YazYorum
Edebiyat22 Tem 2026

Uyurgezer - 8

Devam metni

Murat Erdem Arıker|22 Temmuz 2026|10 dk okuma
302 görüntülenme|0 yorum

O gün gergindi Yakup. Ama bu, sıradan bir endişe değildi. Ancak altında, gizlemeye çalıştığı başka bir şey daha vardı: Kontrolü zorlaştıran, keskin ve diri bir heyecan. Bir süredir aklında tek bir şey dönüp duruyordu. Dubai. Şirketin orada başlatacağı proje. Ve o projenin başına geçmek.

Bu sadece bir görev değildi. Para… Evet, ciddi bir getirisi olacaktı. Ama mesele sadece para değildi; bu, bir sıçramaydı; kendi kendine verdiği o sözün bir karşılığıydı.

-       Başaracaksın.

Bu fırsat… o sözün sınavıydı.

Ve nihayet… Aylardır adım adım yürüttüğü o görünmez mücadele meyvelerini vermişti. Şirket içindeki dengeleri gözetmiş… Doğru insanlarla doğru mesafeyi kurmuş… Zamanlamayı kaçırmamıştı. Sabah, Ankara ofisinin müdürü odasına çağırmıştı onu. Kısa konuşmuştu. Net:

-       Faruk Bey, akşam yemeğine davet ediyor seni.
Başka bir şey söylemeye gerek yoktu. Yakup anlamıştı.

Faruk Bey… Yönetim kurulu başkanı. Öyle herkesin ulaşabileceği biri değildi. Randevu alınmazdı ondan. Çağrılırdın. Ve bu çağrı… rastgele gelmezdi.

Sertti. Disiplinliydi. Ama asıl meselesi şuydu: İş bitirirdi. Son on beş yılda şirketi bambaşka bir yere taşımıştı. Türkiye’de kalıp dalgalarla boğuşmak yerine… Yönünü dışarı çevirmişti. Risk almıştı ve kazanmıştı. Projelerle büyümüş… projelerle büyütmüştü. Sadece şirketi değil… Sektörü de.

Ama Faruk Bey’i asıl “farklı” kılan şey başka bir şeydi. O akşam yemekleri. Nadir olurdu. Seçilmiş kişiler çağrılırdı. Baş başa, gösterişsiz… ama belirleyici. O masaya oturan herkesin yolu değişmişti: yeni projeler, yeni ülkeler, yeni sorumluluklar… Ve çoğu, başarılı olmuştu. Bu da Faruk Bey’in başka bir özelliğini kanıtlıyordu: İnsan seçmeyi biliyordu.

Yakup bunu düşünürken… Emre geldi aklına. Rusya’ya gitmeden önce söyledikleri. Gülerek anlatmıştı:

-       Evet demedim abi… Hayır da diyemedim.

Sonra omuz silkip eklemişti:

-       Ben soğuktan nefret ederim oysa.

Yakup anlıyordu, gülümsedi.

Yunus’un sürpriz gelişi vakit kaybettirmişti Yakup’a. Ama yine de… Randevu saatinden on dakika önce oradaydı. Restoranın kapısından içeri girdiğinde duraksamadı. Doğrudan resepsiyona yöneldi. “Rezervasyonum var,” dedi.

-       Faruk Girneli ile.

İsim yeterliydi. Görevlinin tavrı anında değişti. Saygı… dikkat… ölçülü bir özen… Yakup’a masasına kadar eşlik edildi. Hatta restoranın sahibi bile geldi. Kısa bir hoş geldiniz… gereğinden fazla bir ilgi… Yakup fark etti. Bu akşam… sıradan bir akşam değildi.

Masa kusursuzdu. Abartı yoktu… ama eksik de yoktu. Arka planda canlı müzik vardı. Bir sanatçı ud çalıyordu. Nağmeler yumuşaktı. Sohbeti bölmeyecek kadar hafif… ama sessizliği dolduracak kadar belirgin.

Yakup yalnız kaldığı o kısa sürede sadece dinledi. Zihnini susturmaya çalıştı. Ama içindeki gerginlik… yerini koruyordu.

Faruk Bey tam saatinde geldi. Ne erken… ne geç. Tam zamanında. Yanında yardımcısı vardı. Yakup ayağa kalktı. Yardımcının kendisini tanıtmasını bekledi. Kısa, resmi bir giriş…

-       Memnun oldum.

El sıkıştılar. Yakup’un eli sıkıydı, ölçülü. Sonra oturdular.

Yakup’un beklediği şey, daha rahat bir başlangıçtı; fakat bu, o kadar kolay olmayacaktı. Masada ince bir resmiyet vardı. Görünmeyen ama hissedilen bir mesafe. Bu yüzden konuşmayı açmadı. Bekledi. Akşamı Faruk Bey’in yönlendirmesine bıraktı.

Faruk Bey mönüyü eline aldı. Sakin bir şekilde incelemeye başladı. Yakup geriye yaslandı. Fark ettirmeden onu izledi. İlk bakışta… Etkileyici biri değildi. Orta boylu, zayıf, giyimi sade. Kalın çerçeveli gözlükler… dağınık saçlar… Bir yönetim kurulu başkanından beklenen o “ağırlık” yoktu üzerinde.

Yakup’un zihnindeki görüntüyle örtüşmüyordu. İnsan, hakkında anlatılanları dinleyince… daha gösterişli birini hayal ediyordu. Daha büyük… daha belirgin… Ama karşısındaki adam… Neredeyse silikti.

Sonra… Zaman geçtikçe… Yakup fark etmeye başladı. Faruk Bey’in bakışları… Sıradan değildi. Gözlüklerinin arkasında… sürekli çalışan bir hesap makinesi vardı. İnsan onunla göz göze geldiğinde… Sanki göğsü açılıyor, didik didik ediliyordu.

Ve o an Yakup anladı: Bu adamın ağırlığı… görünüşünde değil. Bakışındaydı.

Faruk Bey mönüyü kapattı. Sessizce kenara bıraktı. Yakup da bakışlarını çekti. Masaya döndü.

Garson yaklaştı. Bekledi. Faruk Bey duraksamadı.

-       Deniz levreği – dedi. Izgara. Yanına az haşlanmış sebze. Bir de soda.

Kısa. Net. Sanki önceden verilmiş bir karar gibi.

Yakup düşündü. Bu bir tercih miydi… yoksa alışkanlık mı? Belki de hep aynı şeyi söylüyordu. Bakışların kendisine döndüğünü fark etti. Bekletmedi, siparişini verdi. Garson uzaklaştı.

Masa bir an sessizliğe gömüldü. İnce bir boşluk. Yakup konuşmayı açmayı düşündü. Ama durdu. Bu akşam… Onun değil, Faruk Bey’in akışı belirlemesi gerekiyordu. Yine de… Bu bir sınavdı. Ve sessizlik… bazen yanlış cevaptı.

Tam o sırada Faruk Bey gözlüğünü hafifçe yukarı itti. Başını kaldırdı. Doğrudan baktı:

-       Bana ulaşmak için ne kadar uğraştığını biliyorum… Seni dinliyorum.

Cümle sadeydi. Ama içi doluydu. Yakup bir an sustu. Ne söyleyeceğini tarttı. Projeden mi girmeliydi? Yoksa kendinden mi? İkisi de riskliydi. Ama burada olmasının sebebi belliydi. Kendini anlatmak değil… seçilmek. Kelimelerini özenle seçti:

-       Öncelikle… bu akşam için teşekkür ederim. Birebir görüşmek benim için önemli. Dubai projesini uzun süredir yakından takip ediyorum. Planlama aşamasından itibaren sürecin içindeyim.

Sesi dengeliydi.

-       Özellikle yerel ortaklarla yürütülecek müzakerelerde aktif rol alabileceğimi düşünüyorum.

Bir an durdu. Gözlerini kaçırmadan ekledi:

-       Sahada olmak istiyorum.

Cümle kısa kaldı. Ama niyeti açıktı.

Faruk Bey başını hafifçe yana eğdi. Dinliyordu. Ama yüzünde hiçbir duygu yoktu. Ne onay… ne itiraz… Boş gibi görünen ama boş olmayan bir ifade. Yakup devam etti. Duraksamadı.

-       Bölgedeki yatırım fırsatlarını inceledim. Özellikle altyapı projelerinde ciddi bir potansiyel var.

Sesi kontrollüydü.

-       Bu projeyi yönetme fırsatı verilirse… sadece şirket için değil…

Kısa bir vurgu yaptı.

-       Türkiye’nin bölgedeki etkinliği açısından da değer üretecek bir iş çıkarabileceğimize inanıyorum.

Cümlesini tamamladı. Sustu.

Faruk Bey gözlüğünü çıkardı. Masaya bıraktı. Öne doğru eğildi. Bakışları… doğrudandı. Kaçacak yer bırakmıyordu.

-       Eğer bu proje olmasaydı… – dedi. Şirketten ayrılmayı düşünür müydün?

Soru netti. Hazırlıklı değildi Yakup. Bu, teknik bir soru değildi. Bu… niyet ölçen bir soruydu. Bir an durdu. Yalan söyleyebilirdi. Ama burada… o yolun kısa süreceğini biliyordu. Dürüstlüğü seçti.

-       Kariyerimde bir sonraki adımı düşünüyordum.

Gözlerini kaçırmadan.

-       Eğer burada böyle bir fırsat oluşmasaydı… alternatifleri değerlendirmem gerekirdi.

Kısa bir sessizlik oldu. Faruk Bey’in dudakları kıpırdadı. Gülümsedi. Ama bu… sıcak bir gülümseme değildi. Daha çok… “Beklediğim buydu” diyen bir ifade. Arkasına yaslandı. Çatalı eline aldı. Masaya hafifçe vurdu.

-       Bunu beğendim,  – dedi

Kısa bir nefes aldı.

-       Çoğu insan buna ‘hayır efendim, ben şirketime bağlıyım’ gibi saçma bir cevap verirdi.

Yakup’a baktı.

-       Sen öyle yapmadın.

Durdu. Sonra ekledi:

-       Ama bu dürüstlük… işime yarar mı, emin değilim.

Cümle havada kaldı. Yakup’un içi gerildi. Bir an… Yanlış hamle yapmış olabileceğini düşündü. Ama Faruk Bey konuyu uzatmadı. Başını hafifçe öne eğdi. Bakışları sertleşti.

-       Boş ver bunu – dedi. Şimdi asıl meseleye gelelim.

Bir an durdu. Sonra sordu:

-       Bu işi kotarabileceğine gerçekten inanıyor musun?

Bu… akşamın kırılma anıydı. Yakup bunu hissetti. Derin bir nefes aldı. Cevabı hazırdı aslında… ama söylemek başka bir şeydi. “Efendim…” dedi. Sesi çok az titredi.

-       Bu görevi hakkıyla yerine getirebileceğime inanıyorum.

Cümlenin sonu zayıfladı. Tam o anda… Garson geldi. Sessizce, tabakları yerleştirdi. Garnitürleri dizdi. Konuşmada küçük bir kesinti… Ama zamanlaması kusursuzdu. Yakup’un sesindeki dalgalanma… artık ona ait görünmüyordu. Sanki dışarıdan bölünmüş gibiydi. Şansı yaver gitmişti.

Garson uzaklaştı. Faruk Bey dirseklerini masaya koydu. Ellerini birleştirdi. Öne eğildi, doğrudan baktı. Kaçış yoktu.

-       Bak Yakup,

Sesi sakindi… ama altında sert bir zemin vardı.

-       Senin ne yapıp ne yapamayacağını bilmeseydim… Şu anda burada olmazdık.

Geri yaslandı ama bakışları sabit kaldı. Sesi değişmedi.

-       Sana bir şey soracağım. Diyelim ki bu projeyi aldın. Beklenmedik bir kriz çıktı. Yerel ortaklardan biri çekiliyor.

Yakup dinliyordu. Gözünü kaçırmadan.

-       Finansman akışı bozuldu. Belki hükümet politikaları değişti.

Kısa bir sessizlik. Vurgu yaptı:

-       Üç ayın var. Ya projeyi kurtaracaksın… ya da batacak.

Sonra net bir şekilde sordu:

-       Ne yaparsın?

Yakup sustu. Hemen konuşmadı, düşündü. Faruk Bey’in ne istediğini biliyordu. Cevap değil… zihin görmek istiyordu. Sonra konuştu:

-       Önce krizin kaynağını netleştiririm.

Sesi daha dengeliydi bu kez.

-       Eğer sorun yerel ortağın çekilmesiyse… önceliğim boşluğu hızlıca doldurmak olur.

Kısa bir nefes aldı.

-       Yeni bir ortak bulmak… ya da mevcut kaynakları yeniden dağıtmak. Finansman aksıyorsa… alternatif kaynaklara yönelirim. Kısa vadeli çözümlerle projeyi ayakta tutarım.

Gözlerini sabitledi.

-       Gerekirse içerideki kaynakları daha agresif kullanırım.

Son cümleye geldiğinde sesi netti:

-       Ama en kritik nokta… Panik oluşmasını engellemek olur. Ekip de, işveren de… kontrolün bende olduğunu hissetmeli.

Faruk Bey başını hafifçe salladı. Yüzünde belirsiz bir ifade. Memnuniyet gibi… Henüz karar yoktu. Gözlüğünü tekrar taktı. Arkasına yaslandı.

-       Fena değil – dedi. Ama şunu unutma, Yakup… Planlar genelde ilk darbede bozulur.

Cümle havada kaldı. Sonra ekledi:

-       O yüzden insanın kendine güveni… planlarından daha önemlidir.

Yakup yutkundu. Boğazında bir düğüm oluştu. Bakışlar ağırdı. Sanki sadece söylediklerini değil… söylemediklerini de tartıyordu Faruk. İçini açıyordu. Parça parça. Faruk devam etti:

-       Bu proje… sıradan bir iş değil.

Sesi aynıydı. Düz… ama derin.

-       Belki de şirketin geleceğini belirleyecek. Dolayısıyla seçimlerimiz…

Gözlerini ayırmadan söyledi:

-       İsabetli olmak zorunda.

Yakup dinliyordu. Artık sadece kulaklarıyla değil. İçinde bir şey geriliyordu. Faruk sürdürdü:

-       Önümüzde dokuz ila on iki ay var. Yeterli bir süre. Karar vermek için… acelemiz yok.

Bir an durdu. Sonra konuyu doğrudan kendine çekti:

-       Yönetim kuruluna ben başkanlık ediyorum. Bu doğru. Ama nihayetinde bu bir kurul.

Cümle netleşti:

-       Ve ben… İşini yarım bırakmış birini o masaya önermem.

Cümle… hedefini buldu. Yakup bunu hissetti. Zaten biliyordu, işin büyüklüğünü… sorumluluğunu… Ama bilmek başka şeydi. Bunu böyle, doğrudan duymak… Başka. Sözler yüzüne çarptı. Soğuk, keskin. Ve o son cümle… Bir yere dokundu. İstemeden… Geçmişe çekildi.

Bitirme tezi, Temel Mühendisliği hocası Profesör Ilgaz’ın dikkatini çekmişti. Ilgaz Hoca, Yakup’u uzun süredir takdir ediyordu. Sonunda onu, yakın dostu Faruk Girneli’ye bizzat önermişti. Böylece henüz yeni mezunken bu firmada mühendis olarak işe başladı.

Çok geçmeden, üniversitede tanıştığı ve büyük bir aşkla bağlandığı Mine ile nişanlandı. Evlilik hazırlıkları hızla ilerledi; bir ev tutuldu, eşyalar taksitle alındı. Yakup neredeyse hiç itiraz etmedi. Ev, baştan sona Mine’nin isteğine göre döşendi.

Henüz birikimi yoktu. İşe yeni girmişti. Mine’yi mutlu etmek istiyor ama taleplerin altında eziliyordu. Mine ise annesinin etkisiyle en küçük konuyu bile tartışmaya çeviriyordu. Asıl mesele ise hiç açıkça söylenmiyordu: Yakup’un yetmeyen maaşı.

Evlendikten sonra tartışmalar bitmedi, arttı. Yakup için mesele artık dayanılmaz hâle gelmişti. Çözümü daha fazla para kazanmada gördü. Ofis müdürüne defalarca gitti, neredeyse yalvardı. Sonunda, şirketin Libya’daki altyapı projesinde boşalan proje sorumluluğunu almayı başardı.

Proje yaklaşık bir yıl sürecek, maaşı ise Türkiye’dekinin neredeyse üç katı olacaktı. Yakup’a göre çözüm buydu. Ama Mine’ye danışmadan alınan bu karar, çözüm değil yeni bir kriz oldu. Tartışmalar büyüdü. Ve bir sabah, Yakup sessizce evden çıktı. Libya uçağına bindi. Tek başına, ne bir veda ne uğurlama.

Yakup’un devraldığı proje yaklaşık dokuz ay önce başlamıştı. Yedi orta ölçekli yerleşim bölgesinin kanalizasyon, içme suyu ve yağmur suyu altyapısını kapsıyordu. Bugünün projeleriyle kıyaslandığında büyük sayılmazdı. Ama o dönem yurt dışında büyümek isteyen firma için kritik bir adımdı. Kaynakların büyük kısmı buraya aktarılmıştı; hem referans değeri hem de getireceği para açısından.

Yakup’un saha tecrübesi neredeyse yoktu. Ama bitirme projesini tam da bu alanda yapmıştı. Kendine güveni yüksekti; başarı ihtiyacı ve hırsı onu ayakta tutuyordu.

Yakup Libya’ya varıp ekiple tanıştığında gerçeği hemen gördü: Önceki proje sorumlusu boşuna kaçmamıştı. Sorunlar teknik değildi. Asıl problem, işlerin yürüyüş biçimiydi. Belirsizlik, gecikmeler, sürekli değişen dengeler…
Kaddafi’nin dış dünyayla kurduğu gerilim ülkenin içine de yansımıştı. Türk firmalarına kapılar tamamen kapanmıyordu ama ödemeler aksıyor, her hakediş ayrı bir pazarlığa dönüşüyordu. İş ilerliyor gibi görünüyor, ama aslında sürünüyordu.

Neyle karşı karşıya olduğunu anladığında, Yakup ilk kez verdiği kararı sorguladı. Ama artık geri dönüş yoktu. Tek seçeneği vardı: projeyi ne pahasına olursa olsun bitirmek. Kolları sıvadı.
Yine de onu en çok yoran iş değildi. Mine’ydi. İletişim neredeyse yoktu. Uydu telefonuyla yakalayabildiği nadir anlarda, özlem dolu bir ses bekliyordu. Karşısına çıkan ise bambaşkaydı. Uzak, soğuk, konuşmaktan kaçınan… ve neredeyse sadece şikâyet eden biri.

Yakup’un yarattığı tempo projeyi gerçekten hızlandırdı. Şantiyede herkes aynı hedefe kilitlenmişti: işi bitirip gitmek.
İşçilerin çoğu, Yakup gibi, daha fazla para için gelmişti. Ama artan gerilim herkesi tedirgin ediyordu. Kimse burada kalmak istemiyordu artık.
Çevredeki diğer şantiyelerden gelen haberler durumu daha da ağırlaştırıyordu. Bir şantiyenin yerel gruplar tarafından basıldığı, ekipmanlara el konulduğu, karşı koyanların darp edildiği konuşuluyordu. Endişe yerini açık bir korkuya bırakmıştı.

Asıl darbe dördüncü ayın sonunda geldi.
Seçimle gelen yeni İskân Emini, tamamlanan etapların hiçbirini kabul etmiyordu. Yakup nedenini öğrenmek istedi. Görüşme talep ediyor, kapılar yüzüne kapanıyordu. Önceki Emin Türk dostuydu. Yenisi ise tam bir Arap milliyetçisi.
Kabul olmayınca ödeme de yoktu. Hakedişler durdu. Yakup, yerel tedarikçilerin karşısında zor duruma düştü.

Durumu merkeze bildirdi ama beklediği desteği bulamadı. Aldığı cevaplar hep aynıydı: “Farkındayız. Görüşüyoruz. Elimizden geleni yapıyoruz.” Sonunda tek bir şey söylediler: “Sabırlı ol”. Nasihat, Yakup’un sorunlarını çözmüyordu.
Sorunun çözümü siyasetteydi. Ama ülkede siyaset yoktu, sadece kaos vardı. Koalisyonlar kuruluyor, dağılıyor; seçim havası hiç bitmiyordu. Hiçbir yetkili koltuğunda uzun süre kalamıyordu.
Böyle bir ortamda kimse uzun vadeli karar almıyordu. Firma merkezi de sadece izliyordu. Ve bütün bu belirsizliğin ortasında, yükün tamamı Yakup’un omuzlarındaydı. Yalnızdı.

Muktar, projeye başta sadece tercüman olarak girmişti. Ama zamanla Yakup’un sağ kolu olmuştu. O gün birlikte, bir umut, Emin’in ofisine gittiler. Üç saat kapının önünde bekletildiler. Sonunda tek bir cümle duydular:

-       Emin müsait değil.
Gitmeleri istendi. Muktar genelde Yakup’u sakinleştirirdi. Bu kez o da tutamadı kendini. Korumalarla itişme yaşandı. Yine de kapı açılmadı.

Şantiyeye döndüklerinde her şey değişmişti. Personel dışarı yığılmış, giriş kapatılmıştı. Kepçe ve kamyonlar yolu kesmiş, aralarına kalın bir zincir gerilmişti.
Silahlı adamlar makinelerin üzerine yerleşmişti. Bazıları doğrudan kalabalığı hedef alıyordu. İşçilerin üzerindeki yırtık kıyafetler ve yüzlerindeki morluklar, içeride ne olduğunu anlatmaya yetiyordu.


Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Edebiyat16 Ağu 2026

Merhaba

Yor babam yor, Yol bitmiyor. Kim gidiyor, Kim geliyor? Gelene selam! Gidene selâ'm... Kalan olursa, Bir merhaba.

Parmaksız Piyanist·1 dk·2·1561