Adaletsizlikten yakınılan bu kokmuş düzende, herkes terazinin kendine bakan kefesine taş dolduruyor. Teraziyi doğru tutmanın bekçiliğini yapanlar, ibrenin hep kendi tarafına eğilmesini bekliyordu. Suç terazide değildi, ona dokunan günahkâr ellerdeydi. Bir elin işlediği cürmü diğeri bilmiyorsa, vicdanlar da kusursuz kalabildiğini sanıyordu.
Sahneledikleri adalet tiyatrosunu her açıdan izliyorduk fakat alkışların arasında hakikatin sesi çoktan kaybolmuştu. Belki de insanın en büyük yanılgısı, bu alkışların arasında kendi vicdanının sesini bastırmasıydı. Başkalarının hatalarına ışık tutarken kendi günahlarını gölgeye düşürüyor, böylece karanlığını görünmez kıldığını sanıyordu.
Vitrinlerdeki bu ahlaksızlık panayırını izlemeyi bırakıp aynaya baktığında, orada gördüğün suret ne kadar masumdu? İnsan en çok kendini affederken cömert, başkalarını yargılarken acımasızdır.
Hayat hırsızları, yağmaladıkları ömürlerin hesabını vermek yerine kendi yaralarını göstererek beraat etmeye çalışıyordu. Oysa bu savunma, bir devenin boynundan bile daha eğriydi.
Günah keçileri uçurumlardan sürüklenirken bir kez olsun ses çıkaramadı diye mi yüklendi omuzlarına bunca günah? Yoksa kalabalıklar, suçlarını taşıyacak sessiz sırtlar aradığı için mi seçildi onlar?
İnsanlar bazı suçlardan kurtulmak istemez. Suçlarını yükleyecek omuzlar ararlar. Günah keçileri de işte tam bu yüzden vardır.
Ama vakti gelecek. Vicdanında taşıdığın kum tanesi kadar günahının bile hesabını vereceksin. O biliyor. Keçinin masumluğunu da, senin en kara günahını da.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.