Aşkın başlaması, bütün gürültülü doğa olaylarına benzer: Bir yıldırım düşmesi, bir fırtına kopması ya da aniden bastıran bir nisan yağmuru. Edebiyat da, sinema da, gündelik sohbetlerimiz de hep bu "başlangıç" anının büyüsüyle beslenir. Oysa aşkın bitişi, çoğunlukla muazzam bir sessizlikle gelir. Bir ilişkinin nihayete ermesinden daha sarsıcı ve entelektüel olarak incelenmeye değer olan süreç; o bitişi hazırlayan, adına "soğuma" dediğimiz o yavaş, sinsi ve vakur geri çekilmedir.
Fransız sosyolog Eva Illouz, Aşk Neden Acıtır? adlı ufuk açıcı yapıtında modern ilişkilerin kapitalist tüketim mantığıyla nasıl paralellik gösterdiğini uzun uzun anlatır. Ancak soğuma, sadece bir "tüketim" nesnesi gibi partneri eskitmekle ya da pazar değerini tüketmekle açıklanamayacak kadar derin psikolojik katmanlara sahiptir. Soğuma; iki insan arasındaki o görünmez, metafizik duygusal bağın, iplik iplik sökülmesi eylemidir.
Sıradanlaşmanın Kapanı
Bir ilişkide soğumanın ilk evresi, partnerin gizeminin ve o büyüleyici "ötekiliğinin" elden gitmesiyle başlar. Jean-Paul Sartre, özgürlüğü ve insan ilişkilerini masaya yatırırken, ötekinin varlığının bizi hem kurduğunu hem de sınırlandırdığını söyler. İlişkinin başında karşımızdakinin her mimiği, her çocuksu yarası ya da entelektüel duruşu keşfedilmeyi bekleyen bir kıtadır. Soğuma ise, o kıtanın haritasının tamamen çizildiğine ve artık orada yeni hiçbir şey keşfedilemeyeceğine dair o yıkıcı, rasyonel inançla filizlenir.
Örneğin; bir zamanlar partnerinizin mutfakta kendi kendine şarkı mırıldanarak kahve yapması size dünyanın en estetik, en şefkat uyandıran manzarası gibi gelirken; soğuma başladığında aynı manzara sadece "ritüelin mekanik bir tekrarı" haline dönüşür. Büyü bozulmuştur. Estetik, yerini kaçınılmaz olarak evsel bir rutine bırakmıştır. Şiir, yerini nesre teslim etmiştir.
"Soğuma, bu kafesin içinde partnerlerin birbirinin gözünün içine bakmaktan vazgeçip, bakışlarını dışarıdaki dünyaya, pencerelerin ardına çevirmesidir. Artık paylaşılan sessizlikler, bir yakınlık göstergesi değil; söyleyecek sözün kalmadığının dürüst bir itirafıdır.”
Max Weber’in rasyonelleşen modern dünyayı tanımlamak için kullandığı "demir kafes" (iron cage) kavramı, ironik bir şekilde uzun vadeli ilişkilerin de en büyük handikapıdır. İnsan doğası gereği hem mutlak bir güvenlik, aidiyet ve şefkat arar hem de varoluşsal bir özgürlük arzusuyla yanıp tutuşur. İlişki, fazla öngörülebilir ve tamamen rasyonel bir korunak haline geldiğinde, o sığınılan güvenli liman bir süre sonra tarafları boğan bir hapishaneye dönüşebilir.
İşte soğuma, bu kafesin içinde partnerlerin birbirinin gözünün içine bakmaktan yorulup, bakışlarını dışarıdaki dünyaya, pencerelerin ardına çevirmesiyle belirginleşir. Artık birlikte paylaşılan sessizlikler, ruhsal bir yakınlık ya da kelimesiz bir anlaşma göstergesi değil; entelektüel ve duygusal beslenmenin durduğunun, aktarılacak bir duygu kalmadığının fısıltısıdır.
Küçük Şeylerin Devasa Ağırlığı
Gündelik hayatta soğumayı tetikleyen dinamikler, büyük ve dramatik ihanetler veya gürültülü kavgalar değildir çoğunlukla. Onlar zaten ilişkiyi bir anda koparan ani fırtınalardır. Soğuma ise daha ziyade sessiz bir tortulaşmadır. Bu tortulaşma, hayatın detaylarında saklanır.
Bir tartışma anında partnerinizin kurduğu hoyrat ve düşüncesiz bir cümlenin, zihninizde sönmek bilmeyen bir fener gibi asılı kalması,
Sizin için hayati olan bir entelektüel heyecanı, bir şiiri ya da bir filmi onunla paylaştığınızda aldığınız o kayıtsız ve "Yorgunum, sonra bakarız" minvalindeki donuk yanıt,
Ya da onun içindeki "çocuğu" artık korumak, onu şefkatle sarmalamak istemediğinizi fark ettiğiniz o ilk buz gibi kırılma anı…
Bu küçük anlar üst üste biner ve kalbin odacıklarında mikroskobik buz kütleleri oluşturur. Bir gün uyanırsınız ve karşınızdaki insanın teni size yabancı gelmez ama ruhunun artık o odada ikamet etmediğini anlarsınız.
Kendini Koruma Refleksi Olarak Geri Çekilme
Belki de bu sürece dair en derin gözlem şudur: Soğuma, her zaman karşı tarafa duyulan bir öfkeden ya da nefretten kaynaklanmaz. Bazen insan, kendi ruhsal bütünlüğünü korumak adına soğur. Partnerinin bitmek bilmeyen kaygılarıyla, iyileşmeyen yaralarıyla ya da farkında olmadan uyguladığı duygusal manipülasyonlarla baş edemeyen ruh, kendini bir tür "kış uykusuna" yatırır. Bu, bilinçdışı bir savunma mekanizmasıdır. Daha fazla hasar almamak için hissizleşmeyi seçersiniz.
Sonuç olarak; aşk ne kadar yüksek perdeden bir opera ise, soğuma da o kadar minimalist, tek bir piyano tuşunun odada yankılanıp sönmesi gibi bir caz doğaçlamasıdır. Gazete sayfalarının o telaşlı, gürültülü gündemi içinde, insana dair bu en eski ve en rafine sızıyı hatırlamak, bize modern hız çağında durup kendi kalbimize bakma fırsatı verir. Çünkü bir ilişkide soğumayı fark etmek, gitme vaktinin geldiğinin değilse bile, durup o eski ateşe yeniden üfleme ya da külleri saygıyla uğurlama vaktinin geldiğinin en dürüst işaretidir.



Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Bazen bir insandan soğuduğunu bile fark etmiyorsun…Gözlerin kör, kulakların sağır oluyor. Eksilen sevgiyi, değişen sesi, uzaklaşan kalbi görmüyorsun. Ta ki biri çekip gidene kadar… İşte o an, sanki insana araba çarpmış gibi oluyor. Ne olduğunu geç anlıyorsun, ama acısı bir anda çöküyor içine.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok dokunaklı ve sarsıcı bir itiraf Umay Hanım... Bahsettiğiniz o 'araba çarpma' hissi, aslında ruhun o zamana kadar inatla görmezden geldiği tüm gerçeklerle tek bir saniyede yüzleşmesinin yarattığı o muazzam enkazdır. İnsan kalbi garip bir koruma refleksiyle çalışır; bazen yıkımı görmemek için kendi gözlerine bizzat kendisi mil çeker. Adına 'alışkanlık' dediğimiz o sinsi afyon, bizi yanı başımızda sönen ateşi fark edemeyecek kadar uyuşturur. Giden gitmeden evvel o ev zaten çoktan boşalmıştır da, biz içerideki eşyaların aşinalığına aldanıp birinin orada ikamet ettiğini sanmaya devam ederiz. Kelimeler gerçeği örtmek, yarayı gizlemek içindir; asıl felaket, sustuğumuz yerdedir.' İşte o ani gidiş, tüm o sessiz birikmişliklerin bir çığ gibi üzerimize çökmesidir. Geç uyanmak, uykunun güzelliğinden değil, rüyanın bitmesinden korktuğumuz içindir. Fakat o çarpmayla kırılan yerden sızan ışık, canımızı ne kadar yaksa da, bizi o ölümcül uykudan uyandıran tek hakikattir. Kalbinizin o ağır sessizliğine şefkatle...
Hatice hanım çok güzel açıklamışsınız… teşekkür ederim 🌻
Aşk ve evlilik tarifi zor uzun yıllar nasıl sürer ama güzel bir örnek gerekirse çayın altı yanık olduğu müddetçe çay sıcak kalir ve sevilir lakin saati geçince mideyi bozar tazelenmesi gerekir aşk ta öyle sıcaklığını ve tazeliğini korursa güzel
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Haklısınız, aşk da tıpkı o ocaktaki çay gibi, altındaki ateşi kaybetmediği müddetçe insanı ısıtır, sofrayı şenlendirir. Fakat zaman, her güzel şeyi usulca kendi demlerine hapseden acımasız bir usta. Ateşin harlısını bulmak kolaydır da, o ateşi küllendirmeden, tadını acıtmadan, kararınca tutabilmektir asıl maharet. Çayın bayatlaması gibi, ilişkiler de bazen emeksizliğin, 'nasıl olsa orada' demenin o donuk sükunetinde acılaşır. Suyu tazelemek, ömrü tazelemektir. O ilk günkü kokuyu ve rayihayı koruyabilmek için, tarafların birbirinin ruhuna her gün yeni bir esinti, taze bir su katması gerekir. Yoksa dediğiniz gibi; bir zamanlar şifa olan, gün gelir insanın içini yakan bir yükten başka bir şeye dönüşmez...
Belki de ilişkiler, Baudrillard’ın simülasyon kuramında olduğu gibi, bir süre sonra birbirimizin ‘gerçek’ hâline değil; zihnimizde ürettiğimiz temsiline âşık olmaya başlıyor. Soğuma dediğimiz şey de çoğu zaman aşkın bitmesi değil, kurduğumuz o estetik illüzyonun gerçekliğe yenilmesi olabilir. Çünkü insan, en çok çözdüğü şeye karşı heyecanını kaybeder. Kierkegaard’ın söylediği gibi; ‘tekrar’, tutkuyu diri tutmaz, onu evcilleştirir. Ve bazı ilişkiler sevgi eksikliğinden değil, fazla tanınmış olmaktan ölür.
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Çok haklısınız Sevil Hanım... Hakikat, ekseriyetle en çıplak ve en üşütücü haliyle evsel rutinlerin, o tanıdıklık hissinin arkasında pusuda bekler. İnsan, heyecan duyduğu o uzak ülkenin sınırlarından içeri girip her sokağını adımladığında, gizemin coğrafyası yerini haritanın düz çizgilerine bırakır. Tanpınar’ın o derinlikli ifadesiyle söyleyecek olursak: 'Gecenin en güzel saatleri, şafağın sökmesinden az önceki o belirsizliktir.' Çünkü insan ruhu, bütünüyle ele geçirdiği, her kıvrımını ezberlediği bir kalpte fatih olmaktan yorulur; sığınmacı gibi hissetmeye başlar. Belki de trajedi buradadır: Birbirimizi daha az sevdiğimiz için değil, birbirimizin içindeki o ulaşılmaz tapınakları fazla hoyratça ve erkenden keşfettiğimiz için soğuruz. Şiir biter, geriye sadece kuralları önceden konulmuş hayati bir düzyazı kalır. İllüzyonun dağılması, gözün açılmasıdır evet; ama bazen insan, o güzel rüyadan uyanırken kalbini de o uykuda bırakmak zorunda kalıyor.