Geçmişinin izleri insanı bırakmaz; yaraların izi yıllar sonra yarayı da sebebini de hatırlatır. Kapandı desen de izi kalmıştır. Maviş Ablamın soğuk yatağı, kenarları mor renkli iğne oyalı yazması…
Tan yeri daha alaca olmamıştı. Köyün üstündeki sis Koca Dağ’a varmamıştı. Evin her köşesi, sokaklar, tarlalar, köyün her yeri alev almıştı. İhanet bedelsiz kalmayacaktı. Yeminler ediliyor, sözler veriliyordu. Öfkenin kavurucu alazı sözler yansıyordu. Şerif Amcamın gözü dönmüş gür sesi, ahşap tavanları sarsıyor; hıncını ahırdaki kapı kanatlarından, duvarın dibine yığılmış çalı çırpıdan çıkarıyordu. Çavuş Dedemin odasından taşan kasvetli sessizlik bile Şerif Amcamın köpüren bağırtısını bastırmaya yetmiyordu. Koca Yusuf Dedem, "Hele bir durun, sakinleşin!" dese de hiç kimse laftan anlamıyordu.
Kadın Annem, Maviş’in bıraktığı yazmayı alıp dizlerine vura vura, tülbendini çözüp saçlarını yola yola ağıt yakıyordu. Her bir sözü evin duvarlarını titretiyordu: — Başımızı yere eğdin! Nere gaçtın? Kimlerin yanına varıp bizi ele güne masgara ittin! Soyun gurusun!
Evin kıyameti kopmuştu: Abimler ahırdaki atları, boğuşan köpekler gibi homurdandıklarının fark olmadan gemleyip hazırlıyor; Şerif Amcam duvarda asılı duran çifte kırma tüfeğin takozluğunu beline dolamış, çizmelerini giyiyordu. Babam, kasketini gözlerinin üstüne kadar indirmiş, avluda bir aşağı bir yukarı volta atıyordu. Avluda nal şıkırtıları kapıya dayandı. Köyü yangın yerine çeviren fırtına başlamıştı.
Bense avlunun tam ortasında, dibeğin taş gövdesine sırtımı vermiş, tek başına kalakalmıştım. Sarı damarlı taşımı avucumun içinde öyle bir sıkıyordum ki taşın sivri köşeleri etime batıyor, avucumu kanatacak gibi canımı acıtıyordu. Göğsümün ortasında patlamaya hazır bekleyen korkuyu bastırmaya yetmiyordu. Gözüm, Maviş Ablamın dün ikindi vakti çamaşır sepetini bıraktığı yere takıldı. Burnuma, sabahın ayazında bile Maviş Ablamın fistanından yayılan sabun ve taze pişmiş ekmek kokusu geliyordu. Dün ikindi vakti kuytuda parmağını dudaklarıma bastırdığı dokunuş hâlâ dudağımın üstünde bir sızı gibi zonkluyordu. "SUS!" demişti bakışları. "Taş gibi sus kardiş..."
Dibeğin arkasındaki gölgede bir kıpırtı oldu. İshak ve İsmail, avlunun keşmekeşinden kaçıp yanıma yanaştı. Yanımda oturup olanları seyretmeye başladık. Zahide ablam da geldi. Fısıltıyla konuşuyorduk.
İshak, gözlerini avludaki atlılardan ayırmadan mırıldandı: — Şerif Amcam tüfeği aldı... Abamı bulurlarsa vuracak mı?
İsmail, eliyle toprağı bastırırken başını salladı: — Vururlar elbet... Ben olsam ben de vururum. Ne diyn lan sen?
Zahide göz yaşlarını silerek, gözlerini bana çevirdi. Yanıma biraz daha yaklaşıp omzuma hafifçe dokundu: — Kara Oğlan niye hiç konuşmayn? Maviş Abam gitmeden gördün mü?
İshak derin bir nefes verip yanıma biraz daha sindi: — Büyüklere bi şey denü mü hiç? Bak, biz buradayuk Kara Oğlan. Bir şey olursa hep beraber saklanırız samanlıkta.
Zahide Ablam gözlerimin içine baktı. Onların varlığı, fısıltıları, göğsüme çöken kocaman yalnızlığı bir an olsun hafifletti. Kara Oğlandım ben; konuşamazdım, yeminimi bozamazdım ama bu avluda, bu koca korkunun ortasında tek başıma da değildim. Verdiğim sözü tutardım.
Şerif Amcamın kapıdan ırgıncaktan çıkışını düşünüyordum; çırpınışları attığı tokatın acısına ne kadar çok benziyordu. Ettiği küfürler, bizi dövdüklerinde bizim onlara içimizden ettiğimiz küfürlerin aynısıydı. Koca Yusuf Dedem, ahşap tezgahın yanında durmuş, iri nasırlı ellerini arkasında birleştirmiş, derin derin karşıdaki puslu dağlara bakıyordu. Yüzü taşlaşmış gibiydi; ağzından tek bir söz çıkmıyordu. Dudaklarını ısırıyor, tütün lekeli bıyıklarını çekiştiriyor, sakallarını sıvazlayıp kafasını sağa sola hareket ettiriyordu. Kafasının içindekilerin hareketlerine yansımasını engelleyemiyordu. Çavuş Dedem ise kıl minderin üstünde büzülmüş oturuyordu. Kırkpınar er meydanlarında nam salmış yiğitlerin heybetli duruşunu alaşağı etmişti. Gölgelerinin bile korku saldığı namıdiyar, anlı şanlı koca adamlar; şimdi bir kızın arkasından şeref, haysiyet yoksunluğunu gidermeye çalışıyordu.
Şerif Amcam hışımla tüfeği omzuna takıp avludan çıkarken bir an durdu, bana doğru ucu zehirli bir bakış fırlattı. Benim boynumu büken suskunluk yeminimi anladı mı acaba?
Bu karmaşanın ortasına gelebilecek en son kişi ırgıncaktan içeri süzüldü: — Oooovvv, Çavuş Emmi! Selamünaleyküm, ben geldim.
— Aleykümselam Arif. Gıyıda dur, ses itme.
— Tamam, tamam, ses itmem emme... Çavuş Emmi senin yanına vardım. Çavuş Emmi, cumada hoca ne didiydi? "Zulüm karşısında sessiz duran dilsiz şeytandır" demedi miydi?
Çavuş dedem de elini sakalına attı. Koca Yusuf Dedeme döndü: — Ne diy gardaş bu oğlan?
Koca Yusuf Dedem kafasını sağa sola salladı. Gözleri traktör römorkunun üstünde yatan kediye takıldı. Derin derin nefes alıp veriyordu.
Şerif Amcam her yanı deli gibi kolaçan ediyor, avlunun ve evin altını üstüne getiriyordu. Bakışlara isyan eden ilk İshak oldu: — Nasıl da bakıy? Geçen gün Maviş abamı sanki dövmemiş gibi.
İsyanı bastıran abi İsmail’di: — Lan oğlum sus, dayağı yiyecük; bütün papara bize patlaycak suçumuz yokken.
Sessiz kalmak suçmuydu? Cuma namazında hoca bir laf ettiydi, doğru. Maviş abama verdiğim söz de mi şeytanlıktı? Şeytanlık, yoksa sebepsiz yenilen dayaklara boyun eğmek miydi? Kalbim ağzıma geldi; göğsüm sıkıştı. Ya anlarlarsa? Ya Civan’ı iki gün önce caminin önündeki oda penceresinde gördüğümü, Maviş’e "Civan gitmemiş, yalancı Civan!" dediğimi duydularsa? Taşı hiç bırakmamacasına sımsıkı tuttum. Sırtımı dibeğin soğuk gövdesine yapıştırdım. Bacaklarımı göğsüme doğru çekip küçüldükçe küçüldüm. Görünmez olmalıydım. İçimden koca, durdurulamaz bir ağlama dalgası tırmanıyordu; boğazıma tıkanan yumruk nefesimi kesiyordu. Maviş Ablam suskunluğunu emanet etti. Gemi fırtınaya tutulup açık denizlere gitmişti; seyir defteri yırtılmış, kokusu kalmış bir yazma bırakmıştı. Bana da suskunluğu emanet etmişti.
Güneş avlunun ortasına düşerken atlılar toz bulutu çıkartarak köyün dışına doğru dörtnal sürdüler. Ne kadar döverlerse dövsünler, ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar... Taş gibi olacaktım. Maviş Ablam geri dönene kadar ya da bu koca ev üstümüze yıkılana kadar.
Atlılar henüz köyün çıkışındaki tozu kaldırmamıştı ki avlu kapısı gıcırtıyla yeniden açıldı. İçeri giren, kahveden soluk soluğa koşan Cafer Amcamdı. Kasketini eline almış, alnındaki birikmiş teri ceketinin koluna siliyordu. Başını öne eğmiş, alttan alttan bakarak: — Yusuf Ağam! Napıynız? Köy çalkalanıy! Duyan duymayana anlatıy, millet kahvenin önünde! Arif Abi sessiz sessiz kapıdan süzülerek çıktı.
Koca Yusuf Dedem olduğu yerden milim kıpırdamadı, göz kapakları hafifçe seğirdi. Ses çıkarmadı, bıyığını çekiştirmeye devam etti. Çavuş Dedem ise küllerin içindeki sopayı kenara bırakıp başını kaldırdı. Titreyen çatallı, kısık sesiyle: — Ne diyle Cafer? Ne gonuşuyla?
Cafer Amcam avlunun ortasına kadar yürüdü, kafasını kaldırdı. Çatık kaşlarının altından gözlerinin karanlığı herkesi dolaşırken zehirleri saçmaya başladı: — Ne diycekler Buba... "Bi gıza sahap çıkamamışlar mı? Bu iş namus işi, başka bi şeye benzemez." Şerif Agam nerde? Tüfeği kaptığı gibi nereye seğirtti?
— Kim ne bilsin nere gitti. Hangi dağda hangi yamaca bakıy, hangi mağrayı aray?
Karmaşaya güneş eşlik ediyor, yangını daha da körüklüyordu. Babam: — Çavuş Ağam senleydi, u nere gitti?
— Cafer Amcam jandarmaya gitti! diye cevap verdi. Sesi kısıktı, hırslıydı; öfkeden, çaresizlikten nasibini almıştı. Karakola varmuştu. "Gızımızı dağa galdudula" diyecek ellame. "Devleti ardımıza almadan olmaz, altından kalkamayız Cafer!" diye diye bastudu, gitti.
Babam elini dizine vurdu: — Yanlış edersiniz! Jandarmayı bu işe karuşturma ne dimek? Garagola gitmek olmamış.
Cafer Amcam başını iki yana salladı, sonra hızla Yusuf Dedeme döndü: — Ağam, sen bir şey söyle! Jandarmayla bu iş çözülmez. Altunyaprağ’a, Yokarı Köy’e, Puarbaşı’na haber salın. Gızı gaçıranların oralara varmadan önlerini kessinler. Bizim uşaklar gitsin bulsun, jandarma işin içine girerse el içine çıkamayız!
Koca Yusuf Dedem derin bir nefes aldı. Avludaki herkes onun ağzından çıkacak tek bir söze bakıyordu. Birkaç adım öne çıktı. Nasır tutmuş elini Cafer Amcamın omzuna koydu: — Cafer... Git. Yukarı köylerin muhtarlarına var. "Koca Yusuf’un selamı var" de. "Yolu tutun, gızı zarar görmeden çevirin" de. Ama Şerif’e de dokunmayın. Jandarma ararsa devlet arar, laf edenlerin ağzı büzülür mü hiç?
Cafer Amcam arkasını döndü. Bir an duraksadı, bana bakarak kaşlarını çattı: — Bu çocuk niye burada öyle pusmuş duruy? Sen niye büzüldün orda öyle?
Yüreğim ağzıma geldi. Taşımı tutan elim öyle bir kasıldı ki parmaklarım uyuştu. Cevap vermedim. Boğazım kurumuştu, sesim çıkmıyordu.
Kadın Annem araya girdi, elinin tersiyle beni işaret etti: — Bırak şu sabiyi Cafer! Korkudan ne yapacağını şaşudu! Kızın peşinden dolanıp duruydu.
Cafer Amcam atının koşumunu sardı, bana son bir tekinsiz bakış atıp avludan dışarı fırladı. Az sonra atının nalları taş yolda yankılandı. Ben ise dibeğin soğuk gövdesindeki kabartmalardan bir parça haline gelmiştim.
Devlet gelse de atlılar yolları tutsa da Cafer Amcam köyleri ayağa kaldırsa da... Cebimdeki taş kadar sessiz kalacaktım.
Avlunun uğultusu, her kafadan çıkan ayrı bir ses ve yavaş yavaş elden bir şey gelmeyen çaresiz kabulleniş... Sülale ne kadar büyük, erkekler ne kadar heybetli olursa olsun; giden gitmiştir ve dağın, patikanın, rüzgârın karşısında elleri kolları bağlı kalmıştır.
Fırtına dinmeye yüz tuttukça, sahile vuran dalgalar yavaşladıkça gerçek hasar gün yüzüne çıkar. Gemi battı mı? Sadece hasar mı aldı? Sülalenden bir filikaya binip yol alan ne haldeydi?
Cafer Amcamın atının nalları patika yolda yankılanıp gözden kaybolurken avlunun kapısı bu kez hiç kapanmadı. Sülale ayağa kalkmıştı bir kere; öyle üç beş kişiyle durulacak gibi değildi. Beş hanenin kapıları birer birer ardına kadar açıldı. Evin gelinleri, küçük yengeler, halalar ellerinde sirke bezleri, başlarında sıkıca sarılmış yazmalarla avluya döküldü. Küçükler, büyüklerin gözlerindeki şimşeklerden nasibini almış; avlu duvarlarının diplerine, samanlığın gölgesine pusmuş, ne olduğunu anlamaya çalışarak birbirine sokuluyordu. Konuşmaları Maviş’e nasıl hınçla dolu olduklarını gösteriyordu. Avlu bir anda ana baba gününe döndü. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. Halamın oğulları da gelmişlerdi. Maviş’le evlenecek olan Süleyman, "Bu dünyayı dar edicem ona!" sözleriyle naralar atarken halam seslendi: — Süleyman! Atın terkisine battaniye attın mı? Dağ ayazı çarpar adamı! Nereye ararsınız Koca Dağ'da? Pelid’in Düzü’nün ardı koca yardır, hangi bir çalıyı arayacaksınız? Susun be karılar! Ağamın yanında susun, laf itmen! diye yükseldi eniştem.
Kadın Annem hâlâ dibeğin yanında oturmuş, tülbendinin ucuyla yüzünü kapatmış, sallana sallana mırıldanıyordu. Haykırışları yakarmaya, yalvarmaya dönmüştü.
Güneş tepemize tırmandıkça avludaki yangın yeri, havadaki tozla birlikte ağır ağır yere çökmeye başladı. Koşturan ayaklar yavaşladı, bağıran sesler kısıldı. Saatler geçiyordu. Ne Şerif Amcamdan bir haber geliyordu ne de Cafer Amcamdan. Dağlar suskundu, patikalar boştu. Geride hiçbir iz bırakmamışlardı. Avluya Yaşar Dayı gelip dedemlere bir şeyler söyledi.
Öğle sıcağı avluyu kavururken Koca Yusuf Dedem ahşap tezgahın önündeki kütüğün üstüne yavaşça çöktü. Ömründe kimseye eyvallahı olmayan koca adam, ilk kez omuzlarını öne düşürdü. Nasır tutmuş ellerini dizlerinin üstüne koydu, derin, hırıltılı bir nefes bıraktı. Nefesi fırtınanın tersine esiyordu. Soluğuyla birlikte avludaki bütün uğultu bıçak gibi kesildi. — Yeter... dedi Koca Yusuf Dedem. Sesi kısık ama avludaki her taşı titretecek kadar ağırdı. Yeter koşturduğunuz.
Abim elindeki gemi bıraktı. Babam kasketini söküp elinde evirip çevirmeye başladı. — Ağam... dedi Babam cılız bir sesle. Yolları kestirdik... Jandarma da arar...
— Kim bulacağmış? dedi Yusuf Dedem başını sallayarak. Gözlerini Koca Dağ’ın puslu zirvesine dikmişti. Kendi rızasıyla gideni hangi jandarma çevrecağmiş? Gız kendi ayağıyla çıktıysa bu kapıdan, kim napabilü?
Çavuş Dedem kıl minderin üstünde ilk kez doğruldu. Çubuğunu uzattı, tütün de yakmadı. — Gitti... dedi Çavuş Dedem. — Kuş uçtu. Lafı eden eder, söven söver. Bizim payımıza da bu saatten sonra susmak düşer.
Koca adamların gölgeleri avluya uzandı. Heybetli, namıdiyar, dedikodudan korkan sülaleyi ölüm sessizliği bürümüştü. Ne tüfeğin fişeği işe yaramıştı ne atların hızı ne de amcamların öfkesi. Ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Maviş Ablam gitmişti; geride bıraktığı boşluk, sülalenin bütün şanını şöhretini tek bir hamlede yutmuştu. Sırtımı dayadığım dibek taşı bile ısınmıştı artık. Avucumdaki sarı damarlı taşı yavaşça gevşettim. Başımı kaldırıp Maviş Ablamın odasının boş penceresine baktım. Rüzgâr, içeride asılı duran perdeyi hafifçe dışarı doğru üflüyordu.
Avlu sakin, durgun, sessiz; tozun kalkmadığı, yaprakların sesinin bile kesildiği çaresizliğe büründü. Ev üstümüze yıkılmamıştı. İçindeki bütün neşe çekip gitmişti. Kıyıya vuran ölü yosun parçaları gibiydi ağızlardan çıkan mırıltılar.
Güneş, Koca Dağ’ın arkasına doğru ağır ağır süzülürken avludaki mırıltılar yerini zift karası sessizliğe bıraktı.
Toz bulutu çekilmiş, atlar ahıra çekilmiş, omuzlardaki tüfekler duvardaki çivilerine geri asılmıştı. Koca sülalenin heybetli gürültüsü; havanın kararmasıyla birlikte evin ahşap zeminine, tavan kalaslarına çekilen nemli bir soğuk gibi sindi. Akşamın karanlığı avluya çökerken tütün çubukları en büyük dert ortağıydı. Herkes kendi köşesine çekildi.
Çavuş Dedem, kıl minderin üstünde büzüldüğü yerden hiç kalkmadı. Yüzü duvara dönük, ne bir yudum su istedi ne de tek kelime etti. Evin çaresizliği, Maviş Ablamın bıraktığı boşluktan bile daha ağır bir yük gibi bindi göğsüme.
Geceye doğru evdeki bütün gaz yağı lambaları tek tek söndü. Yorganı çeneme kadar çektim. İçerideki koca adamların derin nefesleri, dışarıdaki rüzgârın ahşap kapı kanatlarını tıkırdatan sesi ve boğazıma tıkanan taş gibi suskunlukla karanlığa gömüldüm.
Evin üstüne çöken bu karanlık, sadece Maviş Ablamın gidişinin değildi... Ölüm sessizliği tüm eve, avluya, köye çökmüş; kaderle güreşmenin ne demek olduğunu herkese öğretmişti.





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
Yüreğinize sağlık 👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.