Bir anahtarın deliğinde döndüğünü duydu…
Kapı açıldı ve içeri sızan bir gölge, Yunus’un hafızasındaki o uzak, yumuşak sesle birleşti. Annesi:
- Yunus!
Cevap vermek istedi, ama ağzını kıpırdatamıyordu. Göz kapakları birer kurşun ağırlığındaydı; hareket etmeye çalıştıkça kendi vücuduna yabancılaştı. Tam o anda, saçlarında gezinen bir elin serinliğini hissetti. Yıllardır unutulmuş bir şefkatti bu.
- İyi misin? Çok merak ettim.
Nerede olduğunu kavrayamıyordu. Gözkapakları ağırdı. Hareket etmek istedi ama vücudu onu dinlemiyordu. Sonra o tanıdık kokuyu duydu. Bilinçli bir huzurdan ziyade, bir uçurumun kenarında dengesini bulmak gibiydi. Uykuya dönmeden önce hissettiği son şey o elin hafifliği altında karanlığa gömüldüğüydü.
Sabah yataktan kalktığında, zihninde dünkü yıkımın tortuları asılıydı. Yaşadıkları allak bullak etmişti onu. Lanetli bir döngünün tam ortasındaydı. Banyoya gidip aynaya baktı; gözlerinin altındaki mor halkalar, zihnindeki yorgunluğun haritası gibiydi. Teni solgun, ifadesi yorgundu. Bir kahve yaparsa bu sisli görüntünün dağılacağını umarak mutfağa yöneldi.
Ancak koridorun başında adımları buz kesti. Salondaki kanepede, sabahın gri ışığına bulanmış bir karaltı vardı.
Aslı.
Yunus, gördüğünün zihninin ona oynadığı zalim bir oyun olduğundan emindi.
- Gerçek değil!
diye fısıldadı kendine. Parmak uçlarında, kendi evinde bir hayalet gibi ilerleyip kanepenin yanına diz çöktü. Eğer dokunursa bu serabın dağılacağından korkarak, yüzünü Aslı’nın yüzüne yaklaştırdı. Düzenli nefes alışlarını bile hissedebiliyordu.
Bu uykudaki dinginlik, Yunus’un suçluluk duygusunu okşuyordu. Tam o anda, Aslı’nın kirpikleri aniden titredi ve o iki derin göl, hiçbir hazırlık payı bırakmadan Yunus’un gözlerinin içine açıldı.
- Beni böyle uyandırmaktan vazgeçmelisin. Korkutucu bu.
Yunus sıçrayarak geriledi, kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyordu.
- Be… ben… sen?
Aslı istifini bozmadan, yattığı yerden bakarak cevap verdi. Sesi, her zamanki o sarsılmaz sakinliğindeydi:
- Günaydın.
Yunus olduğu yerde çakılı kalmıştı. Olanları bağdaştıramıyordu. Bir mantık kırıntısına tutunmaya çalıştı:
- Anahtarın yok!
Aslı omuzlarını hafifçe yukarı kaldırdı, battaniyeyi çenesine kadar çekti.
- Yok.
- Peki nasıl girdin içeri?
- Su saatini sır mı sanıyorsun gerçekten?
Hafifçe doğrulup saçlarını geriye attı:
- Dün kaçtın. Dönersin diye bekledim ama gelmeyince de merak ettim. İyi misin?
Yunus, şakaklarına yerleşen o zonklayıcı ağrıyı dindirmek ister gibi başını ellerinin arasına aldı.
- Ben… Offfff… İyiyim şu an.
Aslı kanepeden yavaşça doğruldu. Üzerindeki kırışıklıkları umursamaz bir tavırla düzeltti, sanki az önce kanepede uyanan o değildi. Bakışlarını mutfağa çevirdi.
- Kahve var mı?
Her şeyin çok normal, sıradan bir sabahmış gibi yaşanması Yunus’un sabrını zorluyordu. Adımlarını Aslı’ya doğru yöneltti. Sesi öfkeden ziyade, çaresiz bir tükenmişliği barındırıyordu.
- Neden geldin?
Aslı, bu sorunun altında yatan o ağır mânâyı havada yakaladı ve sadece omzunu silkti.
- Sana âşık değilim, merak etme.
Yunus bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, nefesleri birbirine karışacak kadar yakındılar. Yunus'un sesindeki tını öfkeden çok, dipsiz bir yorgunluğun dışavurumu gibiydi.
- Neden geldin?
Aslı geri çekilmedi. Gözlerini Yunus’un gözlerine dikti, savunma yapmadı, yumuşamadı. Bakışları çelik gibi sertti.
- Gelmemi istemiyorsan söyle. Bir daha gelmem.
Yunus, bir adım daha geri çekildi. Sesi hırıltılı ve kırılgandı:
- Gelme… lütfen.
Bu kez sesin kırılma sırası Aslı’daydı. Yunus başını kaldırıp baksaydı, iki gölün taşmak üzere olduğunu görebilirdi.
- Yasemin yüzünden mi?
Yunus, Yasemin adını duyduğu an çarpılmışa döndü. Yüzündeki şaşkınlık, en gizli sırrı ifşa edilmiş bir suçlunun dehşetiydi. Aslı, onun cevap vermesine fırsat tanımadan, sesindeki o saklayamadığı kırgınlıkla devam etti:
- O gece bana “Yasemin” diye seslendin.
Yunus hiçbir şey söyleyemedi. Kelimeler boğazında birer taş gibi birikti. Başını daha da öne eğip öylece sustu.
Saniyeler sonra, evin içinde yankılanan o sert kapı sesini duydu. Metalin metale çarpma sesiyle birlikte, karanlık artık mutlak ve sessizdi.
Tünelin ucundaki ışık söndü.
Yunus, kapının kapanma yankısı dindikten sonra da kıpırdamadı. Dakikalar, belki de saatler geçti. Mutfak tezgâhına yaslanıp kendine bir kahve yaptı ama bardağı dudaklarına götürmek bile ağır bir yük gibi geldi. Salona dönüp koltuğa çöktü; bardağı masaya bıraktı.
Yunus koltukta, kahve bardakta soğudular birlikte.
Günler, birbirinin kopyası olan gri bulutlar gibi akıp gitti.
Uykuları artık "uslu" duruyordu. Geceleri bilinçsizce evde dolaşmıyor, sabahları masasında tuhaf notlar ya da anlam veremediği çizimler bulmuyordu. İlaçlar görevini yapıyordu ama uykusundaki o vahşi hareketliliğin yerini, uyanıkken hissettiği devasa bir boşluk almıştı.
Aslı’dan hiç haber gelmedi. Yunus, içindeki o gitme isteğine, arama dürtüsüne direndi. Sessizlik, aralarında örülmüş aşılmaz bir duvara dönüştü.
Yılbaşı akşamı ofisindeydi. Şebnem, vücut hatlarını cesurca vurgulayan siyah bir gece elbisesiyle odaya girdiğinde, dışarıdaki kutlama telaşı çoktan binanın koridorlarına sızmıştı.
- Akşam partiye geliyorsun değil mi?
Yunus gitmeyi düşünmüyordu. Şebnem’i geçiştirdi ve onun odadan çıkışını izledi. Çekmecesini çekip içinden eski, küçük cep radyosunu çıkardı. Masanın üzerine bıraktı ve düğmesini çevirdi. Erkin Koray’ın o puslu sesi odanın köşelerine dağıldı: “Öyle Bir Geçer Zaman Ki…”
Omzunu camın soğuk yüzeyine yasladı. Dışarıda yağan kar, İstanbul’un tüm kirini, gürültüsünü ve günahlarını beyaz bir örtüyle gizleyerek şehri olduğundan daha masum gösteriyordu. Arabasının anahtarlarını almak için çekmeceyi yeniden açtığında, o kartla göz göze geldi: “Alayemini Sk N:7”
Bakışları adreste asılı kaldı. Kelimeler zihninde birer birer canlandı. Sonunda, sanki görünmez bir güç elini itiyormuş gibi anahtarlarını kavradı.
- Özür dilemek için çok geç…
Yine de gidecekti. Affedilmek için değil, sadece o tünelin ucundaki ışığı kendi elleriyle söndürmüş olmanın ağırlığıyla daha fazla yaşayamayacağı için.
Kuruçeşme’ye indiğinde, akşamın lacivert karanlığı karın beyazlığıyla birleşmiş, gökyüzü puslu bir griye dönmüştü. Arabasını haftalar önce bıraktığı o aynı noktaya, sanki bir suç mahalline geri döner gibi park etti.
Yunus, giyotine giden bir mahkûm gibi ağır adımlarla yürüyordu. Omuzları çökmüş, boynunun üstünde taşıdığı o ağır vicdan azabını birazdan buz gibi bir boşluğa bırakacakmış gibi hissetti. Ayaklarının altındaki taze karın çıkardığı o tok "çatırtı" sesi, sessiz sokakta Yunus’un kalp atışlarına eşlik ediyordu. Elleri ceplerinde, omuzlarını kulaklarına kadar çekmiş, rüzgârın değil de pişmanlığın soğuğuyla titreyerek kendini Aslı’nın atölyesine doğru sürükledi.
Eski fabrikanın önüne geldiğinde duraksadı. Bahçede, paslı kapının hemen yanında yabancı, lüks bir araba duruyordu. Metalik gövdesi, atölyenin pencerelerinden sızan sarı ışıkla parlıyordu. Kapı tam kapanmamış, bir parmak boyu aralık kalmıştı. İçeriden gelen o ılık ışık, karların üzerine uzun ve keskin bir huzme düşürüyordu. Girişe yaklaştığı an, içeriden bir erkek sesinin yankısını duydu; güvenli, gür ve yabancı bir ses.
Yunus, sanki suçüstü yakalanmış gibi olduğu yerde dondu. Bir adım daha atmaya mecali kalmamıştı. Geldiği gibi, karın üzerinde bıraktığı izlere basmamaya çalışarak, sessizce geriye döndü. Bahçeden çıkıp sokağın karanlığına doğru yürürken dişlerini birbirine kenetledi. Kendi sesi, soğuk havada beyaz bir buhar olup dağılıyordu:
- Bütün hikâyeler böyle biter Yunus. Öğrenmedin mi? Sen seversin… onlar başkasıyla giderler. Yasemin gibi.
Sokağın başındaki o loş lambanın altında durdu. Soğuk ciğerlerini yakıyordu ama gitmedi. Bekledi. İçindeki o dürtü, haklı olduğunu kendi gözleriyle görüp canını son bir kez daha yakmak istiyordu. Emin olmak istiyordu; tünelin ucundaki ışığın sadece sönmediğini, aslında hiç yanmadığını kanıtlamak için.
Sokağın başında, üzerine düşen karların altında silikleşen bir heykel gibi bekledi. Tam bir kardan adama dönüşmek üzereyken, atölyenin ağır kapısı gıcırdayarak aralandı. Önce içerideki o loş sarı ışığı kesen koyu bir gölge çıktı dışarı; ardından Aslı. Adamın duruşunda, Yunus’un hayatı boyunca sahip olamadığı o sinir bozucu, iğreti bir rahatlık vardı. Birkaç dakikalık ayaküstü mırıldanmanın ardından adam, Aslı’nın yüzüne doğru eğildi.
Yunus, görüntünün gerisini midesine saplanan o keskin krampla birlikte reddetti. Bakışlarını hızla başka yöne çevirip karların içinde sürüklediği adımlarıyla arabasına doğru yürüdü. Ama zihni, az önce gördüğü o kareyi bir takıntı gibi dondurup büyütüyordu: Aslı başını çevirmiş miydi? Yoksa o temasa izin mi vermişti? Emin değildi. O belirsizlik, görmüş olduğu kesinlikten daha çok canını yakıyordu.
Kuruçeşme’nin ayazı sadece tenini sızlatmakla kalmadı, geleceğine dair beslediği son cılız umudu da iliklerine kadar dondurdu. Aslı’nın kapı eşiğinde bıraktığı o son kırıntı, kışın geri kalanıyla birlikte buz kesti.
O geceden sonra zaman su gibi değil reçine gibi akmaya başladı.
Zihnindeki o bitmek bilmeyen gürültü ormanı artık sessizdi; ama bu, kuş seslerinin duyulduğu bir huzur değil, terk edilmiş bir kasabanın ıssızlığıydı. Zaman, söylendiği gibi yaraları iyileştirmiyordu; sadece onların üzerine ince, şeffaf ve her an çatlamaya hazır bir kabuk örüyordu. Yunus için dış dünya, yalnızca yerine getirilmesi gereken detaylardan ibaretti artık.
Gündüzleri, içine ruh üflenmiş bir makine gibi ofisindeki dosyalar arasında kayboluyor; geceleri ise ilaçların bile durduramadığı o karanlık dehlizlerde, bir kâbustan diğerine sürükleniyordu. Yasemin, annesi ve şimdi de Aslı... Hepsi aynı paslı zincirin halkaları gibi birbirine bağlıydı ama Yunus, eliyle dokunacak kadar yakın duran bu hayaletlere hiçbir zaman erişemiyordu.
Bir sabah masasında o fildişi rengi davetiyeyi buldu. Sert, dokulu bir kâğıt. Üzerinde gümüş yaldızlarla basılmış isim.
Kristal Tuval
Şeffaf Katmanlar
Sergimizde Sizi Görmekten Kıvanç Duyarız
05.03.2004 - Cuma
Beş koca gün boyunca kendi zihniyle bir meydan savaşı verdi. Gitmemek için bahaneler uydurdu, mesafeleri araya kalkan yapmak istedi. Dubai’de bir şantiye, uzak bir çöl, kaçabileceği herhangi bir toz bulutu... Ama o zehirli soru, bir kanca gibi ensesine takılmıştı: Seviyor muydu? Bu sorunun cevabı, o galerinin beyaz duvarları arasındaydı. Gitti
Galerinin önünde, her biri birer güç gösterisi gibi dizilmiş siyah, özel plakalı makam araçları yolu kapatmıştı. Kapıda Olgaç vardı. Otuzlarında, kusursuz kesim ceketinin içinde, dünyayı o an fethetmiş gibi duran o sinir bozucu özgüvenle konukları selamlıyordu. Yunus, bir gölge gibi kalabalığın arasına sızdı.
İçerisi, şehrin gürültüsünü dışarıda bırakan steril, yüksek tavanlı bir beyazlıktı. Garsonlar gümüş tepsiler üzerindeki kadehlerle birer hayalet gibi süzülüyor, konuklar ağızlarında "postmodernizm" ve "estetik" gibi afili kelimeleri çiğneyip duruyordu. Salonun ortasındaki aydınlatma, her şeyi ve herkesi olduğundan daha pahalı, daha pürüzsüz gösteriyordu. Arka planda çalan caz müziği, bu sahte huzuru perçinliyordu.
Köşede, özel bir koridorun ucunda, etrafı korumalarla çevrili bir loca yükseliyordu. Kristal kadehler durmaksızın oraya akıyor, içeriden bir bürokratın haddinden fazla yüksek, emredici sesi duyuluyordu.
Yunus, salonun en kuytu köşesine sindi. Görünmemek, sadece izlemek istiyordu. Aslı, resimlerinin başında tebrik sağanağına tutulmuşken bir an Bahar’la göz göze geldiler. Bahar ne gülümsedi ne de başıyla selam verdi; bakışlarını bir yabancıya bakar gibi hızla üzerinden çekip uzaklaştı.
O sırada Olgaç, mülkiyetini ilan eder gibi Aslı’nın hemen yanında durdu. Yunus, göğüs kafesine bir diken batmış gibi hissetti; nefesini tuttu, bakışlarını kaçırdı.
Aniden galerinin tüm ışıkları söndü. Sadece saten örtülerle kaplı tuvallerin üzerindeki spotlar, birer infaz ışığı gibi yanık kaldı. Müzik kesildi. Salon, o uğultulu halinden sıyrılıp ağır bir sessizliğe büründü. Olgaç, bir maestro edasıyla sahneye çıktı:
- Dostlarım. Bu gece sanatın en saf, en acımasız hâlinin doğuşunu kutluyoruz. Bazı eserleri fırça değil, bizzat hayatın kendisi çizer. Biz sadece o anı dondururuz.
Eliyle keskin bir işaret verdiğinde, beyaz saten örtüler aynı anda zemine süzüldü.
Salonda bir alkış tufanı koptu. O an, duvarlara çivilenmiş olan sadece boyalar değil, kadehlerini tokuşturan bu kalabalık için birer "yatırım" nesnesiydi. Oysa, Yunus’un hayatı duvarlara asılmıştı. Kimse fark etmedi. Yunus dışında.
Yunus, nefes alamadığını hissetti. Kalabalıktan sıyrılıp serin koridora sığındı. "Gelmemeliydim," diye fısıldadı kendi kendine. Tam çıkışa yönelmişken Bahar’ı gördü; Aslı’nın kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Aslı, bir avcı gibi başını kaldırıp etrafı tarayınca, Yunus bir gölge gibi koridorun derinliğinde kayboldu.
Duvarlardaki resimlere takıldı gözü. Alelade resimler gibi görünüyordu. Herkesin çizebileceği kara kalem bir vazo, bir güvercin, sandalye. Her biri tam dört yüz milyar TL.
- Bu resimlere bu parayı verenler delirmiş olmalı.
Sonra omuz silkti. Sanattan anlamıyordu. Belki de mesele buydu.
Tam o sırada Olgaç, sanki birinden kaçıyormuş gibi telaşla yanından geçip koridorun sonundaki odaya daldı. Kapı kapanmadan hemen önce içeriden sert, tehditkâr bir ses sızdı.
- Vaktin kalmadı haberin…
Yunus merakla odaya doğru bir adım atmıştı ki, omzuna konan o ince el onu olduğu yere mıhladı.
- Buldum seni.
Karşısında Aslı duruyordu. Üzerindeki zarafet, galerinin o steril beyazlığıyla kusursuz bir uyum içindeydi. Yunus yutkundu, boğazındaki o kuruluk hissi geri gelmişti.
- Kaçıramazdım.
Sesi beklediğinden de basık çıkmıştı.
- Çok yakışıklı olmuşsun.
- Sen de… çok güzel görünüyorsun.
Yunus, bu yoğun bakışların altında ezildiğini hissedince gözlerini yeniden o pahalı vazoların olduğu duvarlara dikti. Aslı bir an sustu, bakışlarını Yunus’un profilinde, yorgun hatlarında gezdirdi.
- Hâlâ benden kaçıyorsun. Yüzüme bakmaktan bile kaçınıyorsun.
Yunus tam bir şeyler kekeleyecekken, arkadan Olgaç’ın o baskın sesi duyuldu:
- Demek burdasın. Sergimizin yıldızı.
Elindeki kadehini bir kılıç gibi sallayarak yanlarına geldi. Yakından bakınca, yüzündeki o geniş gülümsemenin bir mutluluk ifadesi değil, yılların verdiği bir maske alışkanlığı olduğu belli oluyordu. Aslı, eliyle Yunus’u işaret etti:
- Tanıştırayım. Yunus.
Olgaç’ın yüzüne yılışık, aşağılayıcı bir ifade yayıldı. Bakışları, Yunus’un kıyafetlerini tartıp biçen bir züppenin kibriyle doluydu.
- Ben de arkadaşı sivil polis sanmıştım. Memnun oldum.
Yunus, elini sanki kirli bir şeye uzatıyormuş gibi zoraki uzattı. O sırada şık bir kadın, bir fırtına gibi yanlarına yanaşıp Aslı’yı kolundan tuttu.
- Resimlerinize bayıldım. Balıkçı Çocuk’u mutlaka duvarımda görmek isterim…
Kadınlar heyecanla konuşmaya daldığı an, Olgaç’ın yüzündeki o sahte maske düştü. Yunus’a doğru eğildi, genzinden gelen, dikte edici ve buz gibi bir fısıltıyla:
- Ben attırmadan kaybol buradan. Tatsızlık çıkmasın.
Yunus’un şakaklarında zonklayan o damar, Olgaç’ın fısıltısıyla birlikte patlamaya hazır bir bombaya dönüştü. Kan beynine sıçradı. Hiç düşünmeden sağ elini Olgaç’ın omzuna, o şık ceketinin üzerine sertçe indirdi. Locanın gölgesindeki koruma öne atıldı ama Olgaç, gözlerini Yunus’un gözbebeklerinden ayırmadan, tek bir el işaretiyle onu olduğu yere çiviledi.
Yüzündeki o profesyonel nezaket maskesi bir anda çatlayıp döküldü. Yunus öfkeyle omzunu sıktığında, avucunun içinde kemik yerine buz gibi, köşeli ve sarsılmaz bir sertlik hissetti. Bir an duraksadı; parmak uçları, ince süveterin altından bile belli olan o yabancı, metalik şeridin ve vidaların üzerinde gezindi. Olgaç’ın dişlerini birbirine kenetlediğini, yüzünün acıyla gerildiğini gördü.
Zehirli bir fısıltı gibi çıktı Olgaç’ın sesi:
- Orası biraz hassas evlat. Elini çek.
Yunus baskıyı hafifletti ama elini tamamen çekmedi. Parmakları hâlâ o deri altındaki protezin soğuk gerçekliğine dokunuyordu. Koruma tekrar hamle yapınca, Olgaç bu kez Yunus’un bileğini demir bir kıskaç gibi kavradı:
- Çek elini dedim!
Olayın ciddiyetini fark eden Aslı, bir panik dalgasıyla aralarına daldı. İnsanların bu sessiz düelloyu duymaması için fısıltıyla haykırdı:
- Yunus bırak!
Yunus elini çektiğinde, Olgaç ona tepeden, küçümseyici bir bakış fırlattı. Korumasına zafer kazanmışçasına göz kırpıp uzaklaşırken, Aslı Yunus’u kolundan tutup galerinin ıssız koridoruna doğru sürükledi.
- Ne yaptığını zannediyorsun sen?
Yunus’un gözleri hâlâ kalabalığın içinde süzülen Olgaç’ın üzerindeydi.
- Gözüm tutmadı bu adamı.
Aslı’nın yüzü bir duvar gibi sertleşti.
- Bu benim sergim Yunus.
Yunus savunmaya geçecek oldu ama Aslı kelimeleri ağzına tıktı.
- Burada kavga çıkarmaya hakkın yok.
Aslı’nın bir cevap beklediği yoktu. Yunus’a fırsat vermeden devam etti.
- Tanıdığım en kibar adamlardan biridir. Ayrıca başkasına zarar vermemek için kendi hayatını mahvetmiş biri.
Yunus başını hafifçe yana eğdi, zihninde bir taş yerine oturdu.
- Nasıl yani?
- Altı yıl önce iki arkadaşıyla araba kullanıyorlarmış. Yolun ortasına biri çıkmış. Ona çarpmamak için direksiyonu kırmış. Öteki arabaya çarpınca felaket olmuş. İki arkadaşı ölmüş. Onun da köprücük kemiği parçalanmış.
Bir an durdu.
- O adama çarpsa belki kimse ölmeyecekti.
Yunus sessizdi. Aslı’nın sesi daha da sertleşti.
- Ama o bunu göze alamamış.
Yunus donup kalmıştı:
- Nerde olmuş bu kaza?
- Baltalimanı sahil yolunda.
Aslı’nın sesi Yunus’un kulaklarında bir kırbaç gibi şakladı:
- Sen ise sebepsiz adamın üstüne yürüdün.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra kesin bir tonla konuştu:
- Yanılmışsın Yunus.
Aslı bir adım geri çekildi, aralarındaki o son köprüyü de yıktı.
- Ben de yanılmışım. Bence artık gitmelisin.
Yunus, gitmesine engel olmak için koluna uzandı ama Aslı kolunu öfkeyle kurtardı.
- Lütfen olay çıkarma.
Arkasını dönüp Olgaç’ın yanına gitti. Adam eğilip bir şey söyledi. Aslı başını salladı. Yunus yerinden kıpırdayamadı.
Bilmiyordu hangisi daha çok canını yaktı.
Aslı’nın gidişi mi?
Olgaç’ın attığı o son bakış mı?
Sebep olduğu kazada iki kişinin ölümüne yol açması mı?


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.