JALE SOKAĞI
Yusuf KARA / Öykü
Yaşadığım mahallede eğitim çoğu evde bir lükstü. Okulu erken bırakanlar ya da hiç gitmeyenler bile vardı. Ailelerin çoğu az çok yoksul sayılırdı. Emeklisi var, asgari ücretlisi var; geçineni değil, geçinemeyeni var... Öyle insanlar ki geçimleri zor değil, yaşamaları bazen mucizeydi.
Her sabah saat ona doğru, karşı sokakta geçen yıl ölen teyzelerle amcalar için Yasin okunurdu. Öğleye doğru seccadeler serilir, namazın arasına biraz da mahalle dedikodusu karışırdı. Yaşlı kadınlar gelinlerinin ettiklerini sayıp döker, daha da yaşlılar oğullarının artık kendilerini eskisi kadar arayıp sormamasından yakınırdı. Her sitemin altında biraz kırgınlık, biraz yalnızlık, biraz da yıllardır kapanmamış bir hesap dururdu. İkindi vaktiyse sohbet mutfağa taşınır, akşama ne pişeceği konuşulurken tencerelerden önce hayatların kapağı açılır, kimi zaman bir yemek tarifinden daha uzun süren sitemler sofraya hazırlık olurdu.
Mutfak pencerelerinden soğan, patates ve hamur işi kokuları yükselirdi. O kokular yalnızca akşam yemeğinin haberi değildi; bir evin mutfak ekonomisini de anlatırdı. Etin, balığın, pahalı yiyeceklerin yerini; doyuran, ucuz, çoğaltılabilen, paylaşılabilen ve kalabalık sofraya yetebilen yemekler alırdı. Geçinmek böyle bir şeydi.
Dışarıdan bakınca bu hayatlar dar, yoksul ve tekrarlı görünebilirdi. Ama o dar dünyanın içinde insanlar yine de güler, kavga eder, âşık olur, dedikodu yapar, dua eder, ölür ve ölenlerinin arkasından Yasin okurdu.
Sokağın ortasında, tam da mutfak kokularının arasında, tek bir evden bambaşka bir koku yükselirdi: Jale'nin evinden... Jale’yi yakından tanımıyordum ama adını sık sık duyardım. Muhtardan dinlemiştim hikâyesini geçenlerde.
O ev aslında ev bile sayılmazdı; eskiden mahallenin ortak deposu ya da kömürlüğü olarak kullanılan, sahibi çoktan terk edip gitmiş virane bir müştemilattı. Jale, Ankara'da tutunamadıktan sonra bir gün elinde tek bir bavulla gelip bu mahalleye sığınmıştı; belki de askerliğini yaptığı bu sokaklar, aklının hâlâ net olduğu son yerdi. Kimseyi tanımıyordu artık, kimse de onu tanımıyordu.
Bir süre sokaklarda, cami avlusunda yattı. İlk başta kimse onu istemedi; kim olduğunu bilmiyorlardı, nereden geldiğini bilmiyorlardı. İsmini kendi dilinden duyduklarında yaşadıkları şaşkınlık önce komediye, sonraları merhamete dönüştü. Ama ortada boş bir ev vardı, bir de kimsesiz bir adam. Mahalleli onu öyle dışarıda görmeye dayanamayınca kimsenin sahiplenmediği o metruk yapının kapısını açtı. Kadınlar temizledi, biri eski bir yatak getirdi, biri soba borusu taktı, biri birkaç tabak verdi. Kimse büyük bir şey yapmadı ama herkes elindeki küçük bir şeyi paylaştı.
Jale ilk geldiğinde evinde tek bir çiçek bile yoktu. Zamanla saksılar doldurdu yuvasını: Sardunya, fesleğen, bir de kimsenin adını bilmediği mor bir çiçek... Pencerenin kenarında sıra sıra teneke kutularda büyürlerdi. Konserve kutuları, yoğurt kapları, kırık bir çaydanlık... Hepsi toprakla doldurulmuş, hepsinde bir şey yeşermişti. İlk sardunyayı mahalledeki bir cenazeden sonra almıştı. Çöpe atılmak üzere olan bir çiçeği eline almış, teneke bir kutuya dikmişti. Çiçek tutmuştu. Sonra bir tane daha, bir tane daha... Mahallede kimse çiçeğe bu kadar emek vermezdi; Jale ise verirdi.
Sabahları önce çiçeklerini sular, sonra kendine bakardı. Üstünde hep temiz bir gömlek vardı, yakası ütülüydü. Kimse onu ütü yaparken görmemişti ama gömleği hep ütülüydü. Saçını tarar, yüzünü yıkar, bir de mis gibi kolonya sürerdi. Soğan kokan sokakta bir tek onun üstünden gül kokusu yayılırdı. Kimse gerçek adını bilmezdi. Bazıları, "Delirmeden önce başka biriydi," derdi. Bazıları, "Hep böyleydi," derdi. Ama bir şey kesindi; onu hâlâ hatırlayan yaşlılar vardı mahallede: Jale, o zamanlar gencecik bir delikanlıymış. Askerden yeni gelmiş. Ne parası varmış ne de tutunacak bir ailesi; Ankara’da dayısının yanında kalırmış ama dayısı da onu evinde pek istemezmiş.
Sabahları erkenden kalkar, bir tepsi simit alır, pavyonların olduğu sokağa gidermiş. Akşama kadar orada dolaşır, simit satarmış. Kimse tam olarak neden o sokağı seçtiğini sormamış o zamanlar. Sonra anlaşılmış: İçeride çalışan bir kadın varmış, adı Jale’ymiş. Delikanlı her akşam onun çıkmasını bekler, tepsisindeki son simidi ona uzatırmış.
Bundan sonrası rivayettir. Kimine göre bir gece pavyonun önünde fena hâlde dövülmüş; kimden, neden, kimse tam bilmez. Kimine göre olay hiç öyle olmamış, hastalık başka bir sebepten gelmiş. Aylarca hastanede yattığı söylenir. Çıktığında bir kolu, bir bacağı eskisi gibi çalışmıyormuş. Ankara'da bir süre daha tutunmaya çalışmış: Simitçilik, hamallık, pazarcılık... Ama hiçbir şey eskisi gibi olmamış. Yine de o kadını unutamamış. Ve o günden sonra kendi adını kullanmayı bırakıp Jale olmuş.
Sabahları çocuklar okul yolundan geçerken seslenirdi: "Jale emmi, bugün gül açtı mı?"
Jale gülümser ve elini sallardı. Bazen pencerenin önünden bir çiçek koparıp küçük bir kıza uzatırdı. "Al," derdi. "Kokla. Güzel koksun evin."
Jale artık mahallenin bir parçasıydı; soğan kokularının içindeki tek çiçek kokusu, dedikodunun içindeki tek sessizlikti.
Cenazelerde mezarın başından en son ayrılan kişi o olurdu. Herkes gittikten sonra, toprak henüz tazeyken elinde hep bir çiçek kalırdı. Mezara en son o dokunur ve elindeki çiçeği toprağa ekerdi. Elinde çoğu zaman lale olurdu ama adı lale değildi onun zihninde. "Lale değil," derdi kendi kendine, "Jale ektim."
Belki de aklındaki o kadını, yıllar önce zihninde kendi eliyle gömmüştü. Belki bu yüzden her ölüye bir Jale yakışırdı ona göre; mezar başında kalan, hâlâ oraya bir şey diken tek adamdı.
Kimse ona "İyi misin?" diye sormazdı. Belki yıllardır kimse sormamıştı. Jale ise cevap verecekmiş gibi görünmezdi zaten. Her sabah çiçeklerini sular, gömleğinin yakasını düzeltirdi. Aynı kolonyayı sürer; mahalleyi, ilçeyi dolaşır, hava kararmadan geri dönerdi.
Akşam olduğunda bütün mahallede yine soğan kokusu yükselirdi. Bir evde patates haşlanırken bir evde hamur açılır, erişte kesilirdi. Jale ise pencerenin önündeki çiçeklerini sulardı. Sokaktan geçen bir başka çocuk seslenirdi bu sefer, farklı bir soruyla: "Jale emmi, hiç sıkılmıyor musun burada?"
Jale bir an durur ve elindeki çiçeği uzatırdı: "Al," derdi. "Kokla. Sıkılmaya vakit mi kalır?"
Çocuk çiçeği burnuna götürürdü. O akşam, bütün mahallede yemek kokusu yükselirken bir süreliğine sokak buram buram gül kokardı.
Muhtarın dediği gibi; bir adamın hatırasından geriye koca bir sokak kaldı. Biz de o günden sonra oraya sadece Jale Sokağı dedik.
Eylül / 2026




Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
👏👏👏👏
Yanıt yaz
Yanıt yazmak için giriş yapın.
Etkileyici bir hikaye…