Yunus kapıyı yumrukluyordu. Bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
- Anaaaa, Nineee!
Sema Hanım yataktan sıçradı. Uyku sersemliğiyle terliklerini bulamadı, çıplak ayak fırladı. Aceleyle eşiğe çarptığı ayak parmağı kanıyor muydu, bakmadı bile; acıyı olduğu yerde bırakıp salona çıktı:
- Yunus! Oğlum.
Salonun diğer ucunda kapı telaşla açıldı. Hasniye’nin beyaz tülbendi kaymış, yerinden fırlamak isteyen kalbini tutmaya çalışıyordu.
Yunus ise hâlâ kapıyı dövüyordu. Sema üst kat merdivenlerini neredeyse uçarak çıktı. Anahtar kapının üzerindeydi. Kilidi çevirip sofaya girdiği an neye uğradığını şaşırdı.
Yunus annesini belinden yakaladığı gibi havalandırdı. Yanağından kocaman bir öpücük aldı. Sonra, kucağında annesiyle olduğu yerde dönmeye başladı. Sema’nın ayakları boşlukta sallanıyordu. Korkuyla bağırdı:
- Ay! Aayy dur! Belini inciteceksin, şaşkın oğlan!
Oysa bu endişenin yersiz olduğunu biliyordu. Yunus, ormancılarla kütük taşıyıp, balıkçı teknelerinde miçoluk yaparak büyümüştü. Kışın evlere odun taşır, kırardı. Ana oğul kahkahalar içinde gülüyorlardı.
Hasniye Nine son basamağa tıknefes ulaşmıştı. Kapı pervazına yaslanmış, söyleniyordu:
- Aahh! Ödümü patlattı eşek sıpası!
Yunus, sonunda dönüşünü yavaşlatıp annesini nazikçe yere bıraktı. Sema’nın başı hâlâ dönüyordu. Önce annesine sımsıkı sarıldı sonra da ninesinin buruşuk yanağına sesli bir öpücük kondurdu.
Hiçbir şey söylemeden, koşarak indi merdivenleri. Basamaklar ayaklarının altında inliyordu. Sema bağırdı arkasından:
- Yunus dur, duuur! Nereye gidiyorsun sabahın körü!?
Yunus cevap vermedi. Rüzgâr gibi indi zemin kata. Ayakkabılarını giymeye bile gerek görmeden kendini dışarı attı. Annesinin haklı olduğunu o an fark etti. Güneş daha yeni doğuyordu. Çiğ yağmış çimenlere çıplak ayakları değdiğinde vücudu ürperdi. Ciğerlerini sabahın o keskin, taze havasıyla doldurdu. Olduğu yerde zıplamak, görünmez bir davulun ritmine ayak uydurmak istiyordu.
Annesi de kapıya inmiş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gülümseyerek oğlunu seyrediyordu.
- Hadi gel bakalım içeri deli çocuk – dedi. Gerçi artık sana çocuk dememek lazım. Nasılmış bakalım on altı yaşında olmak? Doğum günün diye mi bu kadar neşelisin?
Yunus hınzır bir gülüş attı. Gözlerini kaçırıp, gökyüzüne bakıyormuş gibi yaptı:
- Eveeet! Tabii ya. Bugün ne kadar da güzel değil mi?
Yalan söylüyordu. Yani, evet, doğum günlerini severdi; annesinin kırık bisküvilerle yaptığı o pastalar… Etrafta uçuşan renk renk balonlar… Çağırılmış küçük büyük çocuklar… Ve birlikte oynanan o oyunlar. Çocukluğunun en güzel hatıralarıydı.
Ama bugünkü o içine sığmayan sevincin sebebi, takvimdeki yaprak değildi. Annesi söyleyene kadar doğum günü olduğunu bile hatırlamamıştı.
Onun aklı dündeydi. Hâlâ dünün sarhoşluğuyla dönüyordu başı.
Ciğerlerine çektiği sabah havası ona koruluğun kokusunu getirdi. Gözlerini kapattı ve kendini tekrar orada buldu.
Yine o iki patikanın birleştiği, kurumuş dere yatağında buluşmuşlardı; akgürgenlerin gölgelediği, etrafı sık böğürtlen çalılarıyla örülü o gizli sığınakta. Dalların arasından süzülen güneş ışıkları, Yasemin’in yüzünde hareler çiziyordu.
Konuşacak o kadar çok şeyleri vardı ki, kelimeler birbirini kovalıyordu. Ancak Yasemin’in sesinde her zamanki neşesini gölgeleyen bir titreme vardı. Sustu; elindeki kuru dal parçasıyla toprağı eşelemeye başladı:
- Dün abim aramış... Annemle konuşmuşlar.
Sesi endişeliydi:
- Askerlik işlemleri bitmiş, sülüsü gelmiş. En geç dört gün sonra birliğine teslim olacakmış. Yarın eve gelecek üç günlüğüne.
Yunus hemen atıldı:
- Eee iyi ya işte. Kura nereye çıkmış?
- Komando seçmişler. Önce Eğirdir’e gidecekmiş, oradan da nereye gönderirlerse…
Yunus omuz silkti. Rahat görünmeye çalışıyordu:
- Sen niye surat asıyorsun ki buna? Aslan gibidir Semih Abi.
Yasemin başını kaldırmadan toprağı deşmeye devam etti:
- Endişeliyim çünkü annem de endişeli. “Doğuya gönderirlerse” diye ödü kopuyor. Ortalık karışık diyor. Haberlerde hep şehit...
Yunus ani bir hareketle onun yanına geldi. O da dizlerinin üzerine çöktü. Elini, Yasemin’in elinin üzerine koymak istedi ama cesaret edemedi. Sadece yakınlaştı. Sesi kararlıydı:
- Saçmalama, – dedi. Onu değil doğuya, ateşin ortasına atsalar yine bir şey olmaz. Aklına bile getirme böyle şeyleri.
Yasemin başını kaldırıp Yunus’a baktı. O tedirgin hâli, Yunus’un bu kendinden emin tavrıyla biraz olsun dağılmıştı. Başını hafifçe yana yatırdı. Nemli gözlerinin içi gülüyordu:
- Sen nasıl yapıyosun ki bunu? Her seferinde içimi ferahlatmanın bi yolunu buluyosun.
Yunus yutkundu. Bakışlarını Yasemin’in o masmavi gözlerinden kaçırıp kendi ayaklarına indirdi. Kalbi, az önce koşmuş gibi gümbürdüyordu:
- Bilmem… Belki de içimden sana taşan bir şeydendir.
Yasemin gözlerini kocaman açtı. Yunus’a doğru, nefesini yüzünde hissettirecek kadar eğildi:
- Nasıl yani?
Çocukluklarından beri aralarında adı konmamış bir bağ, görünmez bir ip vardı sanki. Anneleri bile şakayla karışık takılırdı onlara. Ama ne Yasemin ne de Yunus, o görünmez sınırı hiç geçmemişti. Bugüne kadar.
Yunus derin bir nefes aldı. Sanki o nefesle birlikte, yıllardır içinde tuttuklarını serbest bırakacaktı. Sesi kırılgan çıktı. Fısıltıdan hallice:
- Seviyorum seni ben… Bayağı bayağı seviyorum.
Yasemin bir anda atıldı. Kollarını Yunus’un boynuna sarıp öptü.
Her şey o kadar hızlı oldu ki, ne olduğunu ikisi de anlamadı. Filmlerdeki gibi uzun, tutkulu bir öpücük değildi bu. Ama tam yanaktan da değildi. Dudaklarının kenarları birbirine değmişti sadece. Kısacık, ıslak, acemi bir temastı. Ama etkisi yıldırım gibiydi; ikisi de nefesini tuttu. Yunus’un yüzü alev aldı. Kulaklarına kadar kızardı.
- Deli!
Dedi fısıltıyla Yasemin. Sonra kollarını çözüp bir ceylan gibi fırladı. Patikadan aşağı koşmaya başladı.
Yunus’un şaşkınlığı sadece bir an sürdü. Sonra hemen peşine takıldı. Bu bir oyundu aralarında; yazlık sinemada izledikleri aşk filmlerinden devşirdikleri. Yasemin kaçar, Yunus ise bilerek yavaşlar, yetişemiyormuş gibi yapardı.
Kumsala indiklerinde yüzlerine çarpan serin rüzgâr bile yanaklarındaki yangını söndürmeye yetmedi.
Gökten rastgele serpiştirilmiş gibi sahilde duran dev kayaların arasından koştular. Kumların bittiği yerde, baraj duvarı gibi dimdik yükselen o yalıyar önlerini kestiğinde oyun bitti.
Yunus orada yakaladı onu. Yasemin durdu, göğsü inip kalkıyordu. Sımsıkı sarıldılar. Dalgaların sesi, aralarındaki sessizliği doldururken, Yasemin, Yunus’un kulağına fısıldadı:
- Ben de seviyorum seni.
Yasemin’in kokusu bir anda silindi. Yerini sabahın ayazına ve annesinin meraklı bakışlarına bıraktı.
- Yunus? Daldın mı oğlum?
Olanları anlatmaya, o büyüyü kelimelere döküp bozmaya niyeti yoktu. Gülümsüyordu.
- Yok bir şey annem! İyi ki doğdum!
Annesiyle sarılıp birlikte içeri girdiler. Mevsim artık bahçede oturulacak kadar sıcak değildi. Bu yüzden kahvaltı sofrası mutfağa kurulmuştu. Çay bardaklarının şıngırtısı ve kızarmış ekmek kokularının arasında Yunus, hayatının en neşeli kahvaltısını yaptı.
Ağzı kulaklarındaydı ve sebebi sorulduğunda cevabı vardı: Doğum günü.
Vakti gelince çantasını aldı ve okula gitmek için evden çıktı. Bahçeye çıkar çıkmaz ellerini ağzına götürüp her sabahki ıslığı çaldı. Önce kendini tanıtıyor, ardından Yavuz’un ıslığını taklit ediyordu. Bu, doğrudan Yavuz’a ulaşmanın yoluydu. Birkaç adım yürüyüp ıslığı tekrar çaldı.
Yavuz’un evi Maitepe’nin aşağısında, kasabaya daha yakın taraftaydı. Evden çıkmadan önce böyle haber verirdi. Yavuz sesi duyunca hazırlanır, vaktini ona göre ayarlar, yolda Yunus’la Yasemin’i beklerdi.
Islık sesi yankılandı ama karşı taraftan o tanıdık cevap gelmedi. Yunus yolun yukarısına doğru dönüp bir an durakladı. Sonra “Doğru ya!” dedi kendi kendine, “Semih Abi izine gelecekti. Yavuz’dan cevap gelmese de yola çıktı. Nasıl olsa yol, onun evinin önünden geçiyordu.
Yavuz’un evine vardığında terlemişti bile. Normalde Yasemin yanındayken yol bitmesin diye adımlarını sakınır, kaplumbağa hızıyla yürümeye çalışırdı. Ama bugün ayakları yere basmıyordu; içinde patlayan o enerjiyle âdeta uçuyordu.
Islığını çaldı, bekledi. Cevap yine gelmedi.
Bir an duraksadı. Kapıyı çalsa mıydı? Sonra omzunu silkti:
- Amaaan!
Bugün kimseyi bekleyecek, durup zaman kaybedecek hâli yoktu. Yarenlik için neşesi yetiyordu.
Kösdere Köprüsü’nü geçtiği sırada, çarşı tarafından gelen bağrışmaları duydu:
- Tutun! Yakalayın! Kaçamasın it.
Sesler öfkeliydi, tehditkârdı. Yunus merakla adımlarını uzattı.
İlçeden gelen yol, köprüden sonra kıvrılıp Cumhuriyet Bulvarı’na, kasabanın kalbine dökülürdü. Bulvarın sol tarafında, Kösdere’nin denize kavuştuğu yerde dalgakıranla oluşturulmuş balıkçı barınağı, yanında da büyükçe bir iskele... Limanın yanında biri içkili iki lokanta, devamında Asmalı Kahve ve yazlık sinema vardı. Kasabadaki tek okul, bulvarın sonunda muhtarlığın arka tarafındaydı.
Sağ tarafta ise bakkal, nalbur ve eczane gibi dükkânlar sıralanırdı. Arkasındaki dar sokaklarda yorgancılar, demirciler ve ayakkabıcıların küçük dükkânları vardı. Çarşı derlerdi buraya. En arkadaysa pazar yeri bulunurdu.
Yunus’un gözü ne denizdeydi ne de esnafta. Seslerin geldiği yöne, bulvarın başındaki o karanlık boşluğa kilitlenmişti: Papaz Evi.
Yarısı yanmış, çatısı çökmüş bu koca konak, kasabanın hemen başında iyileşmeyen bir yara gibi dururdu. Vaktiyle Rumların tütün kokan, şenlikli eviydi burası. Sonra mübadele gelmiş, sahipleri savrulup gitmiş, geriye definecilerin talan ettiği bu kemik yığını kalmıştı.
Yunus, yıkık bahçe duvarına yaklaştığında adımları gayriihtiyarî yavaşladı. Gözü, bahçenin ortasındaki o tuhaf yapıya, eski sarnıca kaydı.
Sarnıcın yosun tutmuş mermer gövdesinde, yer yer silinmeye yüz tutmuş kurt ve kartal motifleri seçiliyordu. Ama sadece onlar değildi sarnıcı garip kılan. Mermerin üzerinde, ne olduğu artık anlaşılmayan, başı kopmuş, uzuvları kırılmış heykelcikler vardı. Sanki taştan kurtulmaya çalışırken donup kalmış, şekilsiz gölgeler gibiydiler.
Kasabalılar buranın altında altın küpleri arayadursun, eskilerin fısıldadığı bambaşka bir hikâye vardı. O evi terk eden ailenin torunlarının, yıllar sonra gizlice gelip bu sarnıcı ziyaret ettikleri söylenirdi. Kazmıyor, kırmıyorlardı. Sadece ellerini o motiflere, o kırık heykelciklere sürüyor; sarnıcın etrafında huşu içinde, sanki tavaf eder gibi dönüyorlardı. Bir dua mıydı bu, yoksa bir veda mı, kimse bilmezdi.
Yunus o kırık taş parçalarına bakarken içinde garip bir ağırlık hissetti. Sanki o şekilsiz kalıntılar, dilsiz ağızlarıyla bir şeyler haykırıyordu.
Tam o sırada, sarnıcın ağır sessizliği bozuldu. Sokağın karşı tarafından bir karartı fırladı.
Nefes nefese koşan, korkudan gözleri büyümüş bir çocuk, kendini yıkık duvarın üzerinden bahçeye attı. Uzamış otların arasına yuvarlanıp gözden kaybolmadan hemen önce Yunus onu tanıdı.
Bir alt sınıfta okuyan Tuncay.
Tuncay, kasabanın hayaleti gibiydi. Eski taş ocağının sahibi, on beş yıldır firari, Abaza Enver’in oğlu. Annesiyle birlikte yaşadığı o kasvetli ev, şose üzerinde Yunuslara en yakın evdi. Yunus ile yaşıttı aslında; ama cılız bedeni ve ürkek hâlleri yüzünden annesi onu okula bir yıl geç yazdırmıştı.
Kasabanın hafızası diriydi. Taş ocağındaki o korkunç patlama, beş canı yutmuş, geride dul kadınlar ve yetim çocuklar bırakmıştı. Mahkeme Enver’i suçsuz bulsa da halkın vicdanındaki hüküm değişmemişti: Katil Enver. Firar edip gitmiş, bir daha da görünmemişti. Geride bıraktığı ailesine düzenli para gönderdiği fısıldanır olmuştu ama kendisinden hiç haber yoktu.
Bu yüzden Tuncay ve annesi, görünmez bir karantina altındaydı. Kimse onlara selam vermez, bayramlarda kapılarını çalmazdı. İçine kapanık olan Tuncay, vaktinin çoğunu kendi başına geçirirdi. Sahilde ya da çarşıda diğer çocuklarla oynadığı hiç görülmezdi. Zaten diğer çocuklar da onun sessizliğinden ürker, yaklaşmazlardı.
Yunus, sokağın başında durmuş bu sessizliği düşünürken, köşeden fırlayan iki karartıyla irkildi. Gençlerden biri doğrudan Yunus’un olduğu tarafa, bulvara doğru koşarken, diğeri Tuncay’ın az önce kaybolduğu bahçe duvarından içeri atladı. Hemen arkalarından, ellili yaşlarında, göbekli bir adam belirdi. Yüzü kıpkırmızıydı, bir eliyle böğrünü tutuyor, ciğerleri sökülürcesine bağırıyordu:
- Kaçırmayın! Kaçırmayın! Tutun!
Yunus’a doğru koşan genç, köşe başında durup soluklandı. Bulvarın sağına soluna baktı. Yirmili yaşlarda, esmer, kavruk bir delikanlıydı. Gözleri fıldır fıldır etrafı tarıyordu.
Yunus, istifini bozmadan seslendi:
- Hayırdır birader? Ne bu telaş?
Genç, Yunus’a baktı ama cevap vermeye tenezzül bile etmedi. Telaşla bulvarı süzdü. Köprü yönüne doğru, bahçe duvarı boyunca seğirtti. Bağırış çağırış, çarşı esnafının dikkatini çekmiş, dükkân önlerinde meraklı kalabalıklar öbeklenmeye başlamıştı.
Tam o sırada, Papaz Evi’nin viran bahçesinden yırtıcı bir ses yükseldi:
- Abiii! Babaaa! Buldum şerefsizi, geliiin!
Ardından, boğuk ve korku dolu bir çığlık:
- İmdaaat!
Yunus’un zihnindeki parçalar o an yerine oturdu. Hedef Tuncay’dı. Hiç düşünmedi. Okul çantasını aktarın tezgâhının önüne savurduğu gibi sokağa daldı. Duvarın yıkık kısmına doğru depara kalktı. Tam gediğe ulaşmıştı ki, o nefes nefese kalan yaşlı adam da köşeyi döndü. Gözleri öfkeden dönmüş hâlde, küfürler savurarak Yunus’un üzerine yürüdü. Niyeti geçip gitmek değil, önüne çıkan engeli ezmekti.
Yunus, adamın gözündeki o kör nefreti gördü. Duraksadı, hafifçe eğildi ve adam tam üzerine gelirken göğsüne sert bir omuz vurdu. Yaşlı adam, beklemediği bu darbeyle geriye doğru sendeledi. Ayağı kaldırım taşlarından birine takıldı, külçe gibi kolunun üzerine devrildi.
- Aaahh! Kolum!
Arkasından yağan küfürlere aldırmadı Yunus. Duvarı tek hamlede aşıp bahçeye atladı.
Manzara korkunçtu. Tuncay, konağın oymalı giriş kapısına kadar kaçabilmiş ama eski cumbadan dökülen moloz yığınına ayağını kaptırmıştı. Yere kapaklanmış, acıyla kıvranıyordu. Başucunda dikilen genç ise acımasızdı. Yerde yatan çocuğun yüzüne, karnına, sıkışmış bacağına insafsızca tekmeler savuruyor, bir yandan da bağırıyordu:
- Geliiin! Buradayııım!
Yunus, öfkesini yumruklarına toplayıp gencin üzerine atıldı. Böğrüne yediği omuz darbesiyle neye uğradığını şaşıran genç, dengesini kaybedip tozlu toprağa yuvarlandı.
Yunus hemen Tuncay’a eğildi, kolundan yakaladı:
- Kalk! Çabuk kalk!
Ama fırsat kalmadı. Yere düşen genç, hırlayarak doğruldu. Yerden kaptığı kalın, çürümüş bir kalas parçasını havaya kaldırdı. Gözü dönmüştü.
Yunus, Tuncay’ı bırakıp gence döndü. Kalas havayı yararak indi. Yunus refleksle sol kolunu kaldırdı. Çat! Tahta parçası ön kolunda parçalandı. Kolu uyuşmuştu ama acıyı hissetmedi bile. Sağ yumruğunu, bütün gücüyle gencin diyaframına gömdü. Nefesi kesilen saldırgan, olduğu yere yığıldı.
Ancak tehlike bitmemişti. Abisi bahçeye dalmıştı bile. Arkadan yaklaşıp Yunus’un ense köküne sert bir darbe indirdi.
Yunus’un gözlerinin önünde şimşekler çaktı. Kulaklarında ince, tiz bir çınlama… Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Tam yere kapaklanacakken, bahçe duvarının üzerinden fırtına gibi inen bir karartı gördü.
Yavuz!
Yavuz, havada uçarak Yunus’a vuranın üzerine çullandı. İkisi birden tozun toprağın içinde yuvarlanmaya başladılar. Sayılar eşitlenmişti. Yunus, kulaklarındaki uğultuya rağmen çabuk toparlandı. Öfke artık kontrolden çıkmıştı. Kim kime vuruyor belli değildi; sadece kalkan yumruklar, inlemeler ve toz bulutu vardı.
- Durun! Durun diyorum!
Bahçe girişinde beliren yaşlı adamın sesi, kavganın gürültüsünü bastırdı. Kolunu tutuyor, yüzü acıyla kasılıyordu. Diğer elini havaya kaldırmıştı:
- Neler olduğunu anlamıyorsunuz! Durun!
Çarşıdan koşan iki esnaf, ardından Yorgancı Rıza ve birkaç kişi daha araya girdi. Yunus ve Yavuz’u zorlukla geri çektiler. Kan ter içindeki gençler de babalarının yanına çekildi.
Az önce aslan kesilen adamın sesi şimdi titriyordu, gözleri dolmuştu:
- Bunun babası… Ocağımı söndürdü benim. Yemin olsun çocuğa zarar vermeyecektik. Sadece babasının inini, yerini öğrenmeye çalışıyordum.
Yerde dizini tutan Tuncay ağlıyordu. Sürekli aynı kelimeyi sayıklıyordu:
- Bilmiyorum… Bilmiyorum…
Yunus, göğsü inip kalkarak, tükürür gibi bağırdı:
- Ne zarar vermemesi be! Geldiğimde oğlun yerde tekme atıyordu çocuğa! Yetişmesek öldürecektiniz!
Adam çaresizce başını iki yana salladı:
- Yok… Vallahi değil. Para… Paramızı kaptırdık. Kırşehir’den kalktık geldik. O namussuz bize dükkân sattı, parasını peşin aldı, sonra kayıplara karıştı. Meğer aynı dükkânı beş kişiye daha satmış. Ocağımıza incir ağacı dikti!
Yorgancı Rıza, kaşlarını çatarak araya girdi:
- Birader derdin varsa adam gibi sorarsın. Varsa cevabı verir. Çoluk çocuğu kovalayıp meydan dayağı atmak da ne? Eşkıya mısınız siz?
Adamın başı öne düştü. Anlattıklarına göre Enver’i yıllardır arıyorlardı. Ailesinin burada olduğunu öğrenince pusuya yatmışlar, Tuncay’ı okul girişinde sıkıştırmışlardı. Çocuk korkup kaçınca da iş çığırından çıkmıştı. Yabancı bir memlekette, masum bir çocuğa saldıran zorbalar durumuna düşmüşlerdi şimdi.
Kalabalığın kınayan bakışları altında adam mırıldandı:
- Özür dilerim… Yanlış oldu. Başımıza gelenlerden sonra gözümüz döndü.
Olay yerine gelen Muhtar, adamın ve oğullarının kimliklerini topladı. Jandarma gelene kadar onları muhtarlık binasına götürürken sertçe söyleniyordu.
Kalabalık dağılmaya başlarken Yunus, Tuncay’ın yanına çöktü. Çocuk hâlâ molozların arasında, bacağını tutarak sessizce ağlıyordu. Sayıklıyordu:
- Bilmiyorum… Vallahi yerini bilmiyorum…
Yunus, Tuncay’ın ayağını sıkıştığı taşların arasından nazikçe kurtardı. Bacağında kan yoktu ama diz kapağı tuhaf, şişkin bir hal almıştı.
Yavuz bir koluna, Yunus öteki koluna girdi. Tuncay, sol ayağının üzerine basarak seksek yapar gibi yürüdü. Salih Usta’nın at arabasına bindirip sağlık ocağının yolunu tuttular.
Yavuz, patlayan dudağını elinin tersiyle silerken gerginliği dağıtmaya çalıştı:
- Yahu bir güncük geç kaldım, bensiz kavga başlatmışsın oğlum. Ayıp değil mi?
Yunus, sızlayan kolunu ovarak gülümsedi:
- Tam zamanında yetiştin. O ne biçim uçuştu öyle, Cüneyt Arkın mübarek.
Sağlık ocağında sedyeyle içeri aldılar Tuncay’ı. Dizi, davul gibi şişmişti. Doktor Tuncay’ın dizine bakar bakmaz yüzünü buruşturdu.
- Diz kapağında sıkıntı büyük evlat. Parçalı kırık olabilir, bağlar kopmuş olabilir. Burada yapılacak iş değil bu.
İlçe hastanesine sevk edildiler. Haberi alan annesi, yüzü kireç gibi bembeyaz, kapıda bekliyordu. Yunus da onlarla birlikte arabaya binip hastaneye gitti. Tuncay hemen ameliyata alındı.
Bir hafta hastane odasında, altı hafta da evde alçıda geçti Tuncay’ın günleri. Yunus, vicdanının ağırlığıyla sık sık ziyaretine gitti, ders notlarını götürdü, ihtiyaçlarını sordu.
Alçılar çıktığında acı gerçek anlaşıldı. Tuncay yürüyordu, evet. Hatta koşabiliyordu. Ama sağ bacağı, o viran bahçede sıkıştığı andaki gibi kaldı; hafifçe aksıyordu artık. Her adımda, o günün hatırasını taşıyordu.
Ve o günden sonra Tuncay, Yunus’un gölgesi oldu. Onu kurtaran, babasının yarattığı nefretin elinden çekip alan bu çocuğa tarifsiz bir minnet duyuyordu. Yunus bu durumdan pek hoşnut değildi; Yavuz’la, Yasemin’le baş başa kalmak istediklerinde Tuncay hep bir yerlerden çıkıp geliyordu. Ama o aksayan bacağı gördükçe Yunus’un dili bağlanıyor, "Git" diyemiyordu.
Bir gün okul bahçesinde, dikkatsiz bir çocuk Tuncay’a çarpıp sendeleyince bağırdı:
- Önüne baksana be Topal!
Bu lafı duyan Yunus, çocuğun üzerine öyle bir yürüdü, onu öyle bir hırpaladı ki; o günden sonra kimse Tuncay’a açıktan bulaşmadı.
Ama fısıltılar durmadı. Yunus ortalıkta yoksa onun adı "Topal"dı.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.