YazYorum
Edebiyat21 Ağu 2026

Uyurgezer - 25

Devam metni

Murat Erdem Arıker|21 Ağustos 2026|12 dk okuma
385 görüntülenme|0 yorum

Toplantıdan çıktığında gece çökmüştü. Büyük iş, dedi içinden. Büyük değil, dünyanın en büyük derin batırma tüp tüneli. Ana yüklenici Japonlar olacaktı ama Terraforce’un üstleneceği kısım da mühendislik sınırlarını zorluyordu. Yetmiş altı kilometrelik bir kâbus.

Keşke dayım yapsaydı, diye düşündü bir an. Durdu, zihnindeki takvimi hesapladı: Dubai’nin bitmesine en az üç yıl var. Proje için başka mühendisler önermesi gerekiyordu. Henüz bilmiyordu; Yenikapı kazılarında Theodosius Limanı’nın çürümüş ahşap kalıntıları ortaya çıkacak, proje dokuz yıl sarkacak ve o ihale dosyası dönüp dolaşıp yine Yakup’un masasına konacaktı.

Adımlarını hızlandırdı. Ceketinin yakasını kaldırdı ama üşüdüğünden değildi. Aslı'nın “Maskeleri sevmem” cümlesi zihnine takılmış, bir kıymık gibi batıyordu. Maske… Yıllardır kurduğu düzen bir maske miydi? Hayır. Disiplin zayıflık değildi. Kontrol zaaf değildi. İnsan kendini korurdu, akıllıcaydı. Ama neden kalbi hâlâ hızlanıyordu?

Bir hafta sonra Rusya’ya gidecekti. Sakhalin-II’nin teslimine az kalmıştı. Proje kapanmadan tüm personel değerlendirmeleri tamamlanmalı, yeni projeye dâhil edilecekler netleşmeliydi. Cehennemin dibi, diye geçirdi içinden. Rusya bile değil. Ta en doğusu, Japonya sınırında, buzla kaplı bir ada. 

-          Uzaklaşmam iyi olur. Sistemi yeniden kalibre etmem gerek.

Geçen yirmi gün boyunca her akşam, işten çıkar çıkmaz anlamsız bir telaşla eve dönmüştü. İlk gün, normalde asla yapmayacağı bir şey yapmış; yol üzerindeki bir şarküteriden Kars gravyeri ve bir şişe Kavaklıdere Öküzgözü alıp salon masasının tam ortasına koymuştu. Bekledi. İkinci gün bekledi. Üçüncü gün bekledi. Şişenin mantarı hiç açılmadı. Onuncu gün gravyerin kenarları kuruyup karardı, çöpe gitti. Şişe masada tek başına kaldı. Kimse gelmedi.

O gece apartmana girdiğinde içeride ışıkları yakmadı. Ceketini yemek masasının sandalyesine bıraktı. Salonda, köşede duran yarım tuvale takıldı gözü. Aslı'nın bıraktığı tuval... Figürün yüzü belirsizdi. Yaklaştı. İşaret parmağının ucuyla tuvalin kenarına dokundu. Kurumuş yağlıboyanın pütürünü, o sertleşmiş çıkıntıyı hissetti.

“Belki de sensin,” diye fısıldadı karanlığa.

Saçma. Tanımadığı biri tarafından çözülmeye çalışılmak, son derece rahatsız ediciydi. Ama Aslı onu çözmeye çalışmıyordu; sadece… bakıyordu. Koltuğa oturdu. Ev aynıydı. Düzenli, sessiz, steril. Yine de yabancı bir şey girmişti sanki; küçük, canlı, inatçı… Yunus, zihnindeki dosyaların yere saçıldığını hissediyordu. Kalktı, kapıyı içeriden kilitledi. Avucunda sıktığı anahtarı, girişteki testilerden birinin içine attı. Tık. Seramiğe çarpan metalin sesi, kendi kurduğu hapishanesinin ninnisiydi.

Bir çocuğun yatmadan önce kendi kendine ettiği gizli bir dua gibi, Yasemin’i düşündü. Ertesi sabah, ajandasının son sayfasını açtı. Kendi el yazısıyla atılmış, “Biiiir… İkiii… Üüüüüç!” notuna baktı uzun süre. Üzerini kalın, siyah bir kalemle karaladı. Testiyi kırıp anahtarı aldı ve ofise gitti.

Yavuz’la konuştu ertesi hafta. En az on gün Rusya’da olacaktı. “Kasabada sorun yok” diyordu Yavuz:

-          Hanım Ana sana bir hırka örmüş. Tutturdu “Götür bunu Yunus’a” diye. Bana da sebep olur. Sen döndüğünde gelirim İstanbul’a.

Yine yalnız bir uçak yolculuğundan sonra sahaya geçti. Ertesi sabah derme çatma bir barakada açtı gözünü. Hava -18 dereceydi. Rüzgâr çelik konstrüksiyonların aralarında ıslık çalıyor, yerde buz damlacıkları uçuşuyordu.

Sıvılaştırma tesisinde basınç testi yapılacaktı. Japon kalite ekibi izliyordu. Proje Sorumlusu yönetiyordu testi. Yunus sadece gözlemciydi.

Testin ilk yirmi dakikası pürüzsüzdü. Derken Yunus’un gözü dördüncü manometreye takıldı. İbrede milimetrik, neredeyse hayalet gibi bir dalgalanma oldu. Gözlerini kıstı. “Hat ikiyi kapatın,” dedi sertçe.

Geç kaldılar. Önce ince bir alarm sesi duyuldu, ardından tiz bir metal çatırtısı. Bir conta basınca dayanamayıp kustu. Beyaz, yoğun bir buhar bulutu, patlamış bir şarapnel gibi boruların arasından fırladı. İki işçi panikle kaçışırken biri buzlu zeminde kayıp sırtüstü düştü. Basınç iğnesi kırmızı bölgeye sıçradı. Emniyet sistemi mekanik bir homurtuyla devreye girdi.

Tam o sırada Yunus, kontrol paneline atıldı. Avuç içiyle acil durdurma butonuna öyle bir vurdu ki, sanki paneli kırmak, o sızıntıyı kendi elleriyle boğmak istiyordu.

Kontrol odası buz kesti. Sadece dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Yunus butondan elini yavaşça çekti. Nefesi kesik kesikti. Çene kasları seğiriyor, uzun zamandır yaşamadığı o titreme parmak uçlarında geziniyordu. Bağırmadı. Ama sesindeki o ölü tını odadaki herkesin omurgasını ürpertti:

-          Böyle mi teslim edeceksiniz bu projeyi? Bunun gibi bir hata bizi aylarca geriye atar.

Neye uğradığını şaşırmıştı Proje Sorumlusu. Yutkundu. Yardımcısı Viktor, ezik bir sesle araya girmeye çalıştı:

-          Küçük bir kaçaktı efendim. Büyük hasar yok. Acil durum devreye girmişti zaten.

Yunus gözünü ona çevirdi. Uzun, soğuk, sabit bir bakış. Viktor sustu.

-          Yarım saniye gecikme oldu.

Kelimeleri birer buz kalıbı gibi masaya bırakıyordu:

-          -35’te bu iki saniye olur. İki saniye boru çatlatır. Boru çatlağı zincirleme basınç boşalması demek. Küçük ile felaket arasındaki sınır sandığın kadar kalın değildir.

Kimse cevap veremedi. Japon mühendisler bile gözlerini kaçırdı. Yunus masaya geçti, deri kaplı defterini açtı. Gözleri fazla sakindi. Takip eden üç gün boyunca tüm dosyaları didik didik etti. Adada fazladan kaldı. Kararını vermişti: Tüm teknik ekip ve sorumlu mühendis kovulmayacak ama Terraforce’un hiçbir yeni projesine dâhil edilmeyecekti. Üzerleri çizilmişti.

Dönüş yolu yine sessizdi. Uçakta önündeki raporları açtı, isimlerin üstünü kırmızı kalemle çizerken Aslı’yı düşünmekten kendini alıkoymaya çalışıyordu. Rusya’da verdiği tepkinin sertliğine takıldı aklı. Gerçekten o conta bu kadar büyük bir kriz miydi? “Evet,” dedi kendine. “Kontrol kaybı gördüm. Küçük bir sızıntı, tüm felaketlerin habercisidir”. Dişlerini sıktı. Tuvaldeki o yarım yüze öfkelendi. Ben belirsiz bir siluet değilim.

Uçak İstanbul'a indiğinde şehir griydi ama Rusya’nın o bıçak gibi soğuğundan sonra hava bunaltıcı derecede ılık gelmişti. Kendi dairesinin kapısına geldiğinde, içeriden yükselen neşeli gülüşmeleri duydu.

Anahtarını sokup sessizce girdi. Fark etmediler. Yavuz ayakta, Papaz evindeki kavgayı anlatıyordu:

-          Yunus’un kafasına odunla vurmuşlar tamam mı? Baktım böööyle sallanıyordu. Hemen atladım adamın üstüne tabii…

Yavuz tam o an kapıda dikilen Yunus’u gördü, kocaman bir kahkaha attı:

-          Vaaay! İyi adam lafının üstüne gelirmiş derler.

Aslı koltukta oturuyordu. Elinde yarım bir kadeh vardı. Gözleri şarap kadehi kadar parlaktı, hâlâ gülüyordu. Masadaki şişe dibe inmişti. Yavuz tam bir sarhoş salınımıyla gelip Yunus’a sarıldı:

-          Kardeşim benim... Adamdır o adam…

Sonra Aslı’ya döndü. Peltek bir dille:

-          Sana Yunus’u çukurdan nasıl çıkardığımı anlatmış mıydım?

Alkol kokusu keskin, gövdesi ağırdı Yavuz’un. Yunus kımıldamadı. Sertliği sakinliğinden gelen bir sesle:

-          Sen tamam olmuşsun. Yat bence dostum.

Yavuz bir an baktı. Sırıtmaya çalıştı.

-          Ben iyiyim ya…

-          Yat dedim dostum.

Ton bir milimetre bile değişmemişti. Tartışmaya, şakaya veya itiraza kapalıydı. Yavuz’un gülümsemesi silindi. Omuz silkti, "İyi be," diye mırıldanarak koridora yöneldi. Duvara omuz ata ata yatak odasına girdi. Yunus peşinden gidip odanın kapısını yavaşça kapattı.

Salona döndüğünde Aslı ayaklanmıştı. Elindeki kadehi masaya bıraktı. Yüzünde muzip ama okuması zor bir ifade vardı.

-          Hep böyle oyunbozan mısın sen? Eğlenmeye karşısın anlaşılan.

Yunus, yavaşça ceketini çıkarırken cevap verdi:

-          Sen de fazla oyuncusun.

Aslı dudak büktü. Yunus bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, odadaki o görünmez duvarın inceldiğini hissetti.

-          Beklediğimde gelmiyorsun. Hiç beklemediğim anlarda ise…

Durakladı, kelimeleri seçmeye çalıştı:

-          Şimdi neden geldin?

Aslı başını hafifçe eğdi, yüzünü Yunus’un yüzüne doğru yaklaştırdı. Şarap ve hafif bir vanilya kokuyordu. Gözlerini tam Yunus’un gözlerine dikti. “Çünkü…” dedi:

-          Gözlerinde küçük bir çocuk gördüm. Onu kaybetme diye arada uğruyorum.

Cevap beklemedi. Çantasını omzuna takıp kapıya doğru yürüdü. Kapı çekilip kapandığında Yunus arkasından bakakaldı. Onu tekrar göreceğini çok iyi biliyordu artık. Tıpkı borudaki o küçük sızıntı gibi; kontrol edemeyeceği, ne zaman patlayacağını kendisinin seçemeyeceği bir çatlak açılmıştı. Ve bu sefer, basabileceği bir acil durdurma butonu yoktu.

Tam üç ay hiçbir haber alamadı Aslı’dan. Bundan rahatsız değildi. Onu görmek istemediği için değil, göreceğinden emin olduğu için... Beklerken, kavuşmayı değil, eksikliğini hissetmeyi sevdiğini fark etti. Yıllardır hissizleşmiş olan bedeni, şimdi ince bir sızıyla uyanıyordu.

Evine doğru her zamanki ölçülü, acelesiz adımlarıyla yürürken, göğüs kafesinde anlam veremediği o ritim bozukluğunu dinliyordu.

-          Aşk mı bu? Âşık mıyım ben?

Annesi dışında sevdiği tek kadın, bildiği tek aşk, Yasemin’di. İhanetin ve terk edilişin o kanlı faturası. Yunus, onu her hatırladığında, içindeki o karanlık çürümeyi hisseder, sevilmeye layık bir şey olmadığına karar verirdi. Peki, Aslı neydi?

Coşkun bir su gibiydi Aslı. Önce sertçe vurup sırrı çatlatıyor. Sonra o çatlaklardan içeri sızıyordu. Kana kana değil, damla damla, en derinlerdeki kurak toprağı ıslatıyordu. Önce ruhuna nüfuz ediyordu, sonra düşüncelerine.

-          Keşke aklımdan çıkarabilsem…

Çıkaramıyordu. Tam başardığını düşündüğünde Aslı yıkıcı bir meteor gibi düşüyordu hayatının tam ortasına. Ondan kaçmaya çalışıyordu ama sanki onunla aynı yöne doğru koşuyordu.

Yunus eve vardığında Aslı atölyesinde, tamamlanmamış tuvaline bakıyordu. Ortasını boş bırakmış, çevresini gölgeyle kaplamıştı. O boşluğa küçük, çilli bir kız çocuğu koymak istedi önce. Fırçayı kaldırdı, tuvale uzattı. Sonra hiç dokunmadan, elini yavaşça geri çekti.

Yoksa gözler mi koymalı?” diye düşündü. Derin, karanlık, dipsiz kuyular gibi... Yunus’un gözleri.

Kaşlarını çattı. Fırçayı masaya bıraktı ama tuvalden uzaklaşamadı. Resim tamamlanmak istiyordu. Sanki orada ne olması gerektiğini çok iyi biliyor ama zihni ona oyun oynuyordu. O koyu siyah boşluk onu korkutuyordu. Birden arkasını dönüp atölyeden çıktı.

Yunus, evindeki tekli koltukta karanlıkta oturmuş, son günlerdeki tek arkadaşı, o belirsiz siluetle bakışıyordu.

-          Belki de sensin…

-          Belki de benim…

Kapı zili çaldı. İçindeki Yunus’u sertçe susturdu. Ölçülü, acelesiz adımlarla açtı kapıyı.

Aslı oradaydı. Yine alelade, sanki hep orada olması normalmiş gibi. Ama bu kez, saçları dağınık, bakışları dengesiz, yüzü kâğıt gibi soluktu. Üzerine sinmiş ağır şarap ve soğuk rüzgâr kokusu, kapı açılır açılmaz içeri doldu. Kapının pervazına tutunarak ayakta durabiliyordu. Alkolün ağırlaştırdığı bedeni, saklamaya çalıştığı kırılganlığı gösteriyordu.

Yunus’un gözlerine bakmadan içeri girdi. Gidip kanepenin ucuna ilişti, ağır ağır nefeslendi. Yunus sessizce karşısındaki tekli koltuğa oturduğunda, Aslı hâlâ başını kaldırmamıştı.

-          Zihnimden gitmeni istiyorum.

Dili hafifçe dolanmıştı söylerken. Yunus cevap vermedi.

-          Sana… Zihnimden çıkıp gitmeni istiyorum dedim.

-          Öyleyse neden bu kadar içtin?

Dudakları titredi Aslı’nın. Dizlerini yukarı çekip kanepede büzüştü. Gözleri boşluğa takılıydı.

-          Annem – diye mırıldandı. Çok içer. Babama kızdığında…

Kopuk kopuk, anlamsız gibi görünen sözcükler dökülmeye başladı dudaklarından. Annesinin kendini alkolle uyuşturması, babasının başka hayatlar satın alması, sevgilerin yalan, aidiyetin bir yağma oluşu... Zihni karmakarışıktı.

Bir süre sonra başı geriye, kolu kanepenin kenarına düştü. Sızmıştı.

Yunus yavaşça ayağa kalktı. Aslı'nın sarsılmış, küçük bedenini kucakladı. Onu dikkatle yatak odasına götürdü, yatağa yatırıp üzerini örttü. Kapıyı sessizce kapatıp salona döndü ve Aslı'nın boşalttığı kanepeye uzandı. Gece sessizliği, evin içine kurşun gibi çökmüştü.

Yunus gözlerini aniden açtı. Havada bir panik kokusu vardı.

Hafif bir nefes kesilmesi. Sonra aceleci bir hareket, yere sürtünen ayak sesleri ve hızla çarpan bir kalbin ritmi... Karanlıkta başını çevirdi. Aslı dış kapıya dayanmış, kapı koluna asılıyor, tüm bedeniyle kapıyı zorluyordu.

"Ne oluyor?" dedi Yunus, uyku sersemliğiyle doğrulurken.

Sonra fark etti: Kapı kilitliydi. Aslı dışarı çıkmaya çalışıyor ama kapı açılmıyordu. Nefesi kesik kesikti, omuzları korkuyla inip kalkıyordu.

-          Aslı? Bir şey mi oldu?

Yunus'un sesi şaşkındı. Aslı bu sesi duyar duymaz bir adım geriye sıçradı. Sırtı kapıya çarptı. Konuşamadı. Gözleri karanlıkta sonuna kadar açılmış, Yunus’a kilitlenmişti. Sanki karşısındaki adamı hiç tanımıyordu. Gözbebeklerinde saf bir dehşet vardı.

Yunus, avuç içlerini öne doğru uzatarak ona zarar vermeyeceğini göstermek istercesine yavaşça bir adım attı.

-          Neden… Neden kapıdasın?

Aslı hâlâ konuşamıyor, başını iki yana sallayarak titriyordu. Yunus bir adım daha attığında, odanın havası bir anda katılaştı. Aslı çırpınarak elleriyle tekrar kapıya vurdu. Ağlamaya başladı.

-          Bırak beni! Neden kapıyı kilitledin? Bırak gideyim, ne olur…

Yunus o an donakaldı. Neler olduğunu henüz tam kavrayamasa da, o derin, buz gibi gerçeği hissetti: Aslı ondan korkuyordu. İçindeki o karanlık yıkıcı güç, bir şekilde dışarı sızmış ve bu kadını dehşete düşürmüştü. Yanlış anlaşılmış olmanın verdiği o boğucu çaresizlik boğazına düğümlendi. Hızla iki adım geri çekildi.

Hiç düşünmeden olduğu yere, dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini karnının üzerinde kavuşturup savunmasız bir pozisyon aldı.

-          Lütfen!

Sesindeki titremeye engel olamıyordu:

-          Neler oldu bilmiyorum ama ne olur sakinleş. Bırak anlatayım.

-          Dinlemek istemiyorum artık. Bırak gideyim. Kapı neden kilitli, anahtar nerde?

Panik şimdi Yunus'un içine sıçramıştı. Gitmesine engel olmak gibi bir niyeti yoktu, sadece kendisini ifade etmek istiyordu. Aslı'nın onu o an dinlemeyeceğinden emindi.

-          Tamam – dedi usulca.

Başı hâlâ eğikti.

-          Haklısın. Korkmana gerek yok, buradan hiç kıpırdamayacağım. Sadece ışığı açmanı istiyorum şimdi.

Aslı, titreyen eliyle duvardaki düğmeyi buldu. Sarı ışık odayı doldurduğunda hıçkırıklarına engel olamıyordu.

"Tamam," dedi Yunus, yerdeki bir noktaya bakarak.

-          Şimdi buzdolabının üzerine bak. Orada küçük bir testi göreceksin. Onu almalısın.

Aslı güvensiz gözlerle ona baktı. Yunus'un bir oyun oynadığını, onu bir tuzağa çektiğini düşünüyordu. Sırtını duvardan ayırmadan fısıldadı:

-          Neden?

Yunus başını daha da öne eğdi. Ağır bir suçlulukla eziliyor gibiydi.

-          Çünkü anahtar onun içinde.

Aslı birkaç saniye kıpırdamadı. Dizlerinin üzerinde, elleri karnında bağlı bir şekilde boyun eğmiş duran bu adama dikkatle baktı. Sonra duvar kenarından yavaşça mutfağa doğru kaydı. Buzdolabının üzerindeki küçük, sırlanmamış toprak testiyi aldı. Testiyi salladığında, içinden metalik, tok bir tıkırtı geldi. Anahtarın sesiydi. Testiyi göğsüne bastırarak hızla kapıya geri döndü.

Testiyi ters çevirdi, salladı, parmağını o daracık emziğinden içeri sokmaya çalıştı ama imkânsızdı. Çıkış yoktu. Yeniden Yunus'a baktı. Adam milim kıpırdamamıştı. Çaresizce sordu:

-          Bunun içinde mi anahtar? Nasıl çıkaracağım?

-          Kırmalısın.

-          Nasıl?

-          Sertçe yere vurabilirsin.

Aslı gözlerini Yunus'tan ayırmadan olduğu yere çömeldi. Testinin dar ağzından tuttu ve betona sertçe çarptı. Çat! Toprağın kırılma sesi geceyi bıçak gibi kesti. Parçalanan kızıl toprağın arasından parlayan metal anahtarı gördü. Hızla uzanıp aldı. Ayağa kalktı. Artık özgürdü. Kapıyı açıp koşarak bu delilikten kaçabilirdi.

Anahtarı kilidin yuvasına soktu. Parmakları metalin üzerindeydi. Ama çevirmedi.

Odanın içindeki sessizlik, az önceki paniğin yerini ağır ağır başka bir şeye bırakıyordu.

-          Gece – dedi.

Sesi hâlâ titriyor ama o ilk dehşeti barındırmıyordu.

-          Odaya geldin.

Yunus yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde o kadar derin bir keder vardı ki Aslı duraksadı.

-          Sana bir şey mi yaptım?

-          Kapının önünde durdun.

Aslı anahtardan elini çekti. Hatırlamaya çalışır gibi uzak bir yere daldı gözleri.

-          Kapının önünde durdun. Bana bakıyordun... ama beni görüyor gibi değildin. Çeneni o kadar sıkıyordun ki, yüzün kasılmıştı.

Yunus'un yüzündeki endişe yerini saf bir korkuya bıraktı.

-          Ben…

Aslı lafını kesti:

-          Bana – dedi – “Neden yaptın bunu” diye sordun.

Yunus iki eliyle gözlerini kapattı.

-          Sonra… “Neden gittin?” dedin.

Yunus'un nefesi bir an için tamamen durdu. Göğüs kafesi sıkıştı.

-          Sonra ağladın…

Aslı’nın sesi artık bir fısıltı kadar yumuşaktı.

-           Çok derin bir acı çekiyor gibiydin. O kadar kötü görünüyordun ki...

Yunus konuşamadı. Başı önüne düştü. Odanın içindeki hava değişmiş, az önceki korkunun yerini, taşınması imkânsız, ağır bir utanç almıştı.

-          Sonra dönüp gittin. Ödümü patlattın benim. Uykuya daldığını anladığımda gitmek istedim. Kapı kilitliydi, anahtar üzerinde değildi.

Derin, uzun bir sessizlik oldu. Yunus yavaşça ellerini yüzünden çekti. Olduğu yerde dönüp sırtını kanepeye yasladı. Dizlerini karnına çekti, başını kollarının arasına gömdü. Yıllardır tuttuğu, bastırdığı, uyuşturduğu her şey o an yıkıldı. Kollarıyla kendi kendini sararak sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Aslı, önce kapıdaki anahtara, sonra yerde dizlerini kucaklamış ağlayan bu adama, en son da dağılmış olan kırık testi parçalarına baktı.

Aslı yavaşça uzanıp anahtarı yuvadan geri çıkardı.

-          Neler yaşıyorsun sen? Neden böyle davrandın?

Yunus başını kaldırmıyordu. Nefes almakta zorlanır gibi, sessizce ağlıyordu. Bir anlığına kendine gelir gibi olduğunda yalvardı:

-          Git lütfen!

Gitmedi Aslı. Yavaş adımlarla yanına yaklaştı. Yere, onun hizasına çöktü. Elini uzatıp, Yunus'un terlemiş, gergin yanağına dokundu.

-          Uyurgezer misin sen?

Yunus başını kaldırdığında, yaşlarla dolu kızarmış gözleri Aslı'nınkilere kenetlendi. Bir an durdu, sonra tüm savunmasını indirip Aslı’ya sarıldı. Annesine sarılır gibi, Yavuz’a sığınır gibi, Yasemin’e, kaybettiği o masumiyete sarılır gibi... Çocuk gibi ağladı.

Gün ağardığında Yunus banyoya gidip yüzüne soğuk su çarptı. Bir sigara yakıp salona döndü ve Aslı’nın karşısına oturdu.

Annesinden ya da Yasemin’den hiç bahsetmedi. Ama uykusunda neler yaşadığını, o kontrolsüz karanlığa nasıl geçtiğini anlattı. Neden kapıları kilitlediğini, neden uyanıkken zihnine söz geçiremediği için kendini o kumbaraların içine hapsettiğini...

Aslı hiç sözünü kesmeden, gözlerini ondan ayırmadan dinledi. Arada bir bakışları yerde duran kızıl toprak parçalarına kayıyordu.

Zarar vermektense kendini kilitleyen, kendi özgürlüğünü her gece elleriyle parçalayan bir adam. Karşısında bir canavar değil; bir mahkûm oturuyordu.

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Uyurgezer - 25 | YazYorum