Kapı çalındığında Yunus, camın önünde asılı kalmış gibiydi. İstanbul’un üzerine serilen Ekim güneşi, caddeleri o yalancı pastırma sıcaklarıyla ısıtıyordu. Kapı hafifçe aralandı; Bahar’ın başı bir kuş gibi içeri uzandı.
- Burada olduğundan emin değildim, müsait misin?
- Tabii, buyurun.
Bahar içeri süzülürken Yunus’un gözleri gayriihtiyarî kapının ardındaki boş koridora kaydı. Kimse yoktu. Bahar, elindeki küçük paketi masanın üzerine bırakırken yüzünde neşeli ama biraz da meraklı bir ifade vardı.
- Sabah da uğramıştım ama ofiste değildin.
- Dışarıda işlerim vardı. Kısa süreceği için haber vermemiştim.
- Sorun yok – dedi Bahar, neşeyle. Geçen hafta yapılan aday değerlendirmelerini Şebnem’e bıraktım. Bir de bu paket sana geldi.
Paketi uzatırken gülümsüyordu.
- Ulaştırılması konusunda da tehditkâr bir talimat aldım.
Paketi uzatırken parmak uçlarıyla masaya hafifçe vurdu, sanki içindeki sırrı merak ediyordu. Bahar çıktıktan sonra oda tekrar o ağır sessizliğine gömüldü. Yunus pakete bakmıyordu; zihni sabahki hastane odasına, Turgay Hoca’nın masasına takılıp kalmıştı.
Bir aydır süren testler, uyku laboratuvarında geçirilen geceler, kablolar, kameralar, raporlar… Sonunda Turgay Hoca yanına çağırmıştı:
- Evet Yunus, güzel haberlerim var. Polisomnografi raporlarımız çıktı.
- Nedir hocam?
- Aradığımız şeyi bulduk. REM Davranış Bozukluğu. Ama yalnız değil.
Yunus hiçbir şey söylemeden bekledi.
- Çocukluktan gelen uyurgezerlik eğilimi de var sende. NREM tarafı hâlâ eşlik ediyor.
- Tedavi edilebilir mi?
- Elbette. Bu konuda oldukça etkili ilaçlarımız var.
Kısa bir duraksama oldu. Turgay gözlüğünü çıkardı:
- Ancak şunu bilmelisin. Bu grip gibi, geçip giden bir şey değil.
- Yani hep ilaç kullanacağım.
- Büyük ihtimalle.
Yunus başını salladı. Doktor, sandalyesinde biraz daha geriye yaslandı
- Ama sadece ilaç değil.
- Nasıl yani?
- Bu tür durumlarda geçmiş de işin içindedir. Bazen hatırladığımız, bazen de hatırlamadığımız şeyler.
- Terapi mi alacağım?
- Evet, ama önce kabullenmen gerek.
Sonra dosyaya değil, doğrudan Yunus’a baktı.
- Bu hayatta yenemeyeceğin tek şey geçmiştir evlat. Onunla savaşmamalı, uzlaşmalısın.
Uzlaşmak… O kadar zordu ki Yunus için.
Bahar’ın getirdiği pakete baktı. Aslı… Birlikte Turgay Hoca’ya gittikleri günden beri yoktu. Açtı, içinden küçük bir tablo çıktı. Masasına koyup tabloya yanaştı.
Saçları darmadağın küçük bir çocuk, bir köy çeşmesinin yanında duruyordu. Gözleri gülüyordu. Sonra yanağındaki izleri fark etti. Kurumaya yüz tutmuş izler, yakın zamanda ağladığını gösteriyordu.
En son elindeki testiyi gördü. Eğilip tabloya biraz daha yaklaştı. Testi, bir zamanlar kırılmış gibiydi. Gövdesini dolaşan ince çatlaklar dikkatle birleştirilmişti. Gizlenmemişlerdi. Aksine, içleri parlak bir renkle doldurulmuştu. Işık değdikçe altın gibi parlıyorlardı.
Yunus, o çatlakların üzerinde gezdirdi parmağını. Kırıklar hâlâ oradaydı ama testiyi tutan şey de onlardı. Gözleri testinin ağzına kaydı. Çocuk testiyi çeşmenin altına uzatmıştı. Testinin dudağında küçük bir su damlası. Sanki birazdan düşecekmiş gibi.
Tabloyu alıp masanın en çok ışık alan yerine koydu. Paketin içinde kalan küçük kartı o zaman fark etti. Bir ressama ait olduğu belli el yazısıyla, “Kasım’da döneceğim. İlk Cumartesi”. Kartı çevirdiğinde bir adres gördü: Alayemini Sk. No:7 Kuruçeşme.
Yunus bir süre kartı elinde tuttu. Sonra masanın köşesindeki küçük poşeti aldı. Eczanenin etiketi hâlâ üzerindeydi. İlaç kutusunu cebine koydu. Tabloya bir kez daha baktı. Gün ışığı çatlaklara vurdukça altın çizgiler daha parlak görünüyordu.
Akşam serinliği binadan çıkar çıkmaz yüzüne çarptı. Yavaş adımlarla yürüdü eve. Bu gece ilk kez ilacı alacaktı. Bu gece ilk kez uyumayı deneyecekti.
O gece, saat 21:30’u gösterdiğinde iki küçük beyaz hap masanın üzerinde duruyordu. Yunus için bu, bedeniyle imzalayacağı bir ateşkes antlaşmasıydı. Hapları yuttu ve yatağın kenarına oturdu. Yıllardır ensesinde taşıdığı o gerginlik, sanki biri içeriden bir düğmeyi kapatmış gibi yavaşça çözüldü.
Göz kapakları ağırlaştı. Yastığa uzandığında direnemedi. Uyku onu bu kez kavga etmeden aldı. Gece boyunca rüyalar yine geldi. Yasemin’in silueti bir yerlerde belirdi. Annesinin sesi uzaklarda duyuldu.
Ama bu kez, Yunus koşmadı, bağırmadı.
Yıllardır ilk kez, uyku bir savaş alanı değil, bir sığınak gibiydi. Sabaha doğru, tablodaki çocuğu gördü. Testi çocuğun elinden kaydı. Çeşmenin taşına çarptı. Parçalanırken çıkan kiremit sesi, zihninde yankılandı.
Güneş odaya girdiğinde Yunus gözlerini açtı. Ağzı kupkuruydu. Başı hafifçe dönüyordu. Doğrulup etrafa baktı. Çarşaflar düzgündü. Yastık bıraktığı yerdeydi. Ajandasını kontrol etti. Ayağa kalktı, adımları biraz ağırdı ama içindeki o sürekli tetikte bekleyen şey… yok gibiydi. Ne çok mutlu ne de üzgündü. Sadece... vardı.
Hiçbir yere gitmeden uyumak. Buna ancak Yunus sevinebilirdi. Buzdolabının üzerindeki küçük testiye baktı. Bir süre elinde tuttu. Sonra lavaboya bıraktı. Kiremit sesi mutfakta yankılandı.
Evden çıkarken huzurluydu. Biraz da heyecanlı. “Uzlaşmalısın” demişti doktor. Belki uzlaşamazdı ama üzerine beton dökebilirdi.
En azından… Deneyecekti.
Atölyenin kapısı aralandığında içeriye dolan, çocukluktan kalma bir deniz kokusu ve biraz da mahcubiyetti.
Şehrin gürültüsünden saklanan, zamanın yavaş aktığı bir sığınak gibiydi burası. Duvarlarda asılı duran eski deri önlükler, metal yorgunu çelik kalemler ve her köşeye sinmiş o kendine has kükürt kokusu... Burası sadece mücevherlerin değil, hatıraların da şekil aldığı yerdi. Tezgâhın üzerindeki lamba, yılların izini taşıyan ahşaba loş ve sarı bir ışık düşürürken, içeriye girmişti.
Elleri titriyordu. Avucunda eski, kenarları aşınmış bir bez parçası vardı. Onu masanın üzerine, sanki dünyanın en nadide elmaslarını taşıyormuş gibi büyük bir nezaketle bıraktı. Kumaş aralandığında ortaya çıkanlar; yamru yumru, biçimsiz, parıltıdan yoksun küçücük incilerdi.
Saffet, gelen gencin gözlerindeki çocuksu hevesi gördüğünde, binlerce karatlık taşlarla uğraşan kalbi, içinde bir şeyin kımıldadığını hissetti. Çocuk, incilere kusurlu diyordu; oysa onlar, denizin doğurduğu eşsiz mühürlerdi. İçindeki zanaatkâr damar kabardı. Özel bir hediye isteniyordu.
Pürmüzün aleviyle gümüşü ağlatırken, delikanlının o umut dolu bakışlarını düşündü. Gümüş sıvılaşıp kömür bloğunun üzerine aktığında, ona bir hikâye verdi.
İstiridye kabuğunun dış yüzeyini işlerken, çelik kalemin çıkardığı her "tık" sesi, sanki o sahil kasabasında toplanan bir başka inciye sesleniyordu. Metalin soğuk yüzeyine denizin hırçın dalgalarını, kayaların yosun tutmuş dokusunu kazıdı. Kükürt banyosuyla gümüşü kararttığında, o derin denizlerin gizemi ortaya çıktı; ardından zımparanın her darbesiyle, gümüşün ay ışığı gibi parlamasını sağladı.
İnciler...
Mıhlayıcı çekiciyle onları tek tek yerleştirirken, her birinin yamru yumru formuna saygı gösterdi. Onları hizaya sokmaya, düzeltmeye çalışmadı. Ki istiridyenin içinden bir şelale gibi aksınlar. En küçük inciyi en kuytuya sakladı; tıpkı ilk görüşteki o utangaç bakış gibi. En irisini ise tam kenara, gün ışığına en yakın yere; tıpkı bugün gelen cesur aşk gibi.
Tezgâhın üzerindeki eser bittiğinde, mavi bir kadifenin içine yerleştirdi. Pencereden sızan ay ışığı gümüşün ve incilerin üzerinde oynaşıyordu. Atölye artık sadece metal kokmuyordu; deniz kokuyordu.
Sabırsız ve hayallerle geçti haftalar. Etiler’in geniş ve ağaçlıklı sokaklarına çöken hafif sis, içindeki heyecanı dindirmeye yetmiyordu. Takvim, Kasım ayının ilk Cumartesi gününü gösteriyordu. Havada hem dökülen yaprakların hüznü hem de bir başlangıcın taze kokusu vardı.
Arabanın kontağını çevirdi. O küçük kutuyu yolcu koltuğuna oturttu. Yol boyunca sık sık kontrol etti. Radyoyu açtı. Islıkla eşlik etti Tual’in şarkısına. Arnavutköy’ün o dar ve hikâye dolu sokaklarına çevirdi direksiyonu. Sahil yoluna indiğinde, Boğaz’ın hırçın rüzgârı arabanın camına çarptı. Kuruçeşme’nin tozlu bir köşesinde arabayı park edip derin bir nefes aldı.
Tek katlı, taş duvarlı ve bahçeli bir yapıydı 7 numara. Eski bir sabun fabrikası. Kalın taş duvarların bazı yerlerinde harçlar dökülmüş, yer yer yüzeyleri yosun tutmuştu. Dışarıdan bakıldığında hiçbir tabela veya işaret yoktu. Sadece, paslı görüntüsü verilmiş metal bir kapı.
Yunus kapıyı itti. Metal sürgü ağır bir ses çıkardı.
Girişteki patika, yabani otların arasından kıvrılarak ilerliyordu. Bahçede birkaç zeytin ağacı, rüzgârla eğilen kuru otlar vardı. Bina, ağaçların arasına saklanmış gibiydi.
Kapı aralıktı. İçeri adım attığında mekân değişti. Tavan yüksekti. Kuzeye bakan dev pencereler duvar boyunca uzanıyordu. Işık doğrudan gelmiyor, yumuşak bir aydınlık içeri doluyordu.
Gölgeler keskin değildi. Her şey sanki ince bir ışık perdesinin içindeydi. Büyük tuvaller için kusursuz bir ışık. Beton zeminde boya lekeleri vardı. Kurumuş fırçalar kavanozlarda bekliyordu. Duvarlara yaslanmış büyük tablolar, yarım bırakılmış eskizler, kömür kalemleri… Ortada geniş bir çalışma masası.
Mutfaktan çıkan Aslı bir an şaşırdı.
- Bulabilmişsin.
- Zor olmadı.
- Kahve yapmıştım kendime. Dur sana da getireyim. Ya da istersen meyve suyu?
- Meyve suyu olsun.
Aslı tekrar mutfağa döndüğünde Yunus atölyedeki tabloları incelemeye başladı.
Sarı ve turuncu tonların hâkim olduğu bir çöl resmi dikkatini çekti. Ortada küçük bir vaha. Suyun etrafında toplanmış hurmalıklar. Ufuk çizgisinde, kumların arasında ince bir yol. O yol Yunus’a çok tanıdık geldi.
Yanındaki resimde koyu mavi bir deniz. Eski bir ahşap balıkçı teknesi. Teknenin kıç kısmında çıplak ayaklı bir çocuk. Ağ çekiyordu.
Hemen öteki resimde iki katlı eski bir köy evi. Duvarlar badanalı. Pencerede kalın demir parmaklıklar var. Parmaklıkların arkasında yüzü seçilemeyen biri, önündeki vadinin sisli manzarasında gözü.
Resimler hareket ediyor gibi geldi Yunus’a. Deniz kenarında büyük bir kaya. Rüzgâr sert. Dalgalar sanki tuvali yırtmak istiyor. Genç bir kadın kayanın üzerinde duruyor. Elbisesi rüzgârda savrulurken o denize bakıyor. Saçları ve duruşu…
Parmak uçlarından başlayıp kollarına yayılan o tekinsiz karıncalanma, bakışlarını tuvallerden kaçırmasına neden oldu. Sanki tablolar ona bakıyordu. Dengesi sarsılınca gayriihtiyarî yanındaki çalışma masasına tutundu. O sırada Aslı, elinde taze sıkılmış bir bardak portakal suyuyla yanına geldi.
- İyi misin? Rengin kül gibi olmuş.
Yunus, portakal suyunu kavradı. Parmaklarının titrediği anlaşılmasın diye bardağı iyice sıktı.
- Tansiyonum düştü sanırım. Belki de ilaçların etkisi.
- İşe yarıyorlar mı?
Yunus bardağı dudaklarına götürüp bir yudum aldı, ardından başını kaldırıp Aslı’nın endişeli gözlerine baktı. Hafif, yorgun bir tebessüm belirdi yüzünde.
- Uyuyabiliyorum. Ve evet, sadece yatağımda.
Cebinden çıkardığı kutuyu uzattı. Bu, yaptıkların için. Teşekkür edememiştim.
Aslı kutuya bir çocuk merakıyla yaklaştı.
- Bu ne?
- Bence bir kadına en yakışan hediye. Hanımeli de getirmek istedim ama bu mevsimde bulamadılar.
Aslı kutunun kapağını kaldırdığında, heyecanı adımlarına yansıdı; olduğu yerde hafifçe yükselip alçaldı. Gözleri parlıyordu.
- Aman Tanrım! Gerçek mi bunlar?
- Evet, büyük midyelerin içinden çıkıyor bazen. Yavuz’dan rica ettim gönderdi sağ olsun. Onun da selamı var sana.
Aslı, cam kutunun içindeki istiridyeyi ışığa tuttu. Sedefin üzerindeki oynaşan ışıklar Aslı'nın yüzüne vuruyordu. Birden uzanıp Yunus’un yanağına sıcak bir öpücük kondurdu.
- Çok teşekkür ederim. Gerçekten… aldığım en güzel hediye.
Yunus, bu ani yakınlığın yarattığı sıcaklıkla hafifçe kızardı, ellerini nereye koyacağını bilemeyerek bakışlarını arka duvara kaçırdı. Orada, bembeyaz örtülerin altına gizlenmiş beş devasa siluet duruyordu. Merakı, mahcubiyetini bastırdı.
- Bunlar nedir?
Aslı, o tarafa bakarken gözlerinde gururla karışık bir ciddiyet belirdi.
- Gelecek sergi için ayırdıklarım. Olgaç Bey her birini bizzat seçti.
- Harika. Peki, açılış ne zaman?
Aslı, ellerini heyecanla önlüğüne sildi.
- Üç ay sonra. Ben dâhil sekiz sanatçının resmi olacak. Büyük bir adım benim için.
Yunus’un bakışları o beyaz örtülerin altında saklanan devasa formlara çakılı kalmıştı. Sanki o örtülerin altında nefes alan bir şeyler vardı.
- Bakabilir miyim?
- Tabii ki…
Birlikte ilk şövalenin önüne kadar yürüdüler. Yunus, örtüye yaklaşırken ensesindeki tüylerin ürperdiğini hissetti. Aslı, beyaz kumaşın ucundan tutup ağır ağır yukarı çekerken anlatmaya başladı:
- Bu benim ilk yaptığım resimlerden biri. Tanıştırayım “Savaşın Dehşeti”
Dar bir vadi. Boğucu bir duman rengi. Sanki dev bir el dağları dövmüş gibi ufalanmış taşlar, yanmış, sönmüş, tüten ağaçlar. Tablonun ortasında, kayanın dibine çökmüş bir asker. Üstü başı toz içinde. Miğferi zaten yerde, parmaklarının arasından bir şarjör yere düşmekte. Gözleri açık ama ne bir öfke var yüzünde ne de bir acı. Derin, dipsiz bir boşluk.
Tablonun önünde durduğunda, o şarjörün yere düşerken çıkaracağı metalik sesi ve vadiden esen o buz gibi sabah rüzgârını hissetti Yunus. Çok yakınından bir fısıltı geçti.
İkinci ve üçüncü örtü kalktığında, Yunus’un zihnindeki o tanıdık ama isimlendiremediği huzursuzluk katlanarak arttı. Bu fırça darbelerini, bu renk seçimlerini sanki daha önce bir yerlerde görmüştü. Kulağının derinliklerinde, derinden gelen ince bir metalik çınlama başladı. Atölyenin yüksek tavanında Aslı’nın heyecanlı sesi değil, sanki görünmez bir ağızdan çıkan fısıltılar dolaşıyordu. Aslı, kendi yarattığı dünyanın coşkusuyla anlatmaya devam ediyordu.
- Şimdi, Olgaç Bey’in favorisi. Bu resmi ben çizmedim diyebilirim. Resim, kendisini çizdirmek için benimle savaştı. İşteeee “Son Nefes”
Aslı, örtüyü tek bir hamlede, adeta bir perdeyi açar gibi çekti.
Tuvalin çevresi tamamen karartılmıştı. Ortasındaki boşlukta bir oda. Floresan lambanın solgun ışığında bir yatak. Yatan kadının yüzü yarı gölgede kalmış, başı yana düşmüştü.
Yunus’un kalbi göğüs kafesinde tekledi, bir an için durduğunu sandı. Aldığı nefes ciğerlerine yetmiyordu. Şakaklarına saplanan o keskin sancı, sanki birinin beynine bir çivi çakması gibiydi. Gözlerini sıkıca kapadı, zihnindeki o görüntüyü silmeye çalıştı ama nafileydi. Açtığında tablo hâlâ oradaydı. Aslı’ya belli etmemek için yumruklarını sıktı, tırnaklarını avucuna geçirdi.
Aslı ise karşısında görünmez bir kalabalık varmışçasına, zafer kazanmış bir komutan edasıyla son şövaleye doğru ilerledi.
- Veeee… En sevdiğim. “Kâbus”
Beyaz örtü yere süzüldüğü an, Yunus’un parmakları arasındaki cam bardak parkeye çarpıp tuzla buz oldu. Etrafa saçılan parçaların sesi, Yunus’un beynindeki o sancıyı iyice derinleştirdi. Atölyenin o devasa tavanı üzerine çöküyor, duvarlar hızla daralıyordu. Tavandaki ahşap kirişlerin baskı altındaki çıtırtısını duyabiliyordu artık. Az önceki fısıltılar şimdi bir uğultuya dönüşmüş, tüm bedeninde bir zehir gibi dolanıyordu. Sonra, her şey bir anda bıçakla kesilmiş gibi sessizleşti. Geriye sadece o kulak tırmalayan metalik çınlama kaldı.
Çocukluğunun sığınağı resmedilmişti. Sedir bile olması gerektiği yerdeydi. Pencerenin dışında kopan bir fırtına, tavandaki lambadan sızan su damlaları. Tahta bir zemin, ortasında karanlık bir su birikintisi. Bu gölcüğe eğilmiş küçük bir çocuk. Suda küçük mavi ışıklar dönüyor. Derininde ise kolları varmış gibi duran gölgeler.
Yunus’un görüşü daraldı. O uğultu… Vücudu sallanıyordu. Bu hissi biliyordu. Biraz daha kalırsa yere yığılacaktı. Geri çekildi.
Aslı’nın yüzündeki o gururlu ifade yerini bir anda dehşete bıraktı. Elindeki fırçayı yanındaki sehpaya fırlatıp Yunus’a doğru atıldı, onu dirseğinden sıkıca yakaladı.
- Yunus iyi misin? Betin benzin attı. Otur, su getireyim.
- Ben…
Kelime boğazında düğümlendi, bir hıçkırık mı yoksa bir çığlık mı olduğu belirsiz bir seste boğuldu. Aslı’nın elinden kurtulurken dengesini kaybetti, az kalsın devrilen bir şövaleye çarpıyordu. Bakışları hâlâ o tablodaki karanlık su birikintisindeydi.
Atölyenin ağır kapısına doğru hamle yaptı. Her adımında zemin ayaklarının altından kayıyor, duvarlar sanki üzerine devriliyordu. Arkasından yükselen "Yunus!" feryadı, boş binanın yüksek tavanında yankılanıp bir uğultuya dönüştü.
Dışarı çıktığında Kasım rüzgârı yüzüne bir tokat gibi çarptı ama yetmedi. Gözleri kararıyor, dünya bir tünelin ucundaki ışık gibi küçülüyordu. Bahçedeki yaşlı zeytin ağacına tutundu; pürüzlü kabuklar avucunu acıttı ama bu acı bile zihnindeki sesleri susturmaya yetmedi. Sendeler adımlarla arabasına ulaştı, kendini içeri atar atmaz kapıları kilitledi.
İki eliyle birden direksiyonun sert plastiğine vurdu; parmak boğumları sızlayana, nefesi kesilene kadar. Arabanın içi kısa sürede boğucu bir hıçkırıkla doldu. Camlar içeriden hızla buğulanırken Yunus, o dar kabinde kendi geçmişiyle baş başa kalmıştı.
Uzlaşma yoktu.
Geçmiş, peşini bırakmıyordu.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.