YazYorum
Öykü24 Ağu 2026

Babam ve Bavul

Aybike Kazak|24 Ağustos 2026|3 dk okuma
52 görüntülenme|0 yorum

Saatin kaç olduğunu bilmiyordum.

İstasyondaki duvar saatinin akrebiyle yelkovanı birbirine küsmüş gibiydi; biri on ikiyi gösteriyor, diğeri dörtte ısrar ediyordu. Zaten o gece zamanın bir önemi yoktu. Gidecek bir yerim, yetişmem gereken bir tren, arkamdan ağlayan biri de yoktu.

Sadece bekliyordum.

Peron neredeyse bomboştu. Arada bir rayların arasından yükselen metalik ses, uzaklarda havlayan bir köpeğin sesiyle karışıyor, sonra ikisi de gecenin içinde kayboluyordu.

Elimde eski, kahverengi bir bavul vardı.

Onu en son yirmi sekiz yıl önce görmüştüm.

O zamanlar bavul benim değil, babamındı.

Ben on iki yaşındaydım.

İstasyona birlikte gelmiştik.

“Sen burada bekle,” demişti.

“Nereye gidiyorsun?”

“Bir işim var.”

“Ne zaman geleceksin?”

Gülümsemişti.

“Tren gelmeden.”

O gece tren gelmişti.

Babam gelmemişti.

Ben saatlerce aynı bankta oturmuş, rayların ikiye ayrıldığı karanlığa bakmıştım.

Sabah olduğunda annem beni bulmuştu.

Eve dönerken bir kez bile babamın neden gelmediğini sormamıştım.

Çünkü annemin yüzünde cevabı görmüştüm.

O günden sonra evimizde babamın adı hiç geçmedi.

Sanki hiç yaşamamıştı.

Fotoğrafları kaldırıldı.

Elbiseleri dağıtıldı.

Odası kilitlendi.

Ben de büyüdüm.

Büyüdükçe ona kızdım.

Önce bizi terk ettiği için.

Sonra neden terk ettiğini söylemediği için.

En sonunda da kendime kızdım; bütün bunlara rağmen onu özlediğim için.

Yıllar geçti.

Annem öldüğünde, evin tavan arasındaki eski sandıklardan birinin içinde o bavulu buldum.

Annem, o gece istasyonun arkasındaki depodan bavulu alıp eve getirmiş, yıllarca tavan arasında saklamış olmalıydı.

Kahverengi, çiziklerle dolu, köşesi ezilmişti.

Bavulun üzerinde babamın adı vardı.

İçinden birkaç gömlek, eski bir tıraş makinesi ve sararmış bir zarf çıktı.

Zarfın üzerinde yalnızca şu yazıyordu:

“Bunu oğlum büyüdüğünde verin.”

Mektubu açmaya yıllarca cesaret edemedim.

Sonunda kırk yaşımda, annemin ölümünden üç gün sonra okudum.

Mektup kısaydı.

Babam, o gece istasyondan gitmediğini yazmıştı.

Trene binmemişti.

Biz vedalaştıktan hemen sonra istasyonun arkasındaki depoda bayılmış ve hastaneye kaldırılmıştı.

Doktorlar kalbinde ciddi bir sorun olduğunu söylemişti.

Ameliyat olması gerekiyordu ama bunun için gereken para yoktu.

Bana ve anneme bu durumu söylememişti; çünkü korktuğumuzu görmek istemiyordu.

İyileşip dönmek umuduyla, tedavi ve ameliyat parasını kazanabilmek için kimseye haber vermeden başka bir şehre gidip çalışmaya karar vermişti.

“Döndüğümde,” diye yazmıştı, “oğlum beni büyümüş olarak karşılayacak. Belki bana kızacak. Kızsın. Yeter ki yaşadığımı bilsin.”

Dönememişti.

Babam, aylar süren çabasının ardından ameliyat masasında kalmıştı.

Mektubun son satırında şunlar yazıyordu:

“Beni beklemesini istemiyorum. Ama bir gün beni affederse, bunun için ona teşekkür edecek kadar vaktim olmayacağını biliyorum.”

Mektubu okuduğum gece ilk defa babam için ağlamadım.

Kendim için ağladım.

Çünkü bunca yıl boyunca nefret ettiğim adamın aslında beni terk etmediğini öğrenmiştim.

Ama daha kötüsü vardı.

Annem biliyordu.

Mektubun altında onun el yazısıyla yazılmış küçücük bir not vardı:

“Bunu ona söylemeye cesaret edemedim.”

İşte o gece anneme de kızdım.

Sabaha kadar bir de annem için ağladım.

O da yetmedi; çaresizliğime, yapayalnızlığıma ağladım.

Sonra bavulu aldım ve istasyona gittim.

Neden gittiğimi bilmiyordum.

Belki babamın beni bıraktığı yerde, onu affedip affedemeyeceğimi anlamak istiyordum.

Belki de yıllardır içimde duran çocuğu orada bırakmak.

Saatler geçti.

Sonunda uzaktan trenin ışıkları göründü.

Ayağa kalktım.

Bavulu elimden bıraktım.

Tren ağır ağır perona yanaştı.

Kapılar açıldı.

Kimse inmedi.

Kimse binmedi.

Bir an, on iki yaşındaki hâlimle yine o bankta oturuyor gibi oldum.

Sonra fark ettim.

O zaman babamı bekliyordum.

Şimdi ise kendimi bekliyordum.

Bavulun sapını tuttum.

Trene binmedim.

İstasyondan çıktım.

Bavulu da orada bıraktım.

İlk kez bir şeyi geride bırakırken, terk edilmiş gibi hissetmedim.

Yol boyunca cebimdeki mektubu çıkardım.

Son satırı bir kez daha okudum.

“Beni beklemesini istemiyorum. Ama bir gün beni affederse, bunun için ona teşekkür edecek kadar vaktim olmayacağını biliyorum.”

Kâğıdı katladım.

Gökyüzüne baktım.

“Affettim baba,” dedim sessizce.

“Bilmesen de affettim.”

Sonra yürümeye devam ettim.

Bazı insanlar hayatımızdan gerçekten gitmez.

Onları yıllarca yanlış yerde ararız.

Bazen bir insanın yokluğu değil, hakkında kurduğumuz yanlış hikâye ağır gelir.

Ben o gece babamı kaybetmedim.

Yıllar önce kaybettiğimi sandığım adamı, nihayet olduğu hâliyle buldum.

Ve ilk defa tren istasyonundan eve dönerken yol uzamıyordu.

Tartışma

Yorumlar

0 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

İlk yorum için alan hazır

Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.

Devam et

Benzer yazılar

Öykü16 Ağu 2026

BÖLÜM 7 Rüzgârda Kalan Yazma

Benim çocuklarım.Köyde, Maviş’in sevdiği Civan’la kaçması üzerine evde büyük bir namus ve öfke fırtınası kopar. Amcalar tüfeklenip atlarla yollara düşer, jandarmaya haber verilir, kadınlar ağıt yakar ve tüm sülale ayağa kalkar. "Kara Oğlan", Maviş Ablasına verdiği sözü...

Yuzika·9 dk·1·565