güvende hissettiriyordu. Kendi zihninden, kendi adımlarından korunmak ister gibiydi. Bir kere "artık büyüdü, bir şey olmaz" deyip kilidi açık bırakmışlardı da, iki haftanın sonunda onu sabahın ayazında bahçedeki çardakta uyurken bulmuşlardı. “Sıcakladım herhalde” demişti boş bakan gözlerle, aşağı nasıl indiğini bilmeden. O günden sonra kural bir daha bozulmadı. Geceleri kilidi Hasniye vurdu, sabahları Sema açtı.
Kapının tıklatılması çekip çıkardı Sema’yı geçmişinden.
“Hallo,” diyerek içeri girdi sarışın hemşire. Yüzünde, öğrenilmiş ama samimi bir tebessüm vardı. Artık birbirlerinin dilini hiç anlamadan anlaşmanın bir yolunu bulmuşlardı. Çok zorda kalırlarsa, Yakup’un Almanya’daki gurbetçi arkadaşı Mustafa’yı arıyor, telefonu hemşireye uzatıyorlardı.
Hasniye’nin sürekli yatması yasaktı. Ameliyat öncesi vücudunun toparlanması gerekiyordu. Hemşire, Hasniye’nin koluna girip onu koridorda yürütürken her gün aynı rutin işliyordu: Tansiyon ölçülüyor, şeker not ediliyor, tepsiler dolusu tatsız tuzsuz Alman peyniri, yoğurt ve haşlanmış yeşillik önüne konuyordu. Hayatı boyunca böyle bir ilgiye, böylesi bir düzene alışık değildi Hasniye. Sırf bir an önce iyileşip memleketine dönebilmek için önüne konan o otları yutkunarak yiyordu.
Birkaç hafta içinde yanaklarına hafif bir renk gelmişti. Sema takıldı annesine:
- Kız! Mermerci Kamil seni böyle görse dünürcü yollar valla.
- Aaaaa delinin zoruna bak. Kendine koca bul sen. Sıpasının anası.
Gülüşmüşlerdi ama o gülüşün ardında ağır bir bekleyiş vardı. Uzun uzun yürüyorlardı her gün. Sonra bahçedeki banka oturup kasabanın denizini düşlüyorlardı. Hasniye’ye kalsa tamamdı bu iş. Bir tek doktorları ikna edemiyorlardı. Asık suratlarıyla, makine gibi gelip not edilenleri gözden geçiriyor, sonra da “Nicht mehr lange” deyip gidiyorlardı. “Çok kalmadı” ya da “fazla sürmez” dendiğini anlıyorlardı artık. Ama düpedüz fazla sürüyordu işte.
Almanya’da iki buçuk ayı devirmişlerdi. Nihayet farklı bir lakırdı döküldü doktorun dudaklarından. Heyecanlanıp aradılar Mustafa’yı. İki hafta sonrasına tarih vermişti doktor. Değerler istenilene çok yaklaşmıştı. Ameliyat için sorun görmüyorlardı. Sevinçle kucakladılar birbirlerini. Ah bir de Yunus’a söyleyebilseler. Kim bilir nasıl da sevinirdi... Ölesiye özlüyordu oğlunu ama o iyi olsun da gerisi mühim değil. Elbet kavuşup görüşeceklerdi.
Ameliyat sabahı, gün ışığı gri bulutların arasından süzülürken odaya yeşil önlüklü görevliler doluştu. Hasniye’yi tekerlekli sedyeye yatırdılar. Sonra o uzun yolculuk başladı.
Sema kapıda kaldı. Bir saat sonra ameliyatı yapacak doktor da geldi. Kapılar kapandı, tedirgin bekleyiş başladı. Ameliyathanenin önündeki koridor uzundu; ışıklar hep aynı tonda, duvarlar tek renk. Sema sandalyeye oturmadı, ayakta durdu. Yürüdü... Durdu... Tekrar yürüdü. Saate baktı, sonra vazgeçti. Başka türlü akıyordu burada zaman.
Birinci saatin sonunda kalbi hızlandı. Elini göğsüne götürdüğünü fark edince hemen indirdi. Hasniye’yi düşündü; sedyeye uzanmış, kapının kapanışına kadar arkasından bakmıştı. “Endişelenme kızım” demişti Hasniye, Sema bu cümleyi tutunacak bir şeye çevirdi.
İkinci saatin sonuna doğru koridorda hareketlenme oldu. Bir sedye geçti, ardından başka bir sedye. Hepsine bakmamaya çalıştı. Gözlerini duvara sabitledi. İçinden dua etti. Sonunda doktor kapıdan çıktı. Yürüyüşünden, duruşundan anladı: ameliyat bitmişti. Sema’nın yanına gelip bir şeyler anlatmıştı. Sema hiçbirini anlamamıştı ama doktor rahatlamış gibi görünüyordu.
Hasniye’yi hemen çıkarmadılar. Neredeyse iki saat daha bekledi. İçeri girmesine izin verilmedi. Bekledi. Sadece bekledi. Dışarıdan bakıldığında sakin duruyordu; elleri dizlerinde, sırtı dik. İçinde ise her şey yer değiştiriyordu.
Nihayet tekerlekli sedye göründü. Hasniye’yi gördü. Yüzü solgundu ama nefes alıyordu. Bu yeterdi. Yanına yaklaştı, elini tuttu. Sıktı mı, sıkmadı mı bilmiyordu ama sıcaklığını hissetti. Odaya aldıklarında yatağa yatırdılar. Monitörlerin sesi, düzenli aralıklarla duyulan o bip, Sema’ya hayatın hâlâ devam ettiğini hatırlattı.
Sandalyeyi çekip Hasniye’nin yatağının başucuna ilişti. Metal ayakların zeminde çıkardığı o tiz ses, odanın sessizliğini bir anlığına bozdu. Uzun, kalbini mengenede sıkan bir sabahın ardından ilk kez nefes aldığını hissetti Sema. Hasniye uyuyordu. Monitörden gelen düzenli, yeşil çizgilerin ritmi, odadaki en güzel müzikti şimdi. Hemşireler sık sık odaya giriyor, serumları kontrol ediyor, anlaşılmaz kelimeler fısıldaşıyorlardı. Sema dillerini bilmiyordu ama gözlerinin içine bakıyordu. Dudaklarındaki o belli belirsiz, rutin tebessümü gördükçe içindeki buzlar çözülüyor; her şeyin yolunda olduğunu, ölümün bu beyaz odayı teğet geçtiğini anlıyordu.
Az sonra koridordan adının yankılandığını duydu. Bankodaki hemşire elindeki ahizeyi sallayarak ona işaret ediyordu. Günlerdir beklediği o haberdi bu. Yakup aramış olmalıydı. Sandalyeden nasıl kalktığını, o uzun koridoru nasıl koştuğunu bilemedi. Göğsünde pır pır eden bir kuşla bankoya yanaştı, ahizeyi iki eliyle kavradı. Teli parmaklarına dolarken coşkuyla bağırdı:
- Yakup! Tam zamanında aradın. Annem iy–
Hattın ucundaki derin, hışırtılı boşluktan tek bir kelime düştü:
- Anne?...
Telefon elinden kayıp düştü Sema’nın. İki eliyle ağzını kapattı. Boğazından kopup gelen hıçkırığı bankodaki hemşire duymasın diye yutkunmaya çalıştıysa da, omuzları şiddetle sarsılmaya başlamıştı. Parmakları bembeyaz kesilene kadar telefonun kordonunu sıktı. Nefesini toparlayıp, harfleri titrete titrete dökebildi dudaklarından:
- Oğlummm... Yavrum benim...
Kelimeler boğazına diziliyordu. Öylesine özlemişti ki, ayların hasreti, yutkunduğu korkular, Essen’in bu yabancı yalnızlığı tek bir "Anne" kelimesiyle tuzla buz olmuştu. Ankesörlü telefonun süresinin az olduğunu biliyordu. Çatallı bir sesle, telaşla anlattı; Hasniye’nin iyi olduğunu, ameliyattan yeni çıktığını, renginin yerine geldiğini tek nefeste özetledi.
Yunus dinledi, hiç araya girmedi. Eskiden olsa bir şaka yapar, "Sema Sultan" der, onu güldürürdü. Ama şimdi hattın ucunda sadece ağır, düzenli, metalik bir nefes alışverişi vardı. Sonra yine hızlıca onu sordu Sema. Okul nasıl gidiyordu, bir eksiği var mıydı, alışmış mıydı, memnun muydu hayattan. Yorgun geliyordu Yunus’un sesi. “İyi” demişti, “Sen merak etme, her şey çok iyi”. Son jeton biterken hızlıca “Sonra tekrar ararım” dedi, “Öp ninemi, çok seviyorum sizi”. Allak bullak döndü Sema odaya. Kalbini tuttu, heyecandan titriyordu elleri. Gözleri?.. sevinçten ağlıyordu, deliler gibi.
Hat kapandı. Kesik kesik çalan sinyal sesiyle baş başa kaldı Sema. Ahizeyi yavaşça yerine koyarken, elleri hâlâ heyecandan titriyordu. Koridorda, o beyaz ışıkların altında durdu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu; dışarıdan bakan biri için bunlar kavuşmanın, haber almanın sevinç gözyaşlarıydı. Deliler gibi ağlıyordu evet, ama göğsünün kafesine, adını koyamadığı, buz gibi bir şüphe çöküp kalmıştı. Oğlunun sesindeki o ruhsuzluk neydi?
Hasniye'nin iyiye gitmesi, o günkü sevincinin altını doldurmuştu. Ama doktorlar, taburcu kâğıdını imzalamamakta direttiler. Kontroller, testler derken onları o yabancı memlekette tam bir ay daha tuttular. İşte bu, yavaş yavaş bir zulme dönüştü. İyileşmişlerdi, köklerine dönmek istiyorlardı ama hastanenin o ağır işleyen çarkları onları bırakmıyordu.
Haftada bir ya Yakup arıyor ya da Yunus. "Az kaldı," diyorlardı, "biraz daha sabredin." Yunus her aradığında Sema pür dikkat kesiliyor, oğlunun sesindeki o mekanik durgunluğu aşmak, içindeki eski Yunus'a ulaşmak için çabalıyordu ama o “kalkan”, telefondan bile hissediliyordu. Çaresiz, beklediler.
Ve o gün geldi. Mustafa hastanenin kapısına yanaştı. İçine gurbet çikolataları, kahveler tıkıştırılmış ağır bavulları bagaja yükledi. Sema, bir aydır sadece gözleriyle anlaştığı o mavi gözlü hemşirelere sımsıkı sarıldı. O soğuk, profesyonel kadınların bile gözpınarlarında tuhaf bir ıslaklık parlamıştı.
Pırpır eden iki kuşun yüreği, metal bir kuşa binip evine gitti.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.