Mudanya’da kayalıklara doğru yürüdüm. Yol daralıyor, bir yandan denizin sesi, bir yandan tahta iskelelerin gıcırtısı geliyordu. Rüzgâr tuz kokuyordu. Yolun sonunda, tahta sandalyeli küçük bir kafe vardı. Masaların en kıyıdakini seçtim. Yüzümü denize çevirdim. Demli bir çay söyledim. Biraz nefeslenmek, denizi seyretmek istiyordum.
Bardak geldiğinde hâlâ dumanı tütüyordu. Ellerimi sardım, sıcaklık avuçlarıma yayıldı. Rüzgâr hafif ama inatçıydı; yüzümü yalıyor, saçlarımı değil de daha çok tenimi ıslatıyordu. Gözlerimi kısarak karşı kıyıya baktım. Sis yoktu, ama uzaklar hafifçe puslu duruyordu.
Cafenin az ilerisinde, çakılların denize karıştığı küçük bir sahil şeridi vardı. Minik bir kız çocuğu geldi. Annesi biraz geride, telefonuna bakıyordu. Kız çakılların üzerinden yürüdü, dizlerine kadar suya girdi. Ellerini denize sokup suyu savurdu, kendine yağmur yaptı, sonra kahkahalar attı. Sesi masalara kadar net geliyordu. Birkaç kişi başını çevirdi, gülümsedi, sonra herkes kendi işine döndü.
Çayımı yudumlarken o kız çocuğunu izledim ve düşündüm: Mutluluk küçük çocuklarda ne kadar farklıydı, biz yetişkinlerde ne kadar farklı... Bizler büyüdükçe, hatta yaşlandıkça beklentilerimiz, sahip olamadıklarımız ya da yaşayamadıklarımız mutluluk anlayışımızı nasıl da biçimlendirip daraltıyordu. Oysa o çocuk için mutluluk gelecekteki bir söz ya da bir nesne değildi; suyun avucundaki anlık temasıydı.
Çocuk bir süre daha oynadı. Sonra annesi seslendi. Kız isteksizce çıktı, ayakkabılarını aceleyle giydi, arkasına bakmadan gitti.
Ben denizi izlemeye devam ettim. Çayım artık ilk sıcaklığında değildi. Bardağın kenarında ince bir halka kurumuştu.
Yan taraftaki meyhaneden denize ekmek attılar. Balıklar ve martılar bir anda suyun üstünde birbirine girdi. Kanat sesleri, sıçramalar, kısa ama şiddetli bir telaş… Bir martı ekmeği kaptı, hemen iki tanesi peşine düştü. Hepsi bir anda dağıldı. Deniz yeniden düzeldi. Sadece birkaç balık hâlâ yüzeye yakın, ekmek kırıntısı arıyordu.
Az önce çocuğun kahkahaları da bu suyun üzerindeydi. Şimdi sadece bir kavganın izi kalmıştı. İki ayrı varoluşsal duruma aynı anda şahit olmuştum: Biri neşeyle var olma, öteki yaşamak için verilen o amansız kavga. İkisi de doğanın ve hayatın pürüzsüz gerçeğiydi.
Güneş biraz daha alçalmıştı. Masamın gölgesi uzayıp yan masaya kadar varıyordu. Kafe yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Garson iki masa öteden tepsi taşıyordu; buzlar ince bir sesle birbirine çarpıyordu.
İkinci çayı söyledim.
Gelene kadar kıyıya demirlenmiş bir tekneye baktım. Eski, boyası dökülmüş, küçük bir tekne. Kimse yoktu içinde. Ne ileri ne geri, sadece hafifçe sallanıyordu. Halat gerilip gevşiyor, tahta gövde her salınımda hafif bir inilti çıkarıyordu. Çocuğun telaşı da, martıların kavgası da orada yoktu. Tekne sadece durmayı biliyordu.
Üçüncü çayım gelmişti ki yan masaya genç bir çift oturdu. İkisi de şık, ikisi de biraz yorgun. Önce özçekim yaptılar. Kız saçını düzeltti, erkek gülümsemeyi zorladı. Sonra biri TikTok’a daldı, diğeri başka bir videoya. Uzun süre ekranlarıyla meşgul oldular. Birbirlerine "Nasılsın?", "Bugün ne hissediyorsun?" ya da "Aklından neler geçiyor?" gibi duygusal bir bilinç ve derinlik gerektiren tek bir soru bile sormadılar.
Kız limonatasından bir yudum aldı, bardağı yavaşça indirdi.
“Büşra’nın sevgilisi almış,” dedi. “Sen o çantayı ne zaman alacaksın?”
Erkek başını kaldırmadan omuz silkti. “Bakacağım.”
Kızın yüzündeki o ifade, çayımı bile soğutmaya yetti. Bir an endişelendim; modern insanın ilişkilerini ve kendi özünü tüketim maddeleri üzerinden kurma çabasına üzüldüm.
Gözlem yapmayı bıraktım. Çayıma ve beni soğutan her şeyden, hatta herkesten vazgeçmeyi öğretmişti kitaplar bana. Bu sığlığa ve bu tercihlere de saygı duymalı, ama kendimi korumalıydım.
Elimdeki bardağa baktım. Çay ılıktı, dibinde birkaç yaprak birikmişti. Kaşığımla karıştırdım, yapraklar dönüp tekrar dibe çöktü.
Çayımı bitirdim. Hesabı istedim.
Hesabı öderken yan masadaki çift hâlâ ekranlarına bakıyordu. Masadan kalktım. Sandalye tahta zeminde hafif bir ses çıkardı.
Yüzümü yeniden denize döndüm; martılara, dalgalara ve rüzgâra...
Tekne hâlâ aynı yerdeydi. Rüzgâr biraz daha sertleşmişti. Su, kayalıklara vurdukça ince beyaz köpükler bırakıyordu. Karşı kıyıdaki ışıklar yeni yeni yanmaya başlamıştı. Gökyüzü turuncudan mora doğru kayıyordu.
Cebimden telefonumu çıkarmadım. Sadece durdum.
Deniz, her zamanki gibi, hiçbir şeyi hatırlamıyordu.




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.