Az önce tanık olduğu sahne, Yavuz’un içine oturmuştu. Söyleniyordu:
- Olur mu bee! Olur mu!
Bu, bir haykırıştan çok, bir iç çekiş gibiydi. Yunus’un Yasemin’e nasıl bağlandığını biliyordu. O inadı, o sabrı, kendinden vazgeçişi. Hepsinin tek bir adı vardı: Yasemin. İçinde bir kıpırtı belirdi. Bir an, koşup Yasemin’i kolundan yakalamak geçti içinden, sarsmak, silkelemek, gerekirse yüzüne çarpmak:
- Ne yaptığını sanıyorsun sen be!
Hışımla bahçe kapısına yürüdü. Yasemin’in uzaklaşan adımlarına baktı. Ardından şoseyi inen Yunus’a. Ayrılan iki güçlü mıknatıs gibiydiler. Aralarındaki çekimi hâlâ hissedebiliyordu. Kopmuşlardı ama kopamamışlardı.
- Dönerler yahu, dönerler. Karışma oğlum sen.
Çardağa dönüp yeniden uykuya daldı. Uyandığında güneş tepedeydi. Bahçeye çöken o tuhaf sessizlik, olması gerektiğinden fazla sakindi. Esneyip gerinirken içi daraldı.
Yunus’un çoktan dönmüş olması gerekirdi. Ama ortalıkta yoktu. Sahile indiğini tahmin etti. Arka çitten atlayıp patikaya yöneldi. O sırada Yunus, dişlerini sıkarak durdurmaya çalışıyordu gözpınarlarını.
Otobüs camından dışarı bakıyordu. Geçen her kilometre taşında, göğsünden de bir sızı geçiyordu. Aynı hızda. Bomboştu. Sönsün diye üstüne basılmış bir izmarit gibi… değersiz. İnandığı ne varsa elinden alınmıştı. Tutunacak dalı kalmamıştı.
Bir yokluğa gittiğini hissediyordu. Oysa asıl gerçeği şimdi fark ediyordu. Bir yalan havuzunda yüzmüştü. Ve o yalan, şimdi gözlerinin önünde dağılıyordu. Aşk dediği şey, bir anda yok olmuştu.
Otobüs Ankara’ya yaklaşırken dört gün öncesi düştü aklına. Dayısının arabasıyla ambulansın peşine takılıp havaalanına doğru gidişleri. Ambulansa yalnızca annesini almışlardı. Kendisi dışarıda kalmıştı. Ninesine dokunamadan, sesini duyamadan… O anın eksikliği şimdi daha da ağır geliyordu.
Vedayı hatırladıkça omuzları biraz daha çöktü. Ninesinin sedyeyle uzaklaşmasını düşündü. Bir kuş gibi havalanıp gitmişti. O kuşun nereye konacağını Yunus bilmiyordu. Bir umut değil, bir mecburiyet gibi geçirdi içinden:
- Ninem iyi olacak!
Yasemin’i düşünmekten kaçarken şimdi ninesi… Dudakları titredi, dişlerini sıktı. Başka şeyler düşünmeliydi. Yoksa bu düşünceler onu içten içe kemirecekti.
Beş yıl önce Ankara’ya gelişini hatırladı bu kez. Dayısının nikâhına katılmak için gelmişlerdi. O zamanlar Ankara bir şehir değil, bir mucizeydi onun için. AŞOT’a indiklerinde gördüğü kalabalık küçük dünyasını yerle bir etmişti.
İnsanlar… Durmadan akan, birbirine çarpan, birbirini tanımayan insanlar. Yolcu kapma telaşında bağıran kâhyalar. Her köşede bir ses, bir çağrı, bir acele. Seyyar satıcılar etrafını sarmıştı. Oyuncaklar, uçan balonlar, elma şekerleri… Her şey fazlasıyla renkli, fazlasıyla canlıydı. Tabelalar, yüzler, sesler… Hepsi üst üste binmişti. O an, okuduğu kitaplardaki panayırları hatırlamıştı; ama bir farkla, bu gerçekti.
Sinemada izlediklerine benzemiyordu. Çünkü burası kokuyordu. Ses çıkarıyordu. İçine çekiyordu. Büyük şehir… içine girmeden anlaşılamıyordu. Bu kadar çok otobüsün nereden nereye, ne kadar insan taşıdığını hesaplayamıyordu. Kasabanın dışındaki dünya büyüktü. Ve bu büyüklük, hayal gücünün ötesindeydi.
Otogarın yakınındaki Paraşüt Kulesi’ni ilk gördüğünde, içinde tarifsiz bir merak uyanmıştı. Annesinin sesini duymamış gibi davrandı; itirazlarını arkasında bırakarak, kuleye doğru koştu. O dönem kullanıma kapalıydı. Kule, yaklaştıkça büyüyordu ama niye yapıldığını anlatmıyordu.
Başını kaldırıp tepesine baktığında, adeta sahilden falezlere bakıyormuş gibi hissetti. Balkonları vardı ama ev değildi. En tepesinde, vinci andıran kocaman bir parça duruyordu; neyi taşıdığı, neyi indirdiği anlaşılmıyordu. Anlayamadığı bu belirsizlik, onu büyülemişti. Annesinin yanına döndüğünde kulağı çekildi. O minik acı, yine olsa ödenir küçük bir bedeldi.
Dayısına kuleyi anlattığında, Yakup onun heyecanını sevimli bulmuştu. Ertesi gün, Yunus’a bir sürpriz yaptı. Müstakbel eşiyle birlikte, onu Atakule’ye götürdü. Seyir terasına çıktıklarında Yunus sustu, aşağı baktı. Şehir… gözünün önünden uzayıp gidiyordu, sonsuz gibi görünüyordu. Kasabasının ne kadar küçük olduğunu kavradı. Sandığından bile küçüktü.
Otobüs AŞTİ’ye girerken yavaşladı. Perona yanaştı. Yunus önce anlamadı. Burası, bildiği yer değildi. Karşısındaki yapı büyüktü. Kat kat yükseliyor, içine insanları yutuyordu. Genişti, düzenliydi, düşünülmüştü. Belli ki iyi planlanmıştı. Mühendislik aklına saygı duydu. Ama içi ısınmadı. Bir şey eksikti.
Eski otogara inmeyi tercih ederdi. İnsanların mekânla karıştığı o dağınık hâli görmek isterdi. Burada her şey fazla yerli yerindeydi. Ferah ama soğuk. İnsanı dışında bırakıyordu, bunu sevmedi.
Kalabalığın içinde kaybolmaya ihtiyacı vardı Yunus’un. Bir bütünün parçası olduğunu hissedebilmeye... Ama burada yalnızlığı, tıpkı bir kıyıya vuran dalgalar gibi daha da belirginleşiyordu. Küçümser bir sesle mırıldandı:
- Yine düzgün bir isim bulamamışlar… AŞTİ ne ya?
Otogara küstü, yüzünü çevirdi. Ulus’a giden servise bindi.
Ulus’taydı dayısının evi. Servisten indiğinde vakit erkendi. Eve gitmek istemedi hemen. Zamanı öldürmek değil… biraz oyalanmak istedi. Kendini sokağa bıraktı. Yürüdü, nereye gittiğini bilmeden, sadece adımlarını takip ederek. Yol, bir süre sonra onu Anafartalar Çarşısı’na çıkardı.
Bina, karşısında dimdik duruyordu. Ağır, yerinden oynatılması imkânsız bir şey gibi. Durdu, tam da o noktada… Yaklaşık on yıl sonra bir intihar bombacısının parçalanacağı yerde. Her şey, olacağı zamanı bekliyordu. Yunus bilmiyordu ama o patlamayı emreden adam, farkında olmadan, onun kaderine çoktan dokunmuştu.
İnsanlar, durmadan girip çıkıyordu çarşıya. Kitleler hâlinde. Yunus bir an durup izledi. Gördüğü şey insan değildi artık; bir hareketti. Bir akış, dev bir termit yuvası gibi. İçine giren kayboluyor; çıkan, yeniden dağılıyordu.
Bir an tereddüt etti, sonra kendini bıraktı. Kalabalık, onu içine aldı. Koridorlarda bir dal gibi sürüklendi. Nereye döndüğünü, hangi dükkândan geçtiğini hatırlamadan, bir vücut selinin içinde kayboldu.
İçinden geçirdi:
- Bizim kasabadaki bütün dükkânları buraya koysak… yine de boşluk kalır.
Etrafa bakıyordu. Kolonlara, duvarlara. Resimleri inceledi. Her dükkâna girip çıktı. Durdu, dokundu, baktı. Binayı anlamaya çalışıyordu. Nasıl kurulduğunu, nasıl ayakta durduğunu, neden böyle olduğunu. Zihninde parçaları birleştiriyordu.
Bir gün… Böyle binalar yapacağını düşündü. İnsanların içine girip hayranlıkla bakacağı, yollarını kaybedeceği, kendilerini küçük hissedeceği binalar. Ve o yapının bir köşesinde, tıpkı şimdi olduğu gibi, başka bir çocuk duracaktı. Başını kaldırıp bakacak, hayran kalacaktı.
Alt katlara indikçe kalabalık seyrelmedi; aksine yoğunlaştı. Bir dükkânın önünde durdu Yunus. Züccaciyeciydi. Raf raf dizilmiş toprak kaplar, güveçler, saksılar... Toprağın rengi, kokusu neredeyse havaya karışıyordu.
Ama asıl dikkatini çeken başka bir şeydi. Bir sıraya dizilmiş testiler... Desenli, ince boyunlu. Bazıları ise tuhaf biçimde küçüktü ve ağızları kapalıydı. Yaklaştı. Dükkânın girişinde duran satıcı, gelip geçenlere laf atıyordu. Yunus’un bakışını fark etti ama ilgilenmedi. Yunus yine de sordu:
- Usta, bu küçük testiler ne?
Adam, baştan aşağı süzdü onu. Üzerine, duruşuna baktı. Alıcı olmadığına hemen karar verdi. İlgisiz ve kısa bir sesle yanıtladı:
- Kumbara.
Sonra başını çevirip yeniden kalabalığa seslendi. Yunus olduğu yerde kaldı. Cevap ona bir şey ifade etmemişti. Testilere baktı, ardından adama. Yüzünde boş bir ifade belirdi. Adam fark etti, gülümsedi. Elini uzatıp testilerden birini aldı. Emziğinden tutup çevirdi. Arkasında ince bir yarık vardı; bozuk para girecek kadar. Yunus’un yüzü aydınlandı.
Kısa bir kahkaha kaçtı ağzından. Şaşkındı:
- İyi de… Her yeri kapalı. Parayı nasıl alacağız içinden?
Adam omuz silkti.
- Testiyi kıracaksın.
Yunus’un yüzü bir an ciddileşti.
- Yazık değil mi?
Adam bu kez biraz daha ilgiliydi.
- İyi ya işte – dedi. Kırma ki harcanmasın içindeki para.
Yunus ikna olmadı.
- Yine de yazık… Keşke açılacak yeri olaydı.
Adam elindeki testiyi yerine bıraktı.
- Çok ucuz yahu bunlar. Al, vereyim. On tanesi bir milyon.
Sesinde ısrar yoktu; yılların tecrübesi haklıydı. Yunus alıcı değildi. Bir süre daha baktı testilere, sonra yürüdü. Kendini yeniden kalabalığa bıraktı. Ne kadar dolaştığını bilmiyordu. Bir saatçinin önünde durunca fark etti. Camdaki saatlere baktı; geç olmuştu.
- Dayım gelmiştir eve.
Yönünü çevirdi. Adımlarını hızlandırdı. Dayısının evinin yolunu tuttu.
Şansı yaver gitti. Dayısını tam kapıdan çıkarken yakaladı. Kapı aralanmış, Yakup eşikten çıkmıştı. Elinde anahtar, yüzünde acele…
Yunus’u görünce durdu. Bir anlığına ne yapacağını bilemedi. Yunus’un geleceğinden haberi yoktu. Aklında yetişmesi gereken toplantı vardı. İki seçenek arasında asılı kaldı. İçeri mi girsin… yoksa devam mı etsin?
Yunus o ana kadar bunu hiç düşünmemişti. Dayısını evde bulamama ihtimalini, aklının ucundan bile geçirmemişti. Ve dayısının yüzündeki telaş her şeyi anlatıyordu. Yunus hemen anladı. İstemeden de olsa bir planın ortasında duruyordu. Durumu uzatmadı. Sakin bir sesle:
- Dayı – dedi. Yanlış anlamazsan ben bugün çok yoruldum.
Kısa bir süre duraksadı.
- Hem sen de bir yere gidiyor gibisin… Ben bir duş alıp dinleneyim. Sen işini hallet. Geldiğinde ya da yarın konuşuruz.
Sözleri netti. Yumuşak ama kararlı. Yakup’un yüzü gevşedi. Bir yük üzerinden kalkmış gibi:
- İyi – dedi. Sen gir içeri. Dinlen.
Kapıyı açtı.
- Ben geçe kalmam.
Gitti.
Yunus bir an olduğu yerde kaldı. Az önce söylediği yalan, kendi kulağına bile inandırıcı gelmişti. İçeri girdi. Yanına hiçbir şey almamıştı oysa; ne bir çanta ne de kıyafet. Havlu da yoktu, terlik de. Pijaması bile yoktu yanında.
Her şey anlık olmuştu. Düşünmeden çıkmıştı yola. Sadece gitmek istemişti. Oradan… olan bitenin içinden, başka bir yere. Şoseden inip köprüye geldiğinde bir an durmuştu. Minibüsü görmüştü. El kaldırıp binivermişti. Ve şimdi buradaydı.
Dayısının evi, Ulus Meydanı’nı çaprazdan görüyordu. Pencereden sızan şehir içeriye kadar geliyordu. Doğrudan odaya yöneldi. Kalacağını düşündüğü odaya. Bu küçük odayı bilirdi Yunus. Her gelişinde bu odada kalırdı. Pencerenin yanındaki koltuk, değişmeyen yeriydi.
Oraya çöker, aşağıyı izlerdi: caddeyi, insanları, akıp giden hayatı. Kendi odası çatı katındaydı. Oradan görünen manzara hep aynıydı; vadi, ağaçlar, gece olunca yıldızlar. Hepsini ezberlemişti. Ama burada hiçbir şey sabit değildi; her an değişen bir görüntü vardı. Yaşayan bir şey.
Yine koltuğa bıraktı kendini. Dirseklerini dayadı, bakışlarını meydanın içine daldırdı. Meydana… caddeye… insanlara… Vakit, büyük bir şehir için geç sayılmazdı. Ama bir şey eksikti. Bu pencereden görmeye alışık olduğu, insanlardaki o rahatlık yoktu. Beş ay önce Sincan’da yürüyen tankların bıraktığı gerginlik meydanda kendini hissettiriyordu.
Gözünü Zafer Anıtı’na çevirdi. Orada duruyordu; sessiz ama ağır bir anlamla. Bu anıt başkaydı. Devletin değil, halkın elinden çıkmıştı. Toplanan paralarla inşa edilmişti. Bir gazetenin çağrısı, insanların katkısıyla. Kimse emretmemişti. Kimse zorlamamıştı; bu yüzden daha gerçekti. Burası, sadece bir meydan değildi; bir isimden fazlasıydı; bir anlam taşıyordu. Bir halkın… kendine isim verdiği yerdi: Ulus.
Heykele çevirdi dikkatini. Atının üzerinde duran kahraman, geleceğe bakıyordu; kendi kurduğu geleceğe. Yalnızdı ama güçlüydü, dik duruyordu. Yunus’un içi sıkıştı. Kendi yalnızlığı geldi aklına; boştu, zayıftı, içine çöktü o duygu. Pencereden çekildi, salona geçti.
Ev sessizdi. Bu sessizlik, düzenli bir hayatın değil, yarım kalmış bir düzenin sessizliğiydi. Bir zamanlar özenilmişti buraya; belli oluyordu. Ama uzun zamandır… kadın eli değmediği de belliydi.
Mobilyanın ahşap kısımları oymalıydı. İnce işçilik… Göz alıcı, ama aynı zamanda dostça bir sıcaklıktan yoksun olan fıstık yeşili koltuk takımı camın önünde duruyordu. Ortada, Hitit motiflerinin eşlik ettiği eski bir halı seriliydi. Renkler hâlâ canlıydı. Ama hayat yoktu içinde. Duvarın birini baştan sona vitrin kaplıyordu. Maun, ağır ve gösterişli görüntüsü, evin ruhsuzluğunu gözler önüne seriyordu.
Camlı raflarda kristaller dizilmişti. Şekerlikler… Vazolar… Süsler… Hepsi yerli yerinde. Ama kullanılmamış. Ortadaki en geniş bölümde… Kocaman bir müzik seti duruyordu. Çift kasetli. Yanında CD’ler… kasetler… Dizilmişlerdi. Üzerlerine ince bir toz çökmüştü. Zaman, dokunmadan geçmişti üstlerinden.
Yemek masası altı kişilikti, yine maun. Ancak belli ki bir misafiri olmamıştı; yüzünde sorunlardan kaçışın izleri olan masanın bir ucunda, yabancı gibi duran bir bilgisayar vardı. Diğer ucunda ise sessiz ama iddialı bir pikap… Sanki hâlâ çalacak bir şey olduğunu fısıldarcasına bekliyordu; ama kimse iğneyi yerine koymamıştı uzun zamandır.
Masanın boşlukları vinil plaklarla doluydu. Üst üste, gelişigüzel… Sanki az önce bakılmış da bırakılmış gibi. Yanlarında, öylesine atılmış yedek anahtarlar duruyordu. Yunus elini uzattı. Pikabın düğmesini çevirdi. Plak ağır ağır dönmeye başladı.
İğneyi kaldırdı. Kısa bir tereddüt, sonra bıraktı. Önce ince bir hışırtı yayıldı odaya. Ardından bir akustik gitarın yalın tınısı. Sonra Joan Baez’in billur sesi yükseldi. “Dön ona…” diyordu sanki. “Durma… dön ona…”
Yunus başını eğdi. Dönmek… İsterdi. Ama nereye? Bir yuva olduğuna inansa, bir an bile durmazdı. Koşardı, hiç düşünmeden. Ama yoktu. Ya da… hiç olmamıştı. Kendini suçladı. Nedenini bilmeden. Sadece suçlu hissederek, Yasemin’i düşündü.
Kaçışlarını… Yaklaştığı her an geri çekilişini… “Benimle oynadı,” dedi içinden. Sessizce:
- Yalan bir şeye inandırdı beni.
Bir boşlukta asılı kaldı bu düşünce.
- Niye yaptı?
Cevap yoktu.
- İnsan sevmediği birine neden ‘seviyorum’ der?
Kendi sesi bile yabancı geldi ona.
- Bunun kazananı ne kazanır ki… Kaybedenin bu kadar kaybettiği bir yerde?
Anlayamıyordu. Yasemin hiç yaklaşmamış olsa yine severdi onu. Uzaktan severdi, göz ucuyla severdi… hiç kimse bilmeden, kimseye söylemeden, göstermeden severdi. O zaman Yasemin de üzülmez, böyle ağlamaz, bağırıp çağırmazdı.
O ise… küçük şeylerle yetinirdi. Bir bakışla. Bir ihtimalle. Hayaliyle yaşardı. Umut kırıntılarıyla doyururdu ruhunu. Fısıldadı:
- Niye yaptı… Nasıl göremedim ben?
Dişlerini sıktığını fark etti. Bıraktı. Ve o an… açıldı gözlerindeki barajın kapakları. Şarkı bitmişti ama plak dönmeye devam ediyordu. Yaseminsiz bir dünya boşuna dönüyordu. Gözleri karardı. Ellerinde uyuşma başladı. Başının içi dönüyordu. Gözyaşları… Sanki cam kırıkları yüzünden akıyordu.
Kendini topladı. Dizlerini karnına çekti. Küçüldü. Fıstık yeşili koltuğun üzerinde, bir noktaya sığındı. Gözlerini kapattı. Sadece uyumak istedi. Hiç düşünmemek. Hiç hissetmemek. Yaşadıkları… Ağırdı. O ağırlık çöktü göz kapaklarına. Ve sonunda… Kendini bıraktı.
Geniş bir bulvarda yürüyordu. Ortada uzanan yolun yanında, uzun bir yürüme hattı… Adımları tanıdıktı. Gariptir… İnsan rüyada, hiç görmediği yerleri bile yadırgamaz. Hiç tanımadığı insanları tanıyormuş gibi hisseder. Yeter ki rüyanın akışına uysun her şey.
Yunus da öyleydi. Evinden çıkmış, yazıldığı dershaneye gidiyordu. Bunu biliyordu. Sorgulamıyordu. Bulvarın sonundaki döner kavşağa yaklaştıkça kalbi hızlandı. Sebebini biliyordu. Az sonra… Yasemin’in evinin bulunduğu çıkmaz sokağın önünden geçecekti.
Her zamanki gibi, gözleri pencereye kayacaktı. İki katlı ahşap evin cumbası… Ve o pencerede… Yasemin. Onu bekliyor olacaktı. Hep olduğu gibi. Bakışları buluştuğu an… Dünya geri çekilecekti. Tenleri değil… ama bütün varlıkları birbirine dokunacaktı. Evren yavaşlayacak… Onların etrafında dönmeye başlayacaktı. Ve o an, her şey anlam kazanacaktı.
Çıkmazın başına geldiğinde adımlarını yavaşlattı. İçinde iki duygu vardı. Korku… ve umut. Kaçamak bir bakış attı pencereye. Sonra… Durdu. Sanki görünmeyen bir duvara çarpmış gibi. Pencere açıktı. Perde sonuna kadar çekilmişti. Ve Yasemin… Oradaydı.
Ama bu kez sadece bakmıyordu. Yarım bedenini camdan dışarı uzatmıştı. İki eliyle birden… “Gel” diyordu. Yunus olduğu yerde kaldı. Sokağın ortasında. Ne yürüyebildi… Ne yaklaşabildi.
Bu… alıştığı şey değildi.
Yasemin gülümsedi. Onun bu çocukça şaşkınlığına… Sonra geri çekildi. Odanın içine. Ama gözlerini ayırmadı. Sağ elini kaldırdı. Yavaşça… Bir kez daha işaret etti. “Gel.”
İtaatkâr bir sessizlikle sokağa yöneldi Yunus. Yaklaştıkça kapı açıldı. Yaseminlerin kapısı. Kapıda annesi duruyordu. Gülümsüyordu. Sanki onu bekliyormuş gibi. Hemen arkasında anane… Elini uzatmıştı. Hiç konuşmadan. Gelmesini bekliyordu.
Yunus bir an durdu. Şaşkın, tedirgin. Sonra eşiği geçti. Kabul edilmek ister gibi. Eğildi. Ananenin elini öptü. Başını kaldırdığında… Onu gördü. Merdivenlerdeydi Yasemin. Bir eli tırabzanda. Gülümsüyordu. Üzerinde beyaza yakın… Gelinliği andıran bir kıyafet. Yunus’un içi titredi.
Akşam olmuştu. Ev, loş bir ışığın içindeydi. Ama asıl ışık… Yasemin’in gözlerindeydi. Evi o aydınlatıyordu sanki. “Geç oldu,” dedi annesi. Sakin, kararlı bir sesle:
- Bırakamam seni bu saatte. Annen darılır sonra bana. Kal bu gece.
Yunus başını salladı. Söz çıkmadı ağzından. İçinde bir yer… Hemen razı olmuştu. Ama bir düşünce takıldı aklına.
- Nerede yatacağım…
Gözleri etrafı yokladı. Cevap yukarıdaydı. Yasemin hâlâ merdivenlerdeydi. İnmemişti. Kollarını hafifçe açtı. Sessiz bir çağrı
- Gel.
Yunus annesine baktı. İtiraz yoktu. Engel de. Bu… kabul demekti. Yavaşça yürüdü. Adımları temkinliydi. Kalbi, dörtnala bir at gibi. Ama bedeni… ürkek bir ceylanın içinde sanki.
Oda küçüktü, çok küçük. Kireç kokan duvarlar… Tek kişilik bir yatak… Hepsi buydu. Ama Yunus için… Duvarlara sinmiş koku… Yasemin’di. Bu koku… Odayı büyütüyordu. Bir sığınak oluyordu önce. Sonra bir cennet. Bir Me’va, sonrasında Adn ve sonra Firdevs… Kat kat derinleşiyordu içinde.
Yatağa yaklaştı, yavaşça eğildi. Yastığa yüzünü sürdü. Sanki zarar verecekmiş gibi dikkatli… Sonra yanağını dayadı. Gözlerini kapattı. Nefes aldı. İçine dolan koku… Onu sarhoş etti. Direnmedi. Kendini bıraktı. Sanki görünmez bir şey… onu sarıp sarmalıyordu. Ilık… yumuşak… koruyucu… Bir şefkat gibi. Ve Yunus… Hiç olmadığı kadar huzurlu bir karanlığa süzüldü.
Kanatlanmış gibiydi. Bulutların üzerinden süzülüyordu. Altında uzanan cennet bahçeleri… Sessiz, kusursuz, dokunulmaz. Hafif bir huzur… Neredeyse duyulmayacak kadar ince… Sonra… Bir ses. Önce çok uzaktan, bir homurtu gibi. Rahatsız edici ama belirsiz. Sanki bir iş makinesi… Ya da bir tank… Paletleriyle asfaltı eziyordu, sertçe. Bu dinginliği bozmak ister gibi.
Yunus dinledi. Ses büyüyordu, yaklaşıyordu. Ve yalnız değildi. Arkası vardı. Çokluğu hissediliyordu. Bir… iki… değil. Onlarca, yüzlerce… Belki de fazla. Bir ordu gibi. Hava titredi. Görüntü dalgalandı. Gelen şey, sadece ses değildi artık. Bir güçtü. Ezici, sarsıcı.
Yunus anlamaya çalıştı. Bu güzelliğin içinde… Bu nasıl olabilirdi? Az önceki huzur… O kadar kusursuzdu ki… Bir an durdu, kabullendi. Gerçek olamazdı. “Bu bir rüya,” dedi içinden. Ve ardından… Emir verdi kendine.
- Uyan!
Sesi yankılandı.
- Uyan!
Gözlerini açtı. Yasemin’in yatağındaydı. Ama hiçbir şey aynı değildi. Az önce onu saran o yumuşaklık… Yok olmuştu. Yatak, çılgın bir kısrak gibi savruluyordu. Sağa… sola… Yunus’u üzerinden atmak ister gibi. Durmaksızın duvarlara çarpıyordu.
Tutunmaya çalıştı. Ama hiçbir şey sabit değildi. Rüyadaki ses… Artık gerçekti. Ve çok daha güçlüydü. Kulakları yırtan bir uğultu… Sanki sur borusu çalınıyordu. Yatak bir kez daha savruldu. Yunus tutunamadı, düştü. Sertçe. Zemine.
Başını kaldırdı. Ve gördü. Duvarlar… Üzerine geliyordu. Eğiliyorlardı. Yıkılmak üzere.
Sanki hareket eden bir dağın içine gömülmüştü, canlı canlı. Altındaki zemin kayıyordu. Yer değiştiriyordu. Etrafını saran kayalar… dev bir gücün altında çatlıyor, parçalanıyordu. Her şey kırılıyordu. Her şey yerinden kopuyordu.
Yunus sadece hissediyordu. Kontrol yoktu, yön yoktu. Sonra… Bir boşluk açıldı. Odanın bir duvarı çöktü. Karanlık bir delik. Ama içinde… garip bir umut vardı. Düşünmedi. Süründü. Kendini o boşluğa attı.
Zemin eğimliydi. Kaydı. Yumuşak bir geçişle… binanın dışına süzüldü. Az önce yürüdüğü sokaktaydı. Bir uyku önce… Aynı yer. Ama artık aynı değildi. Başını kaldırdı. Yasemin’in evine baktı. Deprem… Durmaksızın sürüyordu. Ama tuhaf bir şey vardı. Ev… tamamen yıkılmamıştı. Sadece… O oda. Yunus’un az önce bulunduğu oda. Orası çökmüştü.
Sokaksa… Tanınmaz hâle gelmişti. Etrafındaki binalar yıkılmıştı. Toz… duman… Ve insanlar… Yıkıntıların arasından sürünerek çıkan bedenler. Gözleri… Boştu. Körleşmiş gibi. Ağlıyorlardı, hıçkırıyorlardı, bağırıyorlardı. Ama söyledikleri anlaşılmıyordu. Sanki dil… Anlamını kaybetmişti.
Sonra… Hepsi durdu. Aynı anda. Yavaşça başlarını çevirdiler. Yunus’a baktılar. Hepsi. Ve o bakışta… Tek bir şey vardı. Suçlama. Sanki olan her şeyin sebebi oydu. Yunus geri çekildi ama kaçmadı. Döndü, Yasemin’in evine yöneldi. Kapıya ulaştı. Yüklendi.
Açılmadı. Bir daha denedi. Yumrukladı. Tekmeledi. Durmadan. “Yasemin!” diye bağırdı. Sesi çatladı. Yine bağırdı. Daha güçlü, daha çaresiz. İçeride bir ses duymayı umarak… Bir hareket… Bir işaret… Ama sadece kendi sesi yankılandı.
Evden ses gelmedi. Ama sokak… Susmadı. Yunus’un etrafını saran kalabalık büyüyordu. Hırpani yüzler… Kırık bedenler… Ve o uğultu… Gittikçe yükselen, tek bir sese dönüşen bir uğultu. Bir koro gibi. Ama düşmanca.
Yunus başını kaldırdı. Etrafına baktı. Ve gördü. Bir siluet, karanlık, belirsiz. Ona doğru geliyordu. Yavaş… Ama kaçınılmaz. İçine korku düştü. Yine de döndü. Kapıya. Yumrukladı, tekmeledi, son bir umutla.
Ama o an… Bir şey tuttu onu. Bir değil, onlarca el. Kirli… Kanlı… Yaralı… Arkadan sarıldılar. Koparıp aldılar onu kapıdan. Havaya kaldırdılar. Direndi. Faydasızdı. Sokağın ortasına savurdular. Yunus hareketsiz kaldı. Çaresiz. Kalabalık ikiye ayrıldı. Yol açıldı.
O karanlık şekil yaklaşıyordu. Her adımda biraz daha belirginleşerek. Yunus son bir kez döndü. Eve baktı. Ve o an… Bir ses duydu. Uzaklardan gelen… Ama hızla yaklaşan. Bir ezan.
Derin, sarsıcı.
İçine işleyen bir makam. Bütün bedenini titretti. Tanıdı o sesi. O gün… Yasemin’e sarıldığında… Şahit tuttuğu ezandı bu. Gözleri doldu. Eve baktı. Ve sordu:
- Neden?
Sesi çatladı.
- Neden sadece… benim yattığım oda?
Sonra… Bir ses. Başka bir yerden. Onu çekip aldı. Her şey koptu. Görüntü dağıldı.
Ayaktaydı ama zor. Gözleri karanlığa alışamamıştı. Bacakları… Özellikle dizleri… Taşımıyordu. Yavaşça çöktü. Yere. Nefesi düzensizdi. Dudakları titredi. Ve fısıldadı:
- Anladım…
Kısa bir duraklama.
- Şimdi anladım…
Gözlerini kapadı. Sonra… Neredeyse duyulmayacak bir sesle:
- Yasemin… Boşadım seni.
Bir çığlık yükseldi Maitepe’de.
İstendiği an gelse…
Ölüm ne güzel şeydi.


Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.