YazYorum
Edebiyat11 Tem 2026

Uyurgezer - 3

Devam metni

Murat Erdem Arıker|11 Temmuz 2026|20 dk okuma
120 görüntülenme|0 yorum

Başında büyük bir ağrıyla kalkmıştı. Rüyanın etkisi o kadar canlıydı ki, parmaklarını hızla saçlarının arasında gezdirdi. O sert zemine çarptığını sandığı yerde ne şişlik vardı ne darbe izi. Avuç içleri kuruydu. Ama zihni hâlâ o ıslak çimlerin kokusuyla doluydu.

 Gördüğü rüyalar çoğu zaman sabah sisi gibi dağılıp giderdi. Ama bazılarının gerçeğe dönüşmesi huzursuzluğunun en temel sebebiydi. Hele ki son zamanlarda. Dudağından döküldü bir dua gibi:

 -       Hayırdır inşallah.

 Yazı masasının başına geçti. Ajandasını baştan sona kontrol etti, yeni bir not görmedi. Sanki tüm sıkıntısı göğsünde biriken kirli havaymış gibi kuvvetle üfledi. O şekilde ne kadar oturduğunu fark etmemişti. Derken bahçeden Nine’nin sesi geldi:

 -       Gel oğlum, gel… Kahvaltı hazır.

-       Geldim Ninem. Hele bir yüzümü yıkayayım, hemen iniyorum.

 Aşağı indiğinde, arka bahçedeki asmanın altında, tıpkı eski günlerdeki gibi mükellef bir kahvaltı onu bekliyordu. Hasniye, uzun süredir hasretini çektiği torunu için mutfağı mabede çevirmişti sanki. Taze toplanmış yumurtaların buharı, yeni pişmiş gözlemelerin iştah kabartan kokusu, özenle dizilmiş peynirler, reçeller… Neler neler…

 Sofrayı gören, iki kişi için değil de bir kafile için hazırlandığını sanırdı. Tüm bu gayretiyle nine, tutunacak yegâne dalına, çok sevdiği torununa sessizce “Kal!” diyordu. “Gitme bir daha…”

 Üç gün boyunca Hasniye’nin evi boş kalmamıştı. Sema’nın vefatını duyan tüm tanıdıklar, sağ olsunlar, onu yalnız bırakmamıştı. Gösterilen hürmet, gelen gidenin çokluğu, gözyaşları içinde gece gündüz okunan ayetler, dualar…

 Bir yanı kahreden ama bir yanı da teskin eden o curcuna, acısını biraz olsun hafifletmiş;  hiç değilse tek başına kaldığını hissettirmemişti.

 Ölüm, bu açıdan bakıldığında ölen için kolay, kalana zordu. Ölen için zaman durmuştu; ne yokluk hissi ne de yarın kaygısı. Ama kalan için belirsizlik devam ediyordu. Ne olduğunu, ne olacağını, ne yapacağını bilmemenin yükü taşınıyordu.

 Hasniye, yaşadığı tüm acılara, çektiği onca çileye rağmen bugüne kadar dimdik durmuştu. Bir kaya gibi, bir kale gibi… Ne şiddette eserse essin her rüzgâra direnmişti. Canı bildiklerini korumak söz konusu olduğunda korku nedir bilmezdi. Ama şimdi titriyordu, yuvasından düşmüş bir yavru kuş gibi.

 Çok sevdiği eşi ve biricik oğlunu kaybettiğinde bile böylesine yalnız hissetmemişti. Yedi yıldır görmediği ama varlığını hep hissettiği torunu yine giderse… Çölün ortasında kurumuş bir ağaç gibi tek başına kalırsa… Ne yapardı ki?

 Sevgiyle olduğu kadar umutla da bakıyordu Yunus’a. Yunus ise oturduğu yerde gözlerini vadiden ayırmıyordu. Başını, çay bardağını tuttuğu eline dayamış, boş gözlerle öylece duruyordu. Uyanık mıydı değil miydi, belli bile değildi.

 Son olarak pişirdiği yumurtayı da getirdi Hasniye Nine. Yunus’un önünde ayırdığı boşluğa önce hasır bir altlık koydu. Ardından cızırdayan sahanı bıraktı. Nar gibi kızarmış gözlemeleri de yanına çekti. Kendine bir bardak çay doldurup masanın öbür yanındaki sedire geçti.

 O anda biri sedirin altına baksa, ninenin ayaklarını tuvaleti sıkışmış bir ilkokul çocuğu gibi birbirine bastırılmış görürdü. Ölümler sıralı gelmezdi, biliyordu. Ama yine de gelini kendinden önce göçtüğü için utanıyor, kararı o vermiş gibi dilsiz bir suçluluk duyuyordu. Hâlbuki verilen emaneti almaya geldiğinde, Azrail ona sorsa, seve seve kendisini söylemez miydi?

 Kadıncağızın göğsünde dağlar birikiyordu ama anlatmaya dili varmıyordu. Yunus ise düşüncelerine daldığı yerde, sanki vurgun yemiş gibi o derinlikten yüzeye çıkamıyordu. Nine Yunus’a bakıyor, Yunus boşluğa dalıyordu. Bir zamanlar evin en neşeli saatlerinin yaşandığı masada şimdi çıt çıkmıyordu.

 Sonunda sessizliği yine Nine bozdu:

 -       Soğutma oğlum… Yesene yumurtanı.

 Sanki biri dürtmüş gibi irkildi Yunus. Önce ninesinin elini tutup öptü. Sonra hafifçe gülümsedi:

 -       Yerim ninem, yemem mi? Onca zahmet etmişsin. Tabii ki yerim... Ama canım almıyor.

 Ninenin bakışlarındaki heyecan söner gibi oldu:

 -       Gençsin oğlum sen. Yiyebildiğin kadar ye. Yoksa beğenmedin mi?

 Ninenin çocuksu kırgınlığını fark eden Yunus, yaptığı hatanın ağırlığıyla çatalına sarıldı.

 -       Yok ninem, olur mu öyle şey! Mis gibi olmuş, eline koluna sağlık.

 Gözlemeden kopardığı parçayı yumurtanın sarısına bandırdı. Sırf ninesinin yüzüne düşen o gölgeyi dağıtmak için iştahlıymış gibi bir maske takındı.

 İkinci lokmayı alıp çayına davranmıştı ki, vadiden bir ıslık sesi geldi. Islık, önce sertçe dikleşip havayı yardı, sonra bir dalga gibi yayılıp zayıfladı. Ardından tekrar tizleşip vadide yankılandı. Yunus ıslığı duyunca kahkahayla karışık coşkulu bir “Hah!”  bıraktı ortaya.

 -       Geliyor bizimki!

 Islığın tonu, Yavuz’un patikadan gelmekte olduğunu bildiriyordu.

 Yunus’un buluşuydu ıslıkla haberleşmek. Çocukluğunda yazlık sinemada izlediği bir filmden devşirmişti bu fikri. Çocuklara göre kocamandı ama pek de büyük sayılmazdı yazlık sinema. Yan yana dizilmiş tahta sandalyeleri ve boydan boya gerilmiş o perdesi olmasa, iki kanatlı demir kapısı, sıvasız briket duvarları ve toprak zeminiyle sinemaya benzemiyordu.

 Ama ne zaman ki ışıklar söner, projeksiyon perdeyi renklendirmeye başlardı. İşte o an, o küçücük kasaba büyür; koskoca bir dünya oraya sığar, misafir olurdu. Yer yer yırtık perdedeki titrek görüntülerde kiminin imkânsız sevdası, kiminin hayalleri, kimininse en gizli idealleri hayat bulurdu.

 Bir eğlence alanı olmasından ziyade bir toplanma yeriydi sinema. Mevsim yaza döndüğünde tüm ahali bir araya gelir, filmden önce ve sonra sohbet ederlerdi. O hafta makarada dönecek filmin önemi yoktu. Çoğu zaman afişler yapışana dek bilinemezdi de.

 Aksiyon filmleri oynadığında ön sıralar için çocuklar kavga ederdi. Aşk filmleri oynadığında ise perdenin büyüsü çocukları teğet geçerdi. Sıraların arasında oyunlar oynar, film izleyenlerin dikkatini dağıtırlardı. Böyle günlerde sinema “Şşştt”, “Susun bakayım”, “Şimdi yiyeceksin terliği” sesleriyle çalkalanır; yedikleri azarı oyunun bir parçası sayan çocuklar buna hiç aldırmadan oynamaya devam ederdi.

 Yunus’un ilkokula başlayacağı o yaz, yine bir hafta sonu sinemanın yolunu tuttular. Film, İstanbul’un gecekondularında geçen bir hayatı ve o sefaletin içinde filizlenen bir aşkı anlatıyordu. Aşk hikâyesi olunca erkeklerin ilgisi azalmış, kadınlarsa perdeye pürdikkat kesilmişti.

 Garip bir tezat vardı o gece. Aslında derin bir yokluğu göstermek isteyen film, kasaba halkına olağanüstü bir zenginlik anlatıyor gibiydi. Bütün gün kuyulardan güğümlerle su taşıyan kızlar, çeşmeden akan suya imreniyorlardı.

 Filmden çok, beğendikleri kızları süzmeye gelen delikanlılar,  filmdeki gençler gibi, bir gün şehirde bir fabrikada işe gireceklerini ve sevdikleri o kızı yanlarına alıp evleneceklerini düşlüyorlardı. Her zaman, her devirde olduğu gibi birinin “fakirlik” saydığı hayat başka yerde birinin hayalleriydi.

 Trenlere, vapurlara ve otobüslere önceki filmlerden aşina olan çocuklar kısa süre içerisinde oturmaktan sıkıldı. Fısıldaşmalar ve el kol işaretleriyle gruplaşma başladı. Oyunlara karar verilince de kaynaşma arttı.

 Yunus, en sevdiği arkadaşı Yavuz ve sahilden üç çocukla birlikte saklambaç oynuyordu. Ebe, sıraların arasında gizlenen çocukları olabildiğince sessiz bulmaya çalışıyordu. İşin sonunda elbette azar işitilecek ama tüm kulaklar çekilmeden oyun bitmeyecekti.

 Son seferde acemice saklanan Yavuz bu sefer ebe olmuş, içinden sayıyordu. Yunus, Yavuz’un görüş açısının tam tersine süzüldü. Orta sıradaki sandalyelerin yanındaki boşluğa, önden dördüncü sıranın en ucuna sığındı. Yanına tünediği teyze o kadar heybetliydi ki, gölgesi Yunus’u bir pelerin gibi örtmüştü. Yavuz’un onu göremeyeceğine neredeyse emindi.

 Saymayı bitiren Yavuz, perdeden yansıyan ışığın altında koridorda belirdi. Gözleri, sandalyelerin altındaki karanlık boşluklarda oyuncuların ayakkabılarını arıyordu. Tam o sırada, tombul teyzenin hemen önünde oturan küçük kız sıkıntıdan patlamak üzereydi. Perdedeki aşk hikâyesi onu sarmamış, oyunlara davet edilmemekse gururunu kırmıştı.

 Bakışları, koridorun diğer ucundaki Yavuz ile dibindeki Yunus arasında bir köprü kurdu. Dudaklarının kenarında hınzır bir kavis belirdi. Elini yavaşça kaldırıp arkasındaki gizli hazineyi işaret etti.

 Yavuz bu ihbarı kaçırmadı. Yunus’un yerinden doğrulmasına bile izin vermeden, bir yaydan fırlamışçasına koşup tahta sıraya vurdu:

 -       Sobe!

 Neye uğradığını şaşıran Yunus, ihanetin soğukluğuyla başını kaldırdı. O küçük muhbire, ağzına geleni söyleyecekti ki kızın yüzündeki o ışıl ışıl, muzip gülümsemeyi görünce kelimeler dilinin ucunu geçemedi.

 Daha önce sahilde görmüşlerdi birbirlerini. O yaşlardaki kızlar ve oğlanlar, iki farklı kabile gibiydi. Genellikle kendi aralarında oynadıkları için tam anlamıyla tanışmış sayılmazlardı. Patikalarda yolları kesişse bile, rüzgâr gibi geçerler, selam vermeyi bile vakit kaybı sayarlardı.

 Şaşkınlık Yunus’un yüzüne komik bir maske gibi yapıştı. Kocaman açılmış kahverengi gözleri,  sahibini aptal gösteren açık ağzı ve sarkan çenesi kızı güldürdü.  Yasemin zaferinin tadını çıkarıyordu. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, omuzlarını kısarak kıkırdıyordu. Sandalyesinden sarkıttığı ayaklarını neşe içinde ileri geri sallıyordu.

 Nihayetinde oyunu Yunus kaybetti. Yapılan gürültü yüzünden protestolar artınca oyun da kendiliğinden sona ermişti.

 Duyduğu düdük sesi, Yunus’un dikkatini perdeye çevirdi. Gece bekçisi sokakları dolaşırken düdüğünü öttürüyordu. Bu sese, yakınlardaki başka bir bekçinin düdüğü cevap verdi. Bu iletişim yöntemi Yunus’un kafasında bir şimşek çaktırdı.

 Tepelerde, kanyonda ya da patikalarda, sesini iletmenin yolu bu olmalıydı. Ama kasaba bakkalında da düdük yoktu. Ayrıca bunun için para gerekirdi. Oysa kasaba çocuklarının cebindeki boşluk, gerçekten boştu.

 Çocuklar için zenginlik deniz kabukları, gazoz kapakları ve cam misketlerdi. Cam misketler, hele farklı renklerdeyseler, sahibine büyük itibar kazandırırdı. Bayramdan bayrama harçlık alınır, paranın tümü leblebi tozuna, lokuma, pötibör bisküvilere ya da çatapat ve kızkaçıran gibi bayram eğlencelerine feda edilirdi.

 Sonra Yunus: “Düdük yoksa biz de ıslık çalarız.” dedi. İlk denemeler acınasıydı. Acemi kuşların kanat çırpışı gibi, birisi ciyaklıyor, diğeri tıkanıyordu. Fakat zaman, o ham sesleri yonttu ve sadece onların bildiği, yeni ve gizli bir dil doğdu.

 Bu dil, diğer çocukların da katılımıyla giderek zenginleşmişti. Farklı ıslıklarla haberleştiler.  Bu sesler o kadar özgündü ki çocuklar birbirini hemen tanıyor ve kendisinden bekleneni çok iyi anlıyordu.

 Zaman gösterdi ki, Yunus için bu sesin çok büyük bir önemi daha vardı. Tıpkı cam ya da kiremidin kırılırken çıkardığı ses gibi, ıslık sesi de onu gerçeğe çağıran, uyandıran olaylardan biriydi.

 Rüyasında bu sesleri hiç duymuyor ve eğer uyuyorsa duyduğunda mutlaka uyanıyordu.

 -       Nine bunlar çok dedim ama…  Geliyor bizimki. Masadakiler belki yetmez bile.

 Yunus’un lakırdısı Hasniye’nin yüzündeki çizgileri yumuşatmıştı. Karnını oynatarak güldü:

 -       Gelsiiin. Gelsin benim aslanım.

 Can dostuydu Yunus’un Yavuz. Bu evin de bir oğluydu aynı zamanda. Babalarını aynı anda, aynı yerde kaybeden bu iki çocuk birbirlerinin sargısıydı. Kendilerini bildi bileli hiç kopmamışlardı.

 Biraz uçarıydı, aklı hep bir karış havadaydı ama Yavuz’un gönül kapısı sonuna dek açıktı. Bazen ağzından kaçan bir küfür ya da patavatsız bir cümle, onun pürüzsüz ruhunda ancak bir toz tanesi gibi kalırdı.

 Yunus’un yokluğunda bu evin çatısından tüten dumanın bekçisi o olmuştu. Sema Ana’sının dizinin dibinden, Hanım Ana’sının işlerinden hiç geri çekilmedi. Hiç olmazsa gün aşırı mutlaka uğrar, el öper, hatır sorar, evin kırığı döküğü ne varsa giderirdi.

 Hasniye Nine’nin yaptığı peynirleri, tereyağlarını, Sema Ana’nın ördüğü eldivenleri, kazakları Yunus’a götürmek de onun göreviydi. Ama Yunus en çok kasabadan gelecek havadisler için beklerdi Yavuz’un yolunu. Yunus’un hem öz olsa bu kadar sevemeyeceği kardeşi hem de kasabadaki eli, kolu, kulağıydı Yavuz.

 Dakikalar geçmeden, patikayı tırmanan delikanlının neşeli ezgileri asmanın altına ulaştı. Nine, Yavuz’un bitmek bilmeyen iştahını tanıdığından çatal bıçak getirmek üzere mutfağa koştu. Yunus da tabağındaki lokmalarla sahte mücadelesini bıraktı, bir sigara yaktı.

 Yavuz, çocukluğundan beri aşındırdığı o kırık çitlerin önünde durdu. Terden alnına yapışmış saçlarını eliyle geri itti. Sanki suç ortağıymış gibi çitleri işaret edip sırıttı:

 -       Şurayı tamir etmeye de elimiz bi varmadı gitti be…

 Yunus, dostunun o her zamanki tasasız enerjisini görünce omuzlarının gevşediğini hissetti. Sandalyesinden doğrulup bir iki adım attı:

 -       Tamir etsek özelliği kalmazdı be kardeşim.
Kendiliğinden patika kapısı işte.
Kaynanan seviyormuş bak!
Ninem tam senlik donatmış masayı.

 İki dost birbirine sıkıca sarıldı. Masaya oturduklarında Hasniye Nine elinde taze demlenmiş çaydanlıkla mutfaktan çıktı. Yavuz yetişip çaydanlığı aldı, elini öptü. Kadının koluna girip sedire oturttu:

 -       Hoş buldum Hanım Anam. Nasılsın, afiyette misin?

 Ninesi gelince sigarasını söndüren Yunus, çayı doldurma işini üstlendi. Üçü de masanın etrafında bir “sohbet kalkanı” kurma telaşındaydı. Yavuz’un anacağının son zamanlarda artan diz ağrıları, Marangoz Rüstem’in kızının gelecek haftaki nişanı, bu yazın sıcağının hangi yazı anımsattığı… Havadan sudan, tozdan topraktan konuştular.

 Ne Sema’nın taze mezarı ne Nine’nin içine çöken korku ne de Yunus’un belirsiz geleceği. Dertlerini sarmalayıp masanın altına sakladılar. Sanki konuşmazlarsa acı da onlara dokunmaz gibi. Nasıl olsa acı, eninde sonunda kendine bir çatlak bulup dışarı sızacaktı.

 Masayı toplama işini Nine’ye bırakmadılar. Son tabakları da mutfağa götürüp döndüklerinde Nine çayları tazelemekteydi. Yunus’un telefonu çalmaya başladı, arayan Aslı’ydı. Aynı anda ön bahçe kapısının gıcırtısı duyuldu. Yunus telefonu ne açtı ne de reddetti. Bunun yerine telefonun sesini kıstı.

 Gelenler, Keresteci Osman Abi’nin ailesiydi, sol gözü kör Zeliha Yenge, biri on yedi diğeri on beş yaşındaki kızları. Büyük kızının koluna girmiş, zorlukla yürüyen Zeliha Yenge bir yandan ağlıyor, diğer yandan çatallaşmış sesiyle bahçeyi dövüyordu:

 -       Aaah Hasniye Ana, aaah… Ancak kalkıp gelebildim. Çok hastaydım, biliyorsundur belki.

 Yunus’la Yavuz gelenleri karşılamak üzere seğirttiler. Yavuz, Zeliha’nın eline uzanıp hızlıca öptü. Kızlara ise, gözlerini kaçırarak, bir “hoş geldiniz” fısıldayıp kenara çekildi. Yunus da el öpmeye yeltendi ama Zeliha ona sarılıp ağlamaya başladı. Ezberlenmiş bir ağıt döküldü dudaklarından:

 -       Ah Yunus’um, ah yavrum…
Sen de yetişememişsin ya, söylediler.

Ne kadar üzgünüm bir bilsen.
Ne çok severdim Sema’yı.
Ah benim bahtı kara kardeşim, ah benim güzel yüzlüm...
Allah mekânını cennet eylesin.
Ona iyi niyetiyle mukabele etsin.
Sana da sabırlar versin yavrum benim, zordur… zoor.

 Kelimeler, ritmik bir yas seli gibi akıyordu. Yunus’un cevap vermesine fırsat bırakmıyordu.

 Zeliha Yenge konuşurken kör olan gözü boşluğa bakıyor, sağlam olan gözü ise bir türlü Yunus’un yüzünde tutunamıyordu. Sözleri içten olsa da bakışındaki o tekinsiz dağınıklık, dinleyeni tuhaf bir huzursuzluğa sürüklüyordu.

 Bu huzursuz kuşatmayı Hasniye Nine kaldırdı. Zeliha’nın titreyen koluna girip, onu ve kızlarını eve doğru tatlı tatlı sürükledi:

 -       Gel Zelihacım, hoş geldin.
Yaa duydum tabii hastaymışın.
Canım benim nasılsın, iyi misin şimdi?
Bilmez miyiz biz seni…
Hasta olmasan gelirdin tabii.
Hem sen de kusura bakma, sana bir yardımımız dokunamadı ama malum…

 Böyle anlarda karşısındakini kimin susturacağını hayat tecrübesi belirlerdi. Hasniye Nine’nin rüzgârına kapılan Zeliha ve kızları, evin içine doğru çekildi. Kapı kapanınca Yunus’la Yavuz yeniden çardağa döndü.

 Yavuz kendini sedire bırakırken dudağının kenarında muzip bir gülümseme belirdi:

 -       Bir günahkâr göster de yakıp cehennem azabını tattıralım hele.

 Yunus, kısa bir an Yavuz’un yüzüne boş boş baktı. Anladığında gülümsemesi yüzüne yayıldı; cebinden sigara paketini çıkardı. Paketi sol işaret parmağının ortasına iki kez vurdu. Öne fırlayan sigarayı Yavuz’a uzattı:

 -       Orijinal adamsın vesselam. Paket taşımadığına göre paran bitmiş. Niye söylemedin?

 Sigarasını derin bir nefesle ateşleyen Yavuz, dumanı ciğerlerinin en ucuna kadar çekip savurdu. Masanın üzerinden buharlı bir lokomotif geçmiş gibi oldu.

 -       Daha ne kadar yük olacağım be oğlum sana. Senin sırtındaki küfeler sana anca yeter. Bir de beni ne taşıyacan? Hem Rüstem Amca’yla konuştum yeni. Biliyorsun yaşı var. Kızı da haftaya nişanlanıyor. Yanına dönmemi istedi benden. Bir iki seneye de bana bırakacakmış atölyeyi.

 Yunus’un gözünün önüne bahsi geçen atölye geldi; Kasabanın hemen çıkışında, Maitepe yokuşunun başında, ahırdan bozma ve ceviz kabuğundan hallice eski bir bina... Kasabanın ahşap kokan kalbiydi orası. Masa, sandalye, gıcırdayan kapılar; bölgenin tozlu yollarını arşınlayan faytonlar, at arabaları, balıkçı kayıkları, arı kovanları… Hemen herkesin burnu bir gün o talaş kokusunu çekerdi. Yavuz’un elleri ağacı tanırdı. Ekmeğini bu işten çıkarırdı kuşkusuz. Ama kasabanın hâli, dükkânın o dökülen sıvaları gibiydi. Ne kazandırırdı ki?

 Asıl mesele başkaydı. Tek dostunun kasabaya yerleşip kendini o atölyeye mühürleyecek olması Yunus için kâbustu. Yavuz’un ansızın kaybolup beklemediği anlarda belirmesine alışkındı o. Elini uzattığında orada olmasa bile, bir ıslık mesafesinde olduğunu bilmek Yunus’a sarsılmaz bir güven verirdi.

 Oysa şimdi, bu atölye çalacaktı Yavuz’u. Ömrü keskilerin ucunda incelecek, şehre gelişleri seyrekleşecek, belki bir gün tamamen kesilecekti. Başlarda telefonla konuşurlardı elbet. Ama evlenip çoluk çocuğa karıştığında aramalar da azalacaktı. Yunus ise kendini yalnızlığın, sessiz ve umutsuz bir karanlığın içinde bulacaktı.

 Şakakları sancımaya başladı. Huzursuzca kolundaki doğum lekesini tırnaklıyordu. Masadaki telefon yeniden çalmaya başladı; Aslı. Yunus, cihazın dilini yine ağzına tıktı. Yavuz itiraz etti buna:

 -       Açsana oğlum kızın telefonunu.

 Kaşlarını hafifçe çattı:

 -       Israrla aradığına göre belli ki önemli bir şey diyecek.

 Yunus masadaki paketten bir sigara daha çekti. Üflediği dumanın arkasına sığındı:

 -       Şimdi değil, sonra ben ararım. Bırak onu da… Ne işin var oğlum senin bu kasabada. Senin için o kadar iş kovaladım, hiçbirini beğenmedin. O kargo bayisindeki iş mesela. On numaraydı;  masa başında oturacaktın, maaşı da iyiydi. Adama karşı mahcup ettin beni. İşi kabul ettin sanmış. Sonra ne aramış ne sormuşsun.

 Yavuz ayakkabılarını bir kenara fırlatıp sedirde bağdaş kurdu. Başını iki yana sallarken yüzünde o bezgin ama komik ifade belirdi:

 -       Bir çeşit manyaktı abi o herif. Sen git dedin diye gittim görüşmeye tamam mı… Herif sanki yirmi yıldır kimseyle konuşmamış gibi yirmi dakika hiç susmadan anlattı. Geçen yazın planları, üç gün önce bir çalışanıyla nasıl kapıştığı, gençliğinde oranın patronu olmayı kafaya koyduğu… Beni görür görmez bende de aynı ışığı görmüş güya. Susmuyordu abi!

 O anı yeniden yaşıyormuş gibi kollarını hafifçe titretti:

 -       Sanki çıplak bir elektrik kablosunu tutmuşum da üç yüz bilmem kaç volt vücudumdan geçiyor ama bırakamıyorum. Adam sabah sabah ruhumdan parça koparıp burnunu sümkürdü resmen.

 Muzır bir gülümseyişle göz kırptı:

-       O muhteşem gecenin sabahında Ayla beni tanımazlıktan geldiğinde de böyle hissetmiştim… kullanılmış gibi. Ama bu sefer düzülen ben olduğum için daha bir öfkelendim, anlıyor musun?

 Kızgın görünmeye çalışsa da Yunus’un dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Yavuz o kadar içten, o kadar “kendi gibi” anlatıyordu ki; insan kızmak istese bile beceremiyordu.

 -       Yahu en azından “Çalışmayacağım.” deseydin. Neyse… olan olmuş. Başka iş bakardık sana. Mutlu olacak mısın burada marangoz olup? Hem niye döndün ki kasabaya? Bana da ne haber verdin, ne not bıraktın…

 Yavuz, sanki normal olan kendi davranışıymış da Yunus imkânsız bir şeyden bahsediyormuş gibi şaşkınlıkla kafasını kaşıdı:

 -       Ne bileyim be oğlum. Hem sen de yoktun zaten. Ben de “taş yerinde ağırdır” deyip geri geldim. Anam da “gel gel” diye başımın etini yiyordu. Yok yalnız kalmışmış, yok yaşlanmışmış... Ahaa ha! Güya beni baş göz edip evlendirecek. Hem de kiminle? Düne kadar “abi abi” diye peşimizde dolanan Yonca’yla. Yer miyim!

 Yonca ismini duyan Yunus’un kaşları hayretle yukarı kalktı. İşaret parmağını eve doğru uzattı; sanki duvarlar şeffafmış da içerideki Yonca’yı gösterebilecekmiş gibi... Yüzünde “Nasıl yani?” diyen bir ifade belirdi.

 Yavuz ise oturduğu yerde kıs kıs gülüyor, “Evet, tam da ondan bahsediyorum” der gibi başını sallıyordu.

 Ama gülme sırası şimdi Yunus’taydı:

 -       Şimdi gülüyorsun ama daha demin Zeliha Yenge’nin yanında sustalı maymun gibi dikiliyordun, suratın kıpkırmızıydı.

 Yavuz’un gülümsemesi bir anda söndü. Bozulmuş bir tavırla arkasına yaslandı.

 -       Eeeeeh! Sana anlatanda kabahat.

-       Tamam, tamam… Kızma hemen, şaka yaptım sadece.

 Yavuz’la şakalaşmak bile Yunus’un içindeki yumruyu eritemedi. Telefon bu kez mesaj bildirimiyle çınladı.

 -       Yunus, aradım ulaşamadım, sana çok ihtiyacım var. Müsait olur olmaz beni ara lütfen!

 Yunus, mesajı okur okumaz telefonun kapatma tuşuna hırsla bastırdı ama kapatmayı beceremedi. Telefonu arka cebine koydu. İçindeki sıkıntı daha da büyümüştü. Bitmeye yüz tutan sigarasını küllükte ezdi. Sanki bir düşmanı eziyor gibi, takıntılı bir şekilde izmaritle küllüğün dibini kazıdı. Küllükte ateş kalmadığından emin olunca gidip köşedeki çöp kovasına döktü.

 Yavuz hâlâ sedirde çayını yudumluyordu. Çardağa dönen Yunus seslendi:

 -       Çayını bitir de kalkıp gidelim.

 Yavuz doğrulup ayakkabılarını ayağına geçirdi. Çayından son fırtı çekip ayağa kalktı:

 -       E hadi madem, ne tarafa gidelim? Kanyona mı sahile mi?

 Sahile gitmeyi çok istiyordu Yunus ama Yavuz’u ya da bir başkasını istemiyordu yanında. Orada, yalnız olmayı tercih ederdi.

 -       Yok – dedi. İkisi de değil. Adı hatırıma gelmedi şimdi… Kimdi o mermerci?

 Yavuz boş bardağı refleksle dudağına götürdü. Bardağın boş olduğunu fark edince yüzünü buruşturup masaya bıraktı:

 -       Kamil!

-       Hah! Kamil. Sen benden çok yaşayacaksın. Kamil’e gidelim de… Annemin mezarı için nasıl bişey yapılacak ona bakalım.

 Kasabanın hafızası, Mermerci Kamil Efendi’nin nasırlı ellerinde şekillenirdi. Biri vefat ettiğinde gidilecek ilk ve son durak oydu. Kamil Efendi, geride kalanların kederini mermerin beyazlığına işler; imkânı olmayana sade bir baş taşı, hâli vakti yerinde olana mermer şeritli ya da kitâbeli bir mezar hazırlardı.

 Ama yalnızca bir taş ustası değildi; kasabanın dilsiz ölülerine ses olan bir “mezar şairi”ydi.

 Kitabe yaptırmak paraya bağlıydı; ancak o taşların üzerine yazılacak sözler konusunda Kamil zenginle fakiri aynı terazide tartardı. Gönül adamıydı, bir halk sanatçısıydı. Bir zamanlar onunla aynı sokakta gezmiş, şimdi vadesi dolup gitmiş insanlar için sıradan bir taş dikip “Ruhuna El-Fatiha” yazıp geçmeyi ölene yapılmış en büyük nezaketsizlik sayardı.

 Ölüleri güzel hatırlatacak, okuyanın içini sızlatacak mısralar kazımak için uğraşırdı. Bunu, ölenle helalleşmenin bir şartı sayardı. Ona göre kendisi yaşıyorsa, bu biraz da diğerleri öldüğü içindi. Elbette kimsenin onun için öldüğünü düşünmezdi, ama onlar ölmeden ekmeğini kazanamayacağını da bilirdi.

 Şiirleri çok da beğenilmezdi. Yazlık sinemanın yanındaki Asmalı Kahve’de alay konusu edilirlerdi. Ama Kamil işini öyle ciddiye alırdı ki yine de saygı görür, yanında asla eleştirilmezdi.

 Atölyesine “atölye ya da dükkân” denmesinden hoşlanmazdı. Eserlerini (!) bu dünyada hayat sürmüş bir kulun, kalanlara gölgesini hissettirdiği anıtlar, kendini, öte dünyaya açılan kapının kapıcısı ve atölyesini bir dergâh ya da tekke olarak nitelendirirdi. Onun için her mezarlık bir hazîre[1], her mezar bir türbe[2] ve kendisiyse zâkirdi[3]. Onun da sözü sözdü; ne var kisazı mermer ve mızrabıysa keskiydi.

 Çalışmadığı zamanlarda ağır hareket eder, yavaş konuşurdu. Eğer öleni yakından tanımıyorsa mutlaka ailesiyle görüşür; mesleğini, hayatını, sevdiği şeyleri sorup öğrenirdi. Sonra bütün bunları zihninde eleyip toparlar, mezar taşına kazıdığı bir dörtlükle anlatmaya çalışırdı.

 Mısralarını her zaman aynı ağızdan yazmazdı. Kimi zaman mezarda yatan gibi konuşurdu, kimi zaman geride kalanların ağzından. Bazen de hayali bir şahit olurdu.

 Ama şiirin sonunda mutlaka dua isterdi. Mesela ölen bir balıkçıysa:

 

            Sırtladım kayığımı,

            Aşırdım dalgaları,

            Ölüm hak, vaki oldu

            Eksik etme duanı

 

Böyle bir dörtlükle dua isterdi. Bazen bir oğlun ağzından şöyle yazardı:

 

Gölgesi bile kalsa bana yeterdi,

Canım babam herkese iyilikler dilerdi,

Şimdi bak O da senin bir duana muhtaçtır,

Sen oku, O dinlesin, ruhuna el-Fâtiha

 

Eğer merhum yaşarken bir mescit, bir çeşme, bir okul yaptırmışsa:

 

Gördük nice hayr-u hasenâtını,

Kendi gitti bak eseri kaldı,

O da her kul gibi bir dua bekler şimdi,

Bir Fatiha çok görme, helâl et haklarını

 

Bazen merhum yakınları bu tür yazılara izin vermezdi. Kamil Efendi buna çok üzülürdü ama yine de sesini çıkarmaz, kendisinden ne istendiyse öyle yapardı.

 Yavuz boş bardağı ikinci kez dudağına götürüp sadece havanın tadını alınca durumu fark etti. Yaylanarak yerinden kalktı. Kalkıp çaydanlığın yanına gitti, hem kendine hem Yunus’a yeniden çay doldurdu. Bardağı Yunus’un önüne bıraktı:

 -       Boş ver abi şimdi Kamil Efendi’yi. O adam önce düşünecek, sonra mısra dizecek, kendi yazdığını kendisi beğenecek… Bizim önümüze koyması on günü bulur. O yazıp bana verir, ben sana gönderirim. Sen birini seçersin, mesele kapanır.

 Yunus, Yavuz’un bu isteksizliğine önce şaşırdı, sonra göğsünden yukarı tırmanan bir öfke hissetti.

 -       Ne yazması, ne seçmesi Yavuz?

 Sesi bıçak kadar keskinleşmişti:

 -       Ben sevmem öyle şeyleri. Adam gibi bir mermer mezar yapsın, koysun yerine, yeter. İki üç güne şehre döneceğim. Ben buradayken bitsin bu iş. Toprağını da çiçeğini de ben kendim koyacağım.

 Yavuz, Yunus’un sesinden sızan bariz öfkeyi görmezden gelmeyi seçti. Bakışlarını uzağa, vadiye dikti:

 -       Tamam abi, öyle diyorsan öyle olsun. Ben akşam Rüstem Amca’ya gideceğim. Gitmeden önce Kamil Efendi’ye uğrar, selamını verir, siparişi söylerim. Ama istersen bir iki şey çiziktirsin yine de. Bazen güzel şeyler yazıyor. Beğenmezsen sade bir taş yaptırırız.

 Yunus cevap vermedi. Zihni dünkü o sessiz ziyarete gitmişti.

 Dedesinin mezarının yanında babasınınki vardı. Onun hemen yanına da annesi gömülmüştü. Beş yıl önce, eline para geçince dedesinin ve babasının mezarlarını mermer yaptırmıştı. Bakımları aksamasın diye de Yavuz’un eliyle sık sık para gönderirdi mezarlık bekçisine. 

 Oysa annesinin mezarında şimdi yalnızca mezar numarasını gösteren tahtadan bir kazık vardı. Yeni atıldığı belli bir toprak tümsek… Etrafına dizilmiş irili ufaklı taşlar. Yunus’un gözüne fazlasıyla özensiz görünmüştü.

 Bu manzara Yunus’un içini kanatmıştı. Annesini biçare, terk edilmiş ve önemsenmemiş gibi hissetti. Ellerini semaya kaldırıp Sema Hanım’ın ruhuna dua ederken düşündüğü ilk şey bu oldu: Bu mezar hemen yapılmalıydı.

 Nihayet sevgilisine kavuşmuştu annesi. Babasının tam yanı başında, el ele tutuşmuş gibi. Bir vesileyle bu mezarlığa yolu düşenler, aralarındaki o sarsılmaz bağı hissedip ikisine birden dua edeceklerdi.

 Yıllar önce ani bir kararla evi terk eden Yunus, dün o mezarın başından bir türlü ayrılamadı. Önce etraftaki çeri çöpü topladı. Taşları tek tek dizdi. Toprağı elleriyle okşar gibi düzeltti.

 Sonra bir süre oturup ağladı, anasıyla konuştu. Neden gittiğini anlattı. Neden dönemediğini de. İçine attığı o paslı birikintiyi toprağa akıttı. Bu yedi yılda başına gelenleri de tek tek anlattı.

 Annesinin bir yerlerden kendini dinlediğine emindi. Anlattıkça hafifledi, konuştukça omzundaki yüklerin birer birer döküldüğünü hissetti. Zamanın nasıl akıp gittiğini fark edemedi. Mezarlıkta ne kadar kaldığını ancak hava kararınca anladı. Bu yüzden de Kamil Efendi’ye sipariş vermek ertesi güne kaldı.

 Yavuz’un oyalayıcı tavrı Yunus’un zihnindeki teli son raddeye kadar gerdi. Sabrı tükendi, sonunda patladı:

 -       Ne diye akşamı bekleyecekmişim? Şimdi gider, on dakikada hallederim. Sen otur çayını iç. Yonca şu kapıdan çıkacak ya, onu bekle!

 Sırtını Yavuz’a döndü. Yol kenarına park ettiği arabasına hırsla yürüdü. Yavuz, Yunus’un durmayacağını anladığında paniğe kapıldı. Koşarak arkasından yetişti.

 -       Dur be oğlum! Ne çayı ne Yonca’sı? Sana da iyi niyetle bişey anlattık, üzerinde tepinip duruyorsun. Ver anahtarı ben giderim Kamil’e. Sen de ister kanyona git ister sahile. Bu işi halletmek artık benim boynumun borcu.

 Yavuz’un tavırları Yunus’u iyice rahatsız etti. Neler döndüğünü bir türlü anlamıyordu. Tek düşündüğü bir an önce mermerciye gidip mezarı yaptırmaktı.

 -       Ne saçmalıyorsun oğlum sen sabahtan beri? Yok, kendi gidecekmiş yok boynunun borcuymuş... İster gel ister gelme, Yavuz. Ben şimdi gidiyorum.

 Yavuz, Yunus’un koluna asıldı. Onu tekrar çardağa çekmeye çalışıyordu. Sesinde bir itirafın ağırlığı vardı:

 -       Tamam, dur iki dakika. Önce bir sakinleş… Vallahi ben de daha yeni öğrendim.

 Yunus, anlam veremeyen ama bir fırtınanın yaklaştığını sezen bir ifadeyle Yavuz’un yüzüne baktı. Onunla birlikte geri döndü, sedire oturdu.

 Yavuz masadaki paketten iki sigara çıkardı. Birini Yunus’a uzattı. Sigaradan öyle derin bir nefes çekti ki, ciğerinin yanışını Yunus bile hissetti.

 -       Abi, dün Rüstem Amca çağırdı beni. Konuşacakmış. Oradan çarşıya indim. Eve öteberi lazımdı. Orada denk geldim işte “ona”. Zorla lafa tuttu beni. On gün önce gelmişler. Karısıyla oğlunu da getirmiş. Haftaya dönüyorlarmış. Amerika’ya temelli yerleşmişler zaten. Herkes keyifsiz. Bir yerde karşılaşırsın. Tatsızlık çıkmasın durduk yere diyorum.

 Yunus’un siniri yatışacağına daha da alevlendi:

 -       Ne anlatıyorsun sen Yavuz? Kim gelmiş?

 Yavuz, ellerini karnında birleştirdi. Bakışlarını arkasına bastığı ayakkabılarına indirdi. Sesini alçalttı:

 -       O gelmiş işte… Bizim topal pezevenk!

 Yunus’un zihni bir anda aydınlandı. Yumruğunu masaya öyle vurdu ki, çay bardakları çınladı:

 -       Pezevenk deme!

 Yavuz başını hızla çevirdi. Gözlerinde hayret ve öfke karışımı vardı:

 -       Fesuphanallah! İşte bu yüzden söylüyorum. Bir yerde karşılaşsan yine tutamayacaksın kendini. Ben ne söylenecekse söyledim ona. Ama sen görsen saldırırsın. Kavga edersin. Hem ne diyeceksin? Hiçbir şey! Ulan bi gevşetemedin şu cıvatanı. Senin öfken hep elinin altında.

 Yunus’un bakışları donuklaştı. Yüzüne sert bir yumruk indirilmiş gibiydi. Bu sefer titriyordu sesi. O eski yaranın acısıyla:

 -       Pezevenk deme!

 Yavuz, dostunun direnişi karşısında omzunu düşürdü. Sesi artık sadece yılgındı:

-       Eeeeh, tamam be tamam… Gelmiş mendebur topal!

 


[1] Tekke bahçelerinde daha çok dervişlerin gömüldüğü küçük mezarlık.

[2] Çoğunlukla saygın kişilerin gömülü olduğu anıtsal mezar

[3] Tekke ve dergahlarda ilahi okuyan ve cehri zikir yaptıran görevli

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Edebiyat16 Ağu 2026

Merhaba

Yor babam yor, Yol bitmiyor. Kim gidiyor, Kim geliyor? Gelene selam! Gidene selâ'm... Kalan olursa, Bir merhaba.

Parmaksız Piyanist·1 dk·2·1561