YazYorum
Edebiyat17 Tem 2026

BENİM ÇOCUKLARIM

Benim çocuklarımda ne kadar yol aldık..... Umarım okuyucusu bol olur.

Yuzika|17 Temmuz 2026|29 dk okuma
225 görüntülenme|2 yorum

Benim Çocuklarım


ET, SÜT İKİ BANKNOT

Gününü geceye katıp üç kuruşa ömrünü heba eden çocuklardık. Hayatı çeyrek yevmiye, kiremit bilemedin tuğla fabrikaları, kireç, daha iyisi taş ocakları olan… Tuğla fabrikalarında o çeyrek yevmiyenin hangimize hak ediş olduğu bilinmezdi; ciğerlerimize dolan tozlardan mı, yoksa çocuk bedenimizden mi eksilirdi? Ocaklarda da aynısı geçerliydi. Dolu bir ciğer mi, yoksa yorulan kemikler mi? Kardeşlerim benim canımdı, ciğerimdi; ciğerlerimiz ve tüm benlimiz ocaklarda kalandı.

      Hasat bir şekilde yapılırdı. Ortada kalacak değil ya; arpa, buğday, yulaf… O zamanlar bizim topraklarda en çok tütün ekilirdi. Sabahın zifiri karanlığında, ezandan önce kırılırdı yapraklar. Küfelere basılır, hababam de babam akşama kadar iğnelere dizilirdi. Sadece tütün de değildi; şeker pancarı vardı bir de. Büyükler defalarca avans çeker, ikramiyeler yatardı. Kapıdaki küçükbaşın, büyükbaşın sayısını önlerindeki samanın tükenişinden anlardık. Ne o et ne o süt çocukların kursağından geçerdi. Hepsi paraydı. Fabrikalarda dolan o ciğerler, ocaklarda tükenen o bedenler gibi... Etle süt, yan yana duran iki soğuk banknot demekti.

      Hasat ortada kalmazdı, öyle veya böyle kaldırılırdı da o bilmezlerin yarım bağı ile bağlanan destelerin arasında benim sekiz ile on iki yaşlarımdaki çocukluğum, ergenliğim kalırdı. O yaşlarda öğrendim traktör kullanmayı. Varlıklıydı sülalem; düveni ilk hurda edenlerdendi. Üzerindeki çakmak taşları sökülüp oynamalık oyuncaklar haline gelmişti. Oynayacak zamanı bulursak, tırnaklarımızla iki kıvılcım çıkartıp çocukça ateş yakardık. Tehlike mi? Tarladaki yılanlar, taşların altına gizlenmiş akrepler, derede boğulmak, uçurumdan yuvarlanmak… Hepsi düvenin çakmak taşları kadar olağandı.

      Harman yerinin kenarında "hammar" derler bir ambar yapı vardı. Gözetleme kulesi gibi dikilirdi. Sanırsın koca bir alamet. İçinde tüm yılın, tüm senenin yiyeceği saklanır; gelecek baharın ekilecek tohumları o muazzam karanlıkta tutulurdu. Bir gün önündeki sundurmada oynarken, üç arkadaşım siyah renkli, kırmızılı sarılı benekli bir yılanla burun buruna geldi. Saatlerce çığlık çığlığa, kıpırdamadan esir kaldılar o sundurmada. Zamanın yanılması belki bir iki dakikaydı ama bize asır gibi geldi. Sonra köyün delisi yetişti, yılanın başını bir taşla ezdi. Arkadaşlarım o taşın çıkardığı sesi yıllarca anlattı.

      Erkek çocukları çok kıymetliydi sülalede. Çok sevilirdi. Vaat ettiğimiz o gelecekteki paranın hatrına mı, yoksa sahiden çocuk olduğumuz için mi, bunu hiç bilemedim.

      Büyüklerin lafı üstüne söz söylenmezdi. Güzel ve doğru bir öğretiydi güya. Keşke bunu yediği dayakla öğrenmeseydi o çocuklar. Karısıyla anlaşamayan, arkadaşlarıyla takışan, dünyaya öfkesini yenemeyen babaların hırsını çıkardığı birer örs gibiydik. Kısa şortumuz olmadı bizim. Düştüğümüzde dizimizin acısını soranı, ağladığımızda gözümüzün yaşını silende olmadı.

 

Tayfanın Karası

      Köy büyük ve çok kalabalıktı. İç içe geçmiş evlere nazire eden bizim ev, en az beş top sahası alanın batı bölümüne kurulmuştu. Etrafı taş duvardan örülü sınır duvarlarıyla çevriliydi. İçeri ne bir yaban hayvanı ne de bir yabancı giremezdi. Düzenli olarak elden geçirilir, hasar görmesine izin verilmezdi. Üstünden atlamaya çalışmak güzel bir oyun bazen bir mecburiyetti. Abim yüzünü duvara döner, taşlara tutunurdu. Omzuna amcamın oğlu çıkardı. Ben de onun üstüne çıktığımda ancak duvarın üstüne tırmanabilirdim. Girişte üç kanat kapıdan oluşan ırgıncak vardı. Irgıncağın menteşe duvarlarında birer koç boynuzu çakılmıştı. Kapının her kanadına nazar boncuğu boyanmıştı. Evlerin içi daha kalabalıktı. Çatısını açıp içine baksan, narı ortadan ikiye bölmüşsün, içine bakıyorsun... Bizim evimizde oda sayısını hiç hesap edemedim. Amcam inşaat işlerinden anlardı. İki yılda bir yeni odalar ekler, duvarları yıkar, odaları birleştirirdi. İnşaat işi de hep olağandı. Hanenin çokluğunu, bolluğunu dosta düşmana göstermekti asıl niyeti, babam öyle derdi.

       Kuruluktan çimento ve tuğla eksik kalmazdı. Samanlığın önünde zemini betondan, üstü yağıştan ve güneşten korunaklı alan vardı, oraya kuruluk derdik. Bu korunaklı alanda traktör ve diğer zirai aletler tutulurdu. Çatısındaki makaslara bazen kaçamak salıncak kurardık. On dakika durmaz, büyüklerimiz görünce hemen bozardı. Oyun gereksiz enerji kaybıydı. Terleyip hasta olmak başa dert… Beş top sahalık alanın şafağı ilk gören yeri kiraz ağaçlarıyla bezeliydi. Kıbleye en yakın yerde elma, armut, ayva gibi meyve ağaçları vardı. Ev, ahır, ağıl, samanlık, sergen ve tütün çangalları ise arazinin gün batımını son gören yerine kuruluydu. Yukarı tarafta ceviz ağaçlarından oluşan bir ordu vardı. Ceviz ağaçları yeşerince altında gezerdim. İçim bir hoş olur, yorgun düşerdim.

      Harman yerinin kenarında koca alametin önünde dibek taşı vardı. Evin ve diğer yapıların ortasındaydı. Bir gün çakmak taşıyla oynarken dibeğin yanına kadar gelmiştim. Ateş çıkarsın diye taşı dibek taşına vurdum. Vurdukça üstündeki toz toprak dökülmeye başladı. Dibeğin ırgıncağa bakan tarafında, ufalanmış bir kalın çizgi etrafında ince ince çizgiler vardı. Kirazlığa bakan yanında, koç kafası andırır şeyler vardı. Evin etrafındakiler taşın etrafında yapılmıştı. Dedemde söylermiş o çokcukken de o taş ordaymış. Taşı kimin yaptığı, nerden geldiği belli değildi. Hammarın alt katı sülalenin gücünü toprağa sabitliyordu. Hiç tanımadığım dedelerim tarafından kalın, yontma köşeli taşlarla örülmüş; üst katı ise güneşte kuruyup kavrulan, yağmurdan grileşmiş kara pelitten yapılmıştı. Koca kalaslarla birbirine hiç çivi kullanılmadan çatılmıştı. İçinde tüm senenin yiyeceği saklanır; gelecek baharda toprağa ekilecek tohumlar muhafaza edilirdi. Kapısındaki devasa demir asma kilit, büyüklerimizden başkasına geçit vermezdi. Çocuk aklımızla kapı aralığından içeri baktığımızda, tavanına kadar yükselen buğday dağlarını, çuval bezi yığınlarını, mısır koçanlarını görürdük. İçerisi yoğun bir küf, buğday, arpa, mısır, kuru fasulye, nohut kokularıyla harmanlanırdı. Dışarıda ağustos güneşi yeryüzünü kavururken, ambarın içi hep serin ve zifiri karanlıktı. Gördüklerim devasa zenginliğin karşısında un ufak edilmiş buğday gibi hissetmeme sebep olurdu. Dedelerim has güreşçiymiş. Kıspeti heybeye koyunca aylarca uğramadığı seneler olurmuş. Taş duvar örme işini de bilirlermiş. Hammarda arazilerde onlardan kalmaydı.

       Mısır ekilirken tarlalara beraberinde fasulye ve yancısı nohut da ekilirdi. Mevla’nın takdirine göre tarlalarda boy veren mısırın arasında, nohut ya da fasulyeler yeşerirdi. Mevsim kurak giderse nohut çok olurdu; yağışlıysa fasulye nasiplenirdi. Boy veren mısırların arasındaki, yüksekliği dizi geçmeyen yeşil nohut... Küçük yaprakları yeşilken çok tuzlu olurdu, kollarım yanardı. Nohudun zümrüt renkli kozası içinde, ekşimtırak tuzlu çocukluk tadımı saklardı. Yeşil nohudun fazla yersen amansız karın ağrısı... Mısırlar boy verdikçe, koçanların içi sütlenirdi. Sütlek mısır; mısırın tam ütmelik haliydi. Kor ateşin üzerinde varsa maşa ile çevirerek ütülürdü, sütlek mısırlar. Karın ağrılarımın en çok arttığı zaman da harman zamanının sonlarıydı. Mısır, yeşilinin son deminde tek tek elle biçilirdi. Bir kucak kadar mısırı toparladığında saç örgüsü gibi püsküllerinden örülürdü. On gün sonra koçanlarını ayırırlardı. Yeşilin kalanı slajdan sonra hayvanlara yem olurdu. Koçanları soyduktan sonra harmanda iyice kurutulurdu. Kurutulurken nöbetçi tavuk ve kuş kovalamaktan sorumluydu; fareleri de gözlemek gerekliydi. Sonunda çuvallarla hammara….

       Sadece mısır da değildi; şeker pancarı vardı bir de. Defalarca avans çekilen, ikramiyeler yatan. Toprak tüm köyü nasiplendirdi. Otuz dönüm koca baş ekiliydi. Kapıdaki traktörler vızır vızır çalışıyordu. Şeker pancarları traktörlerin kasasına yabayla yüklenirdi. Dirgen ile toprağın bağrından çekip alınır, yeşil yaprakları paldır küldür kesilirdi. Narin olanları bir kenarda biriktirilirdi. Kök ile yapraklar arasındaki düz yer güzelce yıkandıktan sonra turşu vurulurdu. İlmek derdik adına. turşusunu çok severdim. İlmek turşusunun kavurmasını da çok severdim. Kalan yapraklar toprağın üstündeki diğer yapraklara katılır, pancar işleri bittiğinde hayvanlara slaj yapılırdı.

      Yalın kara toprağın üzerine öbek öbek biriken pancarlar. yabayla traktörün kasasına yüklenirdi. Koca başların üzerindeki topraklar el yordamıyla temizlenir, yağmur yağarsa kendiliğinden yıkanırdı. Her öbek aşağı yukarı iki kasaya denk gelirdi. Römorklara üç tondan fazla yük yükleyemezdin, ağırlık fazla olursa dingil kırılırdı. Yabayı öbeğe daldırınca toprağa değen metalin sesi, inilti gibi gırç sesi çıkarırdı. Amca çocuklarım ve abim benimle birlikte beş çalışandık, tayfada. Abim de bana "tayfanın karası" derdi. On beş dakikada doldurabilirdik bir kasayı. Arada birbirine çarpan yabalardan kıvılcım çıkardı. Bizimkiler Yaşar Dayı’nın römorklarından ödünç alırdı. Nakliye için vagon misali kasalar dizilirdi. Lokomotif vagonlara asılırken ön tekerleri, havalanırdı. Makinist usta olmalıydı, yoksa büyük kazalar ortalıkta kol geziyordu. Kaç sefer git gel yapıldığını, kantarın başındaki memurun verdiği koçanlardan anlamışlardı. Yükü damperleyerek boşaltamazdın, kasanın dibinde taş toprak araya karışmamalıydı. Acı kuvvet tekrar devreye girerdi. Yük boşaltan hamallar vardı, bizim kendi hamallığımız bize yetiyordu. Çalışacak çocuk çoktu. Başka akrabaların olmayan hamallarının yerine de çokça hamallık yapıldı. Kooperatif kuyruğuna on beş gün aralıksız girildi.

      Bir de evin hayadı vardı, evin girişindeki, zemin kattaki boşluk... İçerideki, ocaklık yerinde ayrılan kocabaşlar haşlanırdı. Taze şeker pancarının tadı, sıcak toprağa deli divane şeker atılıp yeniyor gibi gelirdi. Büyük amcamın küçük kızı çok severdi bu tadı. Koca başın tadını mı çok severdi, toprağın tadını mı? Yalın toprağı yediğini defalarca gördüm. Ağzına bulaşmış çamur koca baş haşlamasını yerken dahada iştahlandırırdı.  Toprağa doymazdı başka zamanlarda da yerdi. Haşlanmış koca başların zamanıydı. Haşlanmış pancarlar ezildikten sonra geceden sabaha kaynatılırdı; yukarı harman yerinden getirilen kil ölçüyle atılır, yıl boyu tüm haneye yetecek pekmez kış hazırlığının en belirgin başlangıcıydı. Toplanan yaban elmalarından acık eğşisi, kuşburnu ve erikten marmelat ayrı ayrı hazırlanırdı. Hayat yeri durmaksızın çalışırdı. İçindeki varillerde duran mazot kokusu, yıl ilerledikçe farklı kokulara dönerdi. Önce mazotla karışan arpa, zaman ilerledikçe yulaf kokusu da eklenirdi ona. Mazot kokusu en sonunda buğdaya devrederdi yerini. Kiraz da oralarda tahta kasalara yerleştirilirdi, sırası gelen diğer meyveler de… Tezgahtan en son ceviz geçerdi. Satılacaklar satılır, kalan hammara depolanırdı.

Fırtınadaki Tüy

Koyun sürüsünden farkı olmayan bir kalabalık gibi hissederdim. Sürünün kara koyunuyum diye düşünürdüm. Kafamdaki yarıkların izleri, saçlarımı kestirdiğimizde ortaya çıkardı. Öylesine dolanarak, savruk büyüyorduk. Çocuklar çok kıymetliydi. Erkekler biraz daha öndeydi. Vaat ettiğimiz o gelecekteki paranın hatırına mı, bunu bir türlü belleyemedim.

Büyüklerin ne sözüne ne de oturduğu yere yaklaşamazdık. Sofrada önce onlar doyup kalkmalı, çay yemeğin peşinde önlerine konmalı. İstemezlerse kahve sorulmalıydı. Hizmetleri eksik olursa bir karşılığı da olurdu. Şimşek ya kulakta çakar ya da suratta yıldırım oluverirdi. Sözleri hep değerli, son cümle onların olmalıydı. Yıldırımlar ve şimşekler hep hazırdı. Günlük güneşlik havalar bir anda fırtınaya dönüşüverirdi. Bulutların ortalığı nasıl kapladığını anlayamazdın.

Bir gün ablam harman yerinin kıyısında, ahırın önündeki boşlukta tavukları kovalıyordu. Amcam ertesi gün için tütün bıçkılarını biliyordu. Çocukluk işte; onlar kaçıyor, arkalarından koşturuyordu. Günlük güneşlik bir havada çocuk ne yapar? Uzaktan bu oyun çok keyifli gözüküyordu. Elimdeki çakmak taşını cebime attım. Ablama katılacaktım ki amcam elindeki tütün bıçağını bilemeyi bıraktı. Ağzındaki sarma sigarasını eline almasıyla, ablama gür sesiyle bağırdı:

"Yapma çocuğum, ürkütme hayvanları!"

Ablam, amcama dönüp: "Heh!" dedi. Ufacık yaşında ağzından çıkan bu söz, sorgulanamaz itaat duvarına çarptı. Cebimdeki çakmak taşını sıkıca tuttum. Bulutlar zaten kararmaya hazırdı. Ortalığı kaplayan sis fırtınayı hazırlamıştı. Amcamdan şimşek gelmesi gerekliydi. Babamın evin kapısından fırlaması, ortalığı daha da karartmıştı. Dünyaya olan öfkesini yenemediği günlerin tüm hıncını almanın tam zamanıydı. Amcama da pay vardı. Hırsından oluşan tüm gazabı avucunun içine toplayıp kızcağızın yüzüne indirdi. Tavuklar kaçışmaya, uçuşmaya başladı. Ses tavukların kanat çırpışlarına karıştı. Zavallı düşüp yere kapandığında amcam arkasını döndü; babam amcamdan büyüktü. "Bir daha büyüğüne cevap verecek misin?" diye haykırdı. Dibeğin dibine dolaşan tavuk için hava hâlen günlük güneşlikti. Amcam bıçkının kabzasını daha sıkı kavradı. Sarmasını tekrar ağzına aldı. Bileyi taşını daha sıkı sürtmeye başladı. Ortamın sisi artık amcamın sigara dumanıydı.

Hasat ortada kalmaz, öyle veya böyle kaldırılırdı da bilmezlerin yarım bağı ile bağlanan destelerin arasında benim sekiz ile on iki yaşlarımdaki çocukluğum, ergenliğim kalırdı. Traktör kullanmayı öğrendiğimde nüfusa cüzdanına göre onuncu yaşıma bir ay vardı. Güneşin altında ekin yığınları yükselirken, tarladan buğday destelerini kasaya yükleme zamanı gelirdi. Römorka; kasa veya ramuk derlerdi, söyleyenin diline hangisi dolandıysa onu dillendirirdi. Güçlüler koca bağları kucaklayıp traktörün kasasına fırlatırken, kollarım ağır destelerin altında ezilirdi. Benim gibi gücü yetmeyenlere başka iş çoktu. Büyük amcam bir işe yaramam için, "Geç direksiyona, sadece düz tut, kıpırdatma!" dedi.

Hayatımda ilk kez kocaman demir yığınının, devasa direksiyonun arkasına geçiyordum. Güçsüzlüğümün yerini becerilerim alıyordu. Traktör vitesi boşta idi. Abim tam bir takım öğretmişti. Birden dörde tüm vitesleri... Hem takviyelisini öğretmişti hem serisini. Aslında motorun koltuğuna ilk oturuşum değildi ama hiç daha önce bir başıma sürmemiştim. Amcam köy yolunda eve dönüşlerde direksiyonu tuttururdu. Bu sefer başkaydı.

Koltuktaki sökük minderi düzelttim,  güneşte kızmış metali ellerimde hissettim. Ayağımı pedala yetiştirmeye çalıştım ama bacaklarım kısaydı, pedallara yetişmiyordu. Koca motoru yürütmek için bana bir ayak, bir gövde daha lazımdı. Tekrar ayağa kalktım, bütün ağırlığımı debriyaja verdim. Sonuna kadar bastım. Anahtarı çevirip marşa yüklendiğimde, tarladaki tüm kargaşa, dirgen sesleri birden sustu.

Motor, babamın meşhur lafıyla; "Heyt! Maşşallah" diyerek kibrit gibi tek seferde aldı. Sarsıntı ayak tabanlarımdan girip çeneme kadar yükseldi. Koltuk altımda sallandıkça, dünyaya olan tüm çocukça korkularım motorun gürültüsünde eriyip gitti. Vitesi ilk adım olan yere, bir numaraya taktım. Önümde uzanan dümdüz tarlaya bakarken kalbim ağzımda, ellerim tir tir titriyordu. Debriyajla çok boğuşmadan, abimin tembihlediği gibi gaza biraz dokununca, koca demir yığını homurdanarak ağır ağır yol almaya başladı.

Arkadan yükselen sis değildi; tekerleklerin anızı ezmesiydi. Boyum yetmediği için azcık koltuğa oturur, çokça ayakta durarak gaz pedalının ayarını tutturmaya çalışıyordum. Yüzüme vuran temmuz sıcağı, içimdeki, devasa heyecanın yanında buz kesiyordu. Toz, saman çöpleri ve çiğ mazotla karışık egzoz dumanı arasında, motorun gürültülü sarsıntısıyla direksiyonu sımsıkı kavradım. Kavradım kavramasına ama avuçlarımın teri, koca demir simidi kayganlaştırıyor, beni durmadan zorluyordu.

"Düz tut!" demişti amcam, "Kıpırdatma!"

Gözümü karşıya tarlanın sonundaki beyaz sınır taşına diktim.  Cebimdeki çakmak taşı duruyordu. Sınır taşına doğru ilerledikçe, arkada koca koca adamlar ellerindeki dirgenlerle römorka buğday dağları fırlatıyordu. Her deste kasaya düştüğünde motor hafifçe sallanıyor, ön tekerlekler havaya kalkacak gibi oluyordu. Vazgeçemezdim. Az önce avluda ablamın yüzüne inen hırsın, hıncını gaz pedalından çıkartıyordum. Direksiyon simidini payına düşeni alıyordu.

Bacaklarıma batan anızların acısını bile unutmuştum. Çiğ anız batıklarının az önceki yangısı, yerini içimi gıcıklayan bir gurura bırakmıştı. Dişlerimi sıktım. Motor sarsıldıkça ben de sarsıldım ama direksiyonu milim oynatmadım. İçin için eğleniyor, arkamda biriken ekin bağlarına, merhametsiz büyüklere inat, kendi kendime mırıldanıyordum: "Büyüdüm artık, bakın, koca motoru tek başıma yürütüyorum."

Güneş tam tepemizde bir alev topuna dönene, düz tarlanın sonundaki sınır taşına varana kadar direksiyonu bırakmadım. Koca demir yığınını yürüttüğüm gün, taşranın zorba çarkının içinde; ezilmemek için vazgeçmedim.

Akşam yemeğinden sonraki boşlukta sürünün melemesi durur mu? Atlaması zıplaması da cabası. İçeriden "Gelin buraya!.." nidası duyulduğunda sürü sessizliğe kavuşurdu. Örs hazır, çekiç hazır, sürü zaten kızgın demir. Kara çocuk demirin en kalın çapağı…

Gece yatağa girdiğimde aklıma geldikçe uyku tutmadı. Motorun sesi kalbimdeydi. Ayaklarımı yatakta gaza, frene yetiştirmeye çalışıyordum. Vitesin karmaşasını çözmeye çalışırken uyuya kaldım. Kutlama rüyamda da devam etti: Annem, "Aferin lan oğlum," dedi.

Saçlarımda hissettiğim sıcak dokunuşla gözlerim aralandı. Babamı uyur uyanık görünce hemen gözlerimi kapadım. Yorganı hemen kafama çektim. Yorganın kenarından babamı gözetliyordum. Bir elini de ablamın başına koydu. Kapının sesi geceyi tık diye uykuya bağladı.

 

Zift karası Tütünün alası

 

Hasat bir şekilde yapıldı. Ortada kalmadı; arpa, yulaf, buğday… O zamanlar bizim topraklarda en çok tütün ekilirdi. Yakınlardaki tütün fabrikalarında kadınlar çalışır, kendi ailelerine sıcak para getirirdi. Bizim tarlada da sabahın köründen öğle yemeğine kadar çalışanlar olurdu: Kadınlı, kızlı, gelinli, damatlı, yaşlısı, çocuğuyla… Yevmiye karşılığı çalışan da vardı, günlük iş karşılığı gelen de olurdu. Bizim iş tamamlanınca; karşılığın gün sayısı ve kişi sayısı kadar çalışılır, sülalenin borcu ödenirdi. Hepsinin ortak adı gündelikçi idi.

Geceden Maviş ablam ipleri kontrol etti. Rabiya küfelerden sorumluydu. Şişler Hatice’den soruluyordu. Tütünler de hane halkıyla beraber kırıma hazırdı. Ertesi gün başlıyordu, sıra tütündeydi. Hasadın yorgunluğu tüm bedenleri sarmıştı. Küçük amcam, sarmasının dumanı ve kokusu eşliğinde odadan içeri girdi. Sararmış dişleri gamzesini gizliyordu. "Gündelikçiler de tamam," dedi. Tekeldi, tongalardı derken sohbetler hasadın bereketinin duasına kaldı.

Büyük amcam Şerif: — Kesenek Koca Dağ’ın art yüzündeymiş. Muhtar’la gonuştuk. Ormancılar kesimin sınırını çekmişler. Odunda kaldıydı, dedi.

"Hasan," dedi küçük amcam. "Buyur ağam," dedi.

Eliyle kulağını işaret etti. Kulağını iyice kendine yaklaştırdı. Hasan amcamın yüzü mermer taşa döndü. Gülümsemesi çatık kaşlara, bakışları gaz yağı lambasının en derinine daldı. Dedeme döndü çakır gözlerini kısarak:

— Çavuş Baba, keşik de yarın döğül öbür gün bizde, haberiniz olsun.

 — Bereketiyle hayrolsun oğlum, dedi ve Hasan amcama döndü:

 — Elini yüzünü yu, iki sokum bişey yi de garnın doysun.

Herkes el pençe divan durdu Çavuşun önünde. Koca Yusuf dedem de "Hayrola Yaradanın bereketiyle," diye abisi Çavuş'a göz etti.

— Hadin toplanın da duamızı edelim.

Radyo hemen kapatıldı. Birden ortalık derin bir sessizliğe büründü. Kulaklarda camdan gelen çekirge cırcırı tınısı kaldı. Dedem, "Bismillah," dedi. Kurulan her cümleye "amin" dendi, cümleten. Çavuş dedem duayı bitirdi; peşine geçmişlerin ruhuna… Tekele gidecek tongalar ve kazanılacak paralar yerini rüyalara bıraktı.

Gecenin zift karanlığına uyanmak Allah’ın belasıydı. Yapraklar ezandan önce, uyur uyanık kırılırdı. Gün aydınlanınca ne kırabilirsin ne de dokunabilirsin; yoksa gövdeden kopuverirdi tüm yılın emeği. Güneş bir mızrak boyunu geçmeden namazını kılanlar geniş bir sofra kurardı. Elini yıkasan da ziftin karası, tütünün acısı her yerdeydi. Ekmek, peynir, domates, yumurta... Hepsi nasibini alırdı. Acı biber, ziftten daha az acıydı. Sofraların en tatsız, en acı haliydi. Kırılan tütünler küfelere basılır, ha babam de babam akşama kadar şişlere dizilir, tütün şişlerinden iplere aktarılır ve kuruması için cangallara asılırdı.

Büyük amcam Şerif’in kızı, lakabını babasından miras kalan mavi gözlerinden almıştı: Maviş. Hatice ilk gün kırılan tütünler dizilmeye başlamadan önce, şişleri dibeğin yanında, kırımından gelen Maviş’e teslim etmişti. Şişler ortadaki tütün öbeğinin üstüne kondu. Öbeğin etrafına dağılan herkes birer şiş aldı. Tütün öbeği azaldıkça başka küfe devriliyor, öbeğin küçülmesine izin verilmiyordu. Maviş dağıttığı şişleri kontrol ediyor ama şişler hep bir eksik kalıyor, kendi kendine söyleniyordu. Kimseye çaktırmadan eksik kalan şişi arıyordu. Küçük amcam, "İçmeye su getirsenize," diye seslendi. Hatice kalktı. Bacağını ovaladı. "Uyuşmuş bacağım," diye söylendi. Tütünlerin üstünden atlamaya çalıştı.

Güneş tam tepedeyken, yorgunluktan göz kapaklarının ağırlaştığı uğursuz bir anda; kırımdan gelen yaprakların altında kalan, ucu sivriltilmiş, pasını zift kaplamış tütün şişi Hatice’nin çıplak ayağına battı. Maviş gözlerini kapattı. Sadece yutkunabildi. Etin yarılma sesi, tütünün hışırtısına karıştı. Şiş, ayağın altından girip üstünden çıktı. Çocuğun feryadı tüm köyde yankılandı. Çocuk acıyla yere kapandığında, dizdiği ve dizemediği körpe yeşil tütünlerin üzeri kıpkırmızı, sıcak kanla bulandı. Yengemin göğsünden bir "Ah çocuğum!" çığlığı yükseldi yükselmesine ama sülalenin büyükleri sadece devrilen küfeye ve lekelenen yapraklara baktılar; "Önüne niye bakmıyorsun, iş zamanı!" dediler.

Öbeğin etrafında tütün dizen gelinlerin dilindeki ziftleri saçılmaya başladı. Küçük gelin Saliha dişlerini sıkarak, "Ben olsam ağzına çakardım, işi gücü bıraktırdı," diyerek büyük geline baktı. Büyük gelin Gülizar, elindeki ziftin kokusunu havaya savurarak Saliha’ya dik dik baktı: "Laf etme Saliha, anası yüz veriyor bunlara. Önüne baksaydı, kör müydün?" diye ekledi. Gülizar yengem, alnındaki teri silerken sıcaktan kızarmış yüzüne ziftin karasını bulaştırdı. Ağızlarında saçılan ise tüm evi kapladı..

Daha ilk tütün gününden, tütünün yeşil yaprağına çocuk kanı değdi. Yavrucağın etini yakan acı bir yana, işin yarım kalması hane reisleri için daha büyük bir dertti. Acıya edilen feryat, sadece acıyı yaşayanın payına düşerdi; taşrada bunu bir kez daha anladım. Yaşananlar, feryadımı duyacak kimse olmadığını çocuk gözlerime çaresizlikle kazıdı. Büyük yengem bana dönüp, "Ne bakıyorsun öyle, iğne sana mı battı?" diye çıkıştı. Sustum. O tütün iğnesinin aslında o an hepimizin çocukluğuna, etine, geleceğine battığını söyleyemedim. Amcam tabakasından kuru tütünden bir tutam aldık Kızcağızın yaralarına bastı. Kızcağız bir kez daha bağırdı kendini sıkıyor, gözlerine hakim olamıyordu.

Zaten hasat hiçbir zaman ortada kalmazdı; darıdan yarıya, sarıdan karaya, karıdan adama işler bir şekilde tamamlanırdı. Hatice'nin ayağından sızan kan kuruyup, yeşil yapraklardaki zift lekeleri ellerimize kazınırken bile o çark dönmeye devam etti. Erkek çocukları tarlada, kızlar ise evin bitmeyen temizlik tarafındaydı. Çamaşırlar hâlâ elde yıkanıyordu ve evin kızlarına en ağır yük burada biniyordu. Tarlanın ziftini de Hatice’nin o gün yırtılan esvabındaki kan lekesini de arıtmak yine o küçücük ellerin omzundaydı. Yaşına başına bakılmadan her kızın eline bir tokaç tutuşturulurdu. Allı morlu esvaplar, hane kalabalığının hiç bitmeyen çocuk bezleri... İçliklerden desen desen basma eteklere, entariden ipek fistana, gömlekten yün çoraba, mutfak bezlerinden yaşlı mendillerine, çarşaflardan halılara kadar her şey elden geçerdi.

Puar kenarında dere kazanlarının altı çatılır, çatılan kazana durmaksızın çamaşır atılırdı. Yeterince kaynayanlar demir leğende çitilenirdi. Toz deterjana Tursil derlerdi. Tursil'e bazen Arap sabunu, bazen de kazanın altındaki kül arkadaş kararınca katılırdı. Çamaşırlar çitilendikçe paklanır, paklandıkça tokaçlanırdı. Ağaçtan yapılan tokacın boyu omuzdan dirseğe kadar uzanırdı. Yedisinden küçük çocukların ayrı tokacı vardı. Üst yanı tümsek, alt yanı düz tahtaya sap da konunca tokaç adını alırdı. Bizimkilerde büyükten küçüğe her ele, her güce uyacak tokaç vardı. Tokaçla vur ha vur; dövülen çamaşırda ne kir kalırdı ne mikrop. Elle çitilendikçe köpüren çamaşırlar suyla güzelce durulanır, sıra sıra iplere asılırdı.

Kalabalığın çamaşırı biter mi? Kız çocuklarının başında üç dört yetişkin durur, en büyük gelin durumu kotarırdı. Kız çocukları güçlerine göre tokaçla çamaşırları dayaklardı. Kazandan son çıkan renklilerden sonra kazanın suyu boşalır, beyazlar sırayı alırdı. Kazanın altı tekrar çatılırdı. Suyu fokur fokur olunca çamaşır suyu katılırdı; elde kalın bir sopa, beyazlar bir sağa bir sola... İşi tamam olan, yandaki kazana, çamaşırların başı dönene kadar devam ederdi. Başı dönen çamaşırlar tüm kirlerini kusardı; renkler beyazın en beyazına varıncaya kadar... Tokaç sesleri şap şup devam ederdi.

Çamaşırlar puarın üst yanındaki bostana asılır, asıldığı yerlerin ortasına çağlık yapılırdı. Çağlık, çocukların yıkanma alanının adıydı. Eşikten beşiğe tüm çocuklar da o tütünün kirinden, yengelerin lafından, taşranın o ağır havasından sıyrılıp paklanırdı.

Bütün kirleri, mikropları temizleyen sular ise köyün her bir yanına dağılmış puarlardan, o puarlar da damar damar koca dağdan sızardı. Köyün girişinde iki zıvanalı Gâvur Puarı karşılardı insanı, kaynağını koca dağdan alırdı. Onun ilerisinde üç zıvanalı Okul Puarı da membaını Koca Dağ'ın ortasındaki Yarık Pelit’in düzünden alırdı. Köyün meydanında, namazlarda cemaatin abdest alması için on beş musluklu Cami Puarı dört kaynaktan beslenir; Cami Puarı'nın üç sokak altında beş zıvanalı Alt Mahalle Puarı, Cami Puarı'ndan suyunu alırdı. Bizim işler köyün sonundaki Orta Mahalle Puarı'nda tutulurdu. Çamaşırı da esvabı da orada yununurdu. Yununurdu yununmasına ya, köyün en tatlı suyu da buraya akardı. Koca Dağ'ın tepesinde bir ucu vardı hattın... Köyün sonunda bir de beş zıvanalı Son Çeşme vardı.

Köyün üst yanı, Küre Dağları’nın en doğusunun son zirvelerine yakın yerlere; alt yandan geçen derenin oluşturduğu vadinin günbakısına kurulmuştu. Biz çeşmelerin başında tütünün acısını, dillerin karasını buz gibi sularla yıkamaya çalışırken, yamacın karşısındaki mezarlık köydeki insanları sessizce selamlar, nasibini alana son durağı hatırlatırdı. İnsan kırımın acısıyla, tokaç seslerinin şap şupu arasında ömrünü tüketirken, Koca Dağ her gün o gölgesiyle tepemize çöker, insanlardan bir saat çalardı. Köyün batısında aynı zamanda girişi tutar, Her gün ömrümüzden çaldığı bir saat bizi karanlıkla erkenden baş başa bırakırdı.

KEŞİK

Keşiğe eşik kala avlu ana baba gününe döndü; fırın yakıldı, keşik yemeği telaşı başladı. Hayat kapısının önündeki iki ferik ile bir horozu yakalama işi bize kalmıştı. Dibeğin yanında Şerif Amcam’ın en büyük oğlu tavukları tek hamlede kesti, Maviş Abla’ma uzattı. Küçük amcamın ortanca oğlu İshak’la birlikte köyü turlayıp misafirleri yemeğe çağıracaktık. Çakmak taşım, her zamanki gibi cebimde yerini almıştı.

Avlu ırgıncağındaki koç boynuzlarına baka baka fırladık dışarı. Köyün tozlu yollarında bir yarış, bir yakalamacılık... Gâvur puarının yanındaki Hoca Dayı’nın evine doğru uçarcasına vardık. Önce ben öndeydim, derken İshak arayı açtı. Tepedeki güneş kimin umurunda? Bir aşağı bir yukarı, koştur Allah koştur…

Kahverengi, iki kanatlı kapının önüne nefes nefese vardığımızda ikimiz birden bağırdık:

— Ooo Hoca Dayı! Hoca Dayııı!

İçeriden kalın bir ses yükseldi:

 — Geliyim ha! Çatladınız mı? Bağırman!

Kapı gıcırdadı, siyah tokmak tık etti. Aralıktan sakallı bir yüz göründü:

 — Ne var, ne oldu?

Hoca Dayı annem tarafından akrabamızdı.

 — Akşam yemağne dedem seni çağırıy.

 — Akşam namazından sonra gelürüm. Selam söyle. Yaramazlık yapman, kulaklarınızı çekerim ona göre.

 — Tamam. Aleyküm selam.

Sıra Yaşar Dayı’nın evindeydi. Adımlarımızı hızlandırırken İshak’a döndüm:

 — Hoca Dayı’nın sakalları çok güzel döğül mü?

 — Ne güzeli oğlum ya?

— Güzel lan öyle dime. Emme sakallarından ben korkuyom.

 — Niye lan?

— Karıncaların çenesine hiç baktın mı? Hiç yüzlerini gördün mü? Ona benzetiym.

 — Lan git ya!

Omuzuma sertçe dokundu:

— Ebesin!

Tozu dumana katarak fırladı. Arkasından baksam da sıcağı yara yara öyle bir kaçtı ki, Yaşar Dayı’nın evine şipşak vardı. Arkasından yetiştiğimde ağzım kupkuruydu, ciğerlerim körük gibi işliyordu. Bağırmaya mecalimiz yoktu. Son bir gayretle kesik kesik:

 — Ayağım... takıldı lan... diyebildim. İshak kahkahayı bastı. Çatal, kalın, anlaşılmaz sesiyle.

Bizim patırtımıza içeriden Pali ile Kupay yaygarayla karşılık verdi. Havladıkça birbirlerini coşturuyorlardı. Yaşar Dayı’nın büyük torunu Yaşar kapıya çıkıp seslendi:

 — Ne oluy orda?

İshak’ın alnından süzülen ter gözüne kaçmıştı. Kirli avuçlarıyla gözünü ovuşturunca, yüzündeki toz çamura döndü:

— Anam! Yandı gözüm!

İçeriye doğru bağırdım:

— Yaşar Dayı yok mu?

— Dedem tarlada, ne yapıynız oğlum siz?

 — Akşam yemağne bize gelecekmiş. Dedem çağırıy...

— Tamam, söylerim.

İshak tam gözünü açıp elini bana uzatmıştı ki bir adım geri kaçtım. Üzerime atıldı:

 — Ebe! Yetiş yetişebilirsen.

— Ebeleyemedin ki oğlum! Eğildim, yerden bir taş alıp arkasından fırlattım.

Taş havayı yararak giderken zaman durdu. Pali ile Kupay'ın sesi bıçak gibi kesildi. İshak bana doğru dönerken daha “Ne demeye…” diyemeden her şey sustu. Havada giden taş ses çıkarır mı? Islık çalarak İshak’ın kafasına doğru ilerliyordu. Islık, sert bir çat sesiyle son buldu. İshak’ın başından sızan kırmızılık, terine karışıp boynundan aşağı hızla süzülmeye başladı. Ne "Nasılsın?" diyebildim ne de yerimden kımıldayabildim.

— Yandım anam!

Dünyanın ritmi aniden hızlandı. Hava ne kadar bunaltıcı ve sıcak olabilirdi ki? Güneşin kor alevi başımdan tüm vücudumu kapladı, derimdeki her gözenekten ter boşalıyordu. İshak öfke ve acıyla avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağzından küfürler saçılıyordu. Üzerime doğru hamle yapınca, ebelemece bir anda hayat memat oyununa döndü. Cami avlusuna doğru olanca gücümle koştum. Kendimi abdesthanenin tuvaletine attım. Kapıyı arkadan kilitledim.

İshak ne caminin farkındaydı ne de önündeki mübareklerin. Tuvaletin ağır, pis kokusu nefesimi kesiyordu. Kapıya bütün ağırlığımla yaslandım. Cebimdeki çakmak taşını avucumun içinde sıkabildiğim kadar sıktım.

Dışarıdan yabancı bir ses duruma müdahale etti:

— Napıynız orda, ne bağrıynız?

 — Ne olacak, mal başımı yardı! İçeri girdi. Göstercam gününü, patlatcam başını!

 — İçerde kim var?

— Kara çocuk kim olacak, kafasını yarcam!

Konuşan Arif Abi'ydi, sesinden tanıdım. İçeriden imdat dercesine:

— Abi benim. Burada kaldım, çıkamaym.

 — Naptın lan? Yarmışın ya çocuğun kafasını. Gel kafanı yıkayalım, dese de nafile; İshak kapıyı bırakmıyordu:

 — Ağzını kırcam onun. İçerden çıkmaycak mı?

Kalbimin güm güm atışı, İshak’ın kapı ardındaki öfkeli soluklarına karışıyordu. Eski yeşil boyalı tahta kapıya sert bir tekme indi. Kapı kırılmasın diye olanca gücümle yaslanıyordum.

— Çık lan dışarı! Gebertecem seni! Çık!

Korkudan nefesimi tuttum. Göğüs kafesim patlayacak gibiydi. Tam o sırada Arif Abi'nin sesi ortalığı kapladı:

 — Hahahyt! Şerif Buban geliy, vallah da billah da Şerif Buban geliy! Kan çeker İshak, kan çeker! Aha şurda yatan mübareklerden çekinmeyn mi? Allah’tan kork lan. Caminin kapında...

Kapıyı tekmeleyen ayak durdu. Soluk sesleri azaldı. Arif Abi, bir gölge gibi tuvalet kapısına yanaştı:

 — Kızıl horozun ahı tuttu seni lan! Bak sızan kırmızılığa bak. Tavuklar kesilirken sen neredeydin? Dibeğin yanındaydın değil mi? Avlu kan koktu, senin de başın kan koktu. Şerif Buban geliy işte! Eğer şimdi bu kapıyı kırar da içerideki sabiyi döversen, horoz gece rüyanda tepene tüner, aha bu mübareklerde seni seyreder. Horoz mahmuzlarıyla gözünü oyar alimallah!

İshak, Arif Abi’nin bu delice çıkışıyla bir an donup kaldı. Ayak sesleri kapıdan uzaklaşırken Arif vitesi daha da artırdı, fısıldadı:

 — Hem sen ne sanıyn? Deden fırını boşuna mı yaktırdı? Akşam sofraya başı yarık, eli kanlı oturusan, deden "Bu ne hal?" demez mi? Der! Sonra fırının örsününü kaptığı gibi ikinizi birden ne yapar? Şerif amcanın büyük oğlu bu sefer sizi keser ha! Hahahyt!

İshak’tan hıçkırığa benzer bir ses geldi. Küfürlerin yerini kem küm aldı:

 — Arif Abi, kafamı yardı hain! Baksana kanıyor... Dedem kızar mı gerçekten?

— Kızar ya! Sofranın bereketi kaçar. Ama dur, bak dinle... Başını çeşmede buz gibi suyla yıkayalım. Kanı durduralım. Akşam da keşik yemeğnde en büyük tavuk budunu sen kaparsın. Ama içerideki sıçanı döversen... İşler karışır, benden söylemesi.

Dışarıya kısa bir sessizlik çöktü. Arif Abi, İshak’ı kıvama getirmişti. Kapıya vurup bana seslendi:

 — İçerideki korkak sıçan! Sen de çık hadi. Çık dışarı, abinin kafasını yıkayalım, tatlıya bağlayın şu işi. Şerif amcan gelmeden temizleyin avluyu!

Dizlerimin bağı çözülmüştü. Kilidi yavaşça çevirdim. Kapı gıcırdadı. Dışarı çıktığımda gözlerim kamaştı. Arif Abi çoktan arkasını dönmüş, "Şerif Buban geliyor, mübarekler yattığı yerde rahat ediyo, horoz rüyaya giriyor!" diye mırıldanarak cami duvarının gölgesinde kaybolmuştu.

İshak, yalağın başında aceleyle akan soğuk suyla başını yıkıyordu. Suyun rengi pembeye dönmüştü. Kanama durmuştu. Yanına mahcup ve ürkek adımlarla yaklaştım. Başını kaldırdı, gözleri hâlâ kırmızıydı ama vahşi öfke soğuk suyun serinliğine bıraktı kendini. Yüzünü kurularken burnunu çekti:

— Amma hızlı attın lan mandagöz... Deli Arif haklı, dedem görürse ikimizi de oyar.

 — Valla bilerek olmadı İshak abi...

Eliyle başındaki şişliği yokladı, ergenliğin kalın, çatallı sesiyle hafifçe sırıttı:

— Yürü hadi. Horoz moroz rüyama girmesin şimdi... Ama eve gidene kadar ebe sensin, hayatta yakalayamazsın!

Köyün tozlu yoluna doğru fırladı. İshak önde ben arkada, tozu dumana katarak bizim avludan içeri daldık. Ortalık iyice karışıktı. Fırından taze ekmek ve tavuk kokuları ağzımın suyunu akıttı. Şerif amcamın büyük oğlu üstünü başını düzeltiyor, Maviş ablam mutfağa hararetle tepsileri taşıyordu. İshak’la göz göze geldik; başındaki şişliği saçlarıyla iyice kapatmıştı. Neyse ki dedem telaştan üstümüzü başımızı fark etmedi. Kadın Annem durumu anında çaktı. Yanımızdan geçerken durdu, önce İshak’ın gizlemeye çalıştığı yarayı fark etti:

— Çocuğum kafanı kim yardı? sonra benim üstümdeki çamura baktı. Kaşları çatıldı:

— Ne ulan bu haliniz? Doğruyu deyin, yoksa babanızı çağırırım. İshak’ın bakışları yere düştü:

— Valla yengem, biz sadece ebelemece oynuyorduk…

Kadın Annem inanmadı, parmağını sallayarak babama doğru seslendi:

— Herif! Bak hele şunlara. Üstleri başları kan içinde!

Babam, ayak sesleri avluda yankılanıyordu. Yüzündeki ciddiyeti görünce ikimizin de dizlerinin bağı çözüldü. Eliyle arkadaki boşluğu işaret etti:

— Geçin bakayım kuruluğa. Geç geç! Kuruluğun gölgesine sığındığımızda babam karşımıza dikildi. Gözleri alev saçıyordu. Önce İshak’a döndü, sesini yükseltmeden tane tane sordu:

— Başındaki ne İshak? Kim yaptı?

İshak ürkekçe beni işaret etti:

 — Kara çocuk yaptı emmi... Taş attı. Kafamı yardı.

Babam bu sefer bakışlarını bana çevirdi. Göğsüm sıkışıyordu.

 — Doğru mu lan? Taş mı attın sen abine? Ya gözüne gelseydi, ya kör etseydin abini?

Korkudan yutkundum, sesim içime kaçmıştı:

— Baba... Bilerek olmadı.

Babam lafımı bitirmeme izin vermedi. İshak’ın başındaki yaraya bakıp bir an durdu. İshak’ın canı zaten yanıyordu. Yüzü küçüldü. Babam onun kolundan tutup hafifçe kenara çekti:

Sen geç şöyle bakayım İshak. Önce İshak'ın omuzuna dokunup iki tokat aşk etti:

İshak sessizce kenara çekilirken bana "Geçmiş olsun" der gibi acıyan gözlerle baktı. Şimdi babamla baş başaydım. İkişer tokat ortak paylaşımımız olacaktı güya; ama İshak aradan sıyrılınca, ihale tamamen bana kaldı.

İlk tokat yanağımda patladığında kulaklarım çınladı. "Baba!" diyecek oldum, üçüncüsü diğer taraftan geldi. Ne olduğunu anlayamadan babam cezayı dörde katlamıştı bile. Söyledikleri çokta anlaşılır değildi. Yüzümün yangısı, kulaklarımın, çınlaması, başıma oturan öküzler…. Kuruluktan çıkarken hıçkırıklarımı tutmaya çalışıyordum. Suratımda kızarmadık, yanmadık yer kalmadı. İshak’ı gölge gibi takip etmeye çalışıyordum.

Eve girdiğimde Şerif Amca’mın ayağındaki eski çaputun sargısının küflü ve çürüyen kanla karışık nekes kokusu ortalığı kaplamıştı. İshak bana baktı. Hızlıca mutfağa kaydı.

— Ne oluy lan burada.

Maviş’in ağlamaklı, sol yanı kızarık yüzü... Elindeki süpürge ile küreğe topladığı beyaz bir şey vardı. Beyazlığın arasında kırık çanak parçaları görünüyordu. Yüzünden süzülen birkaç damla yaş ile yerleri süpürdü. Fokurdayan çorba tenceresine derin derin bakarak kürekteki, çanak kırıntılarını ve tuzu çöp kovasına boşalttı. Elinin tersiyle yüzündeki yaşları sildi. Kaşlarını çattı, bir daha konuşmamak üzre. Fokurdayan tencereden bakışlarını ocağın yanındaki odunlara döndürdü.

—Naraynız burda, gidin gözüm görmesin!

Eline aldığı bir iki parça odunu ocağa fırlattı. Ateşin çıtırtıları, kıvılcımlar arasından yan odaya geçtik. Geri döndüm.

— Canım Mavişim, ağlama.  Diyerek yanına sokuldum. Ona dokunmam ile gözlerindeki mavilik daha da koyulaştı.

Maviş ablamın elindeki odunları ocağın harlı ateşine fırlatıp bizi kovmasıyla, İshak’la birlikte adeta parmak uçlarımızda yürüyerek yan odaya geçtik. Kapının eşiğinden geriye baktığımda, ocağın sarı-kızıl ışığı yüzündeki buğulu yaşları parlatıyordu ama ağzını bıçak açmıyordu. Maviş’in suskunluğu, odadaki kaynayan çorbanın fokurtusuna inat ediyordu.

İshak, başındaki şişliği tamamen unutmuş gibi kapı aralığından mutfağı süzüyordu. Dirseğiyle böğrüme dürttü:

— Maviş Aba’nın yanağına nolmuş, gördün mü? Yutkundum. Az önce babamdan yediğim tokatların yangısı hâlâ yanağımda alev alevdi. Mutfaktaki kırık çanak parçaları ve dökülen tuz kafamı daha çok karıştırmıştı. — Gördüm...Çanak kırılmış İshak abi. Ama Maviş abam kırmaz ki, hem niye ağlasın?

İshak kaşlarını çattı, gözlerini odanın köşesinde, eski bir çaputun içinde küflü kan kokusu yayan Şerif Amcamın sargılı ayağına çevirdi:

— Şerif Bubamın ayağna nolmuş? İçerde bir hırgür kopmuş belli. Maviş abama, bubam mı vurdu lan yoksa? Kadın Annem babamı çağırmadan evvel içeriden bir ses geldiydi.

— Yok lan, dedim sesimi titretmemeye çalışarak.

— Hem Maviş ablamın gözleri göğermiş, ağlamaktan ellame. Korkuym lan ben. Ne oldu ki içeride?

İshak başını salladı, merak ikimizin de damarlarına tozlu yollardaki ebelemece oyunundan daha hızlı yayılıyordu. Kapıya doğru bir adım attı:

 — Dur hele, Maviş şimdi ocağa odun atıp duruyor, gıkı çıkmıyor. Gel gizlice kuruluğun arkasından dolanıp mutfak penceresinin dibine yatalım.

Maviş ablamın tek bir kelime bile etmeden ocağın ateşini hırsla besleyen hali arkamızda bir bilmece gibi duruyordu. Haklıydı İshak; bu suskunluk bizi yiyip bitirecekti. Yanağımın acısını unutup İshak’ın peşine takıldım.

Mutfak penceresinin altındaki gölgede, nefesimizi bile Şerif Bubamın odasına duyurmaktan korkarak bekliyorduk. İçeriden gelen inleme sesleri kuruluğun serinliğine karıştıkça içimde tuhaf bir his büyüyordu. Az önce bizi azarlayan, Maviş ablamın yanağını kızartan bu adamdan deliler gibi korkuyorduk; içten içe hak veriyordum. O olmasa bu koca avluyu kim düzene sokardı ki? Sert olmasa, köyün yaramazları tepemize binmez miydi?

İshak, pencerenin çatlağından gözünü ayırmadan fısıldadı:

 — Kara çocuk... Şerif Bubam içeride ayağını sıvazlıyor, vallah içim parçalanıyor. Ayağı acıyordur değil mi? Bak akşama eksik kalmasın diye bağrıy. Maviş abama vurduysa da bi bildiği vardu.. Bak, misafirler gelince sofra eksik olmasın diye yapıy.

Başımı salladım. Yanağımda babamın tokatlarının sıcaklığı henüz geçmemişti ama…

 — Şerif Buba’mın evdeki herkese bağırması lazım. Bizi dövse de bağırsa da biz onsuz ne yaparuk?

— Doğru söyleyn, gözlerim dolarak. Şerif Amcam olmasa Hoca Dayı bu akşam buraya gelü mü hiç? Maviş abam da anlar yakında.

—Bubam kızsa da bizi korumak için kızıy. İçeri girip, kızma bize buba diyesim var.

İshak bana döndü, fısıltıyla:

— Akşam keşik yemağinden sonra en köpüklü kahveyi bubama vericam, en iyisi onun hakkı. Bize vurur da sever de... Bubamızdır ne yapsa yeridir.

Mutfaktaki Maviş ablamın suskunluğu artık bize bir bilmece gibi gelmiyordu; Şerif Babamın haklı öfkesine karşı gösterilmesi gereken mecburi bir saygı gibiydi. Biz, bizi korkutan karanlığına çoktan sevdalanmıştık.

Akşam ezanı köyün tozlu sokaklarında yankılanırken, dedem, Koca Yusuf dedem ve Şerif Amcam cemaatle birlikte camiden döndü. Avlu bir anda kalabalığın uğultusunda kayboldu. Namaz öncesinde, yaşça büyük amca çocuklarım sofraları hazırlamıştı. Abimde aralarında işlerin ucundan tutuyordu. Selamlık odasına erkekler için tam üç büyük sini kurulmuş, ekmeğinden tuzuna kadar noksansız dizilmişti. Kadınlar ve sığırtmacın karısı ise ocağın harlı ateşinin yanında kurulan sofradaydılar. Dışarının uğultusunu gizleyen ateş çıtırtıları ve kaynayan yemeklerin fokurtusu eşliğinde yiyeceklerdi keşik yemeğini. Cemaat tesbih taneleri gibi sinilerin etrafına yerleşti, kaşık sesleri avluyu selamlığı, evi, avluyu her yeri doldurdu. Üç tesbih selamlığın ortasında hanemizden birer imame ile oturuyordu. Şerif Amcam, babam, Koca Yusuf imame gibi dimdik oturdukları sofrayı ve dışardaki hizmetkarları sadece kaş ve göz işaretleri ile yönetiyorlardı. Hepimiz sülaledeki herkes bu sessiz dili çok iyi bilirdi. Köyde bu dil herkesi hayran bırakırdı.  Sığırtmaç ise her zamanki dörde katlanmış diz çökmüş vaziyette, kapıya en yakın sofranın en ucuna sessizce ilişmişti. Gözleri kapıdaydı, birini bekler gibi sabırsızdı. Yediğim tokatların yangısı yanağımda, hıçkırıklarım boğazımda kalmışken kendimi saklamak istiyordum. Çakmak taşımı elime aldım. Hayat duvarının yanında bir tavuk gülke yatmış, "Gurk" diye kendini belli etti. Bir iki adım öteye karanlığın her detayı sakladığı bir kenara oturup yüzümün yangısının geçmesini bekliyordum. Ocaklı odanın kapısı hafifçe aralandı. Maviş ablam, hararetli mutfağın buğusundan, kadınların gürültüsünden uzaklaşarak sessizce hayattan süzüldü. Kimse fark etmedi onu; bir nehir gibi akan yemek telaşı herkesi akıntının içinde yemeğin lezzeti ve kaşık seslerine boğuyordu. Maviş Ablam, üzerinde beyaz entarisi, beyaz baş örtüsü, usul usul avluya doğru süzülüyor, baş örtüsünden aralanan uzun boynu ortaya çıkmış, başı öne eğik ilerliyordu. Beni bile fark etmedi. Kara tavuğun "gurk" sesini tekrar duydum. Maviş bu sesi bile duymadı. Dış kapının hemen yanındaki çalı süpürgesine doğru uzandı. Tam süpürgenin sapını kavradığı an, dış kapı yavaşça aralandı.

Uzun boylu karanlıkta pek belli olmayan bir eğrelti belirdi. Delikanlı kalabalığın kargaşasına takılmadan aceleyle içeri adım atmıştı ki, tam kapının eşiğinde Maviş ablamla burun buruna geldi. Açık kapıdan vuran ışık huzmesi gelen eğreltiyi netleştirdi. Aydınlıkta sadece Maviş ve yabancı vardı.

Çavuş Dayı’nın evi buramı? Sesin sahibinin kapıdan zor sığan uzun boyu, gözaltı kemiklerinin belirginliği, kalın çenesi, tüm ışığı emen kara gözleri netleşti.

Maviş ablam, duyduğu bu yabancı ve tok sesle bir an duraksadı; eliyle tülbentini düzeltti. Titreyen elleri seçebiliyordum. Yüzünde anlamsız bir gülümseme gamzesini ortaya çıkardı. Birden çehresi değişti sertçe;

Bura! Elindeki çalı süpürgesini usulca duvarın kenarına bıraktı. Yere bakan başını ilk kez yukarı doğru kaldırdı. Kapıdan zor sığan dağ gibi delikanlıya bir şeyler oldu. Maviş ablamın dumanlı mavi gözleri, onun tüm ışığı emen kara gözlerine dikildiğinde, sert duruşu gözle görülür bir biçimde çatırdadı. Kalın çenesi hafifçe kasıldı, sağ ayağı kapı eşiğinde öylece asılı kaldı. Ne yapacağını bilemez gibi bocaladı. Az önce sorduğu soru dudaklarının arasında eriyip gitti; Dik omuzları bir anlığına gevşer gibi oldu, bakışlarındaki ışığı emen karanlık derin bir şaşkınlığa bıraktı yerini.

Delikanlı kara yağız heybetiyle bocalarken, Maviş ablam suskunluğunun arkasına saklanarak anlamsız yüz ifadeleriyle delikanlıya bakmaya devam ediyordu. Hayat duvarının dibindeki karanlığın içine saklanıp, nefesimi bile unutup bu sessizliğin tek şahit ben oldum. Ne kaşık sesleri kaldı kulaklarımda ne de Şerif Amcamın hırıltılı sesi...

 

Zamanın daracık ışık huzmesinde asılı kaldığı saniye, kara yağız oğlanın selamlığa doğru atmaya çalıştığı adımla parçalandı. Gözlerini ablamın dumanlı maviliğinden güçlükle ayırıp öne doğru hamle yaptı. Sağ ayağı, iki kanatlı kahverengi kapının ahşap eşiğine takıldı. Kapıdan zor sığan, dağ gibi yiğit, dengesini kaybederek avlunun taş zeminine kapaklandı. Kusursuz iki silüet bir anda dağıldı.

Havada asılı duran efsun, buz gibi bir gerçeklikle un ufak oldu. Düşüşün çıkardığı tok ve ağır ses avlunun duvarlarında yankılandı. Maviş’in şaşkınlık içinde uzattığı eli tuttu. Delikanlı bir an elektriğe kapılmış gibi titredi. Düştüğü yerden adeta bir yay gibi gerilerek, saniyeler içinde kendi gücüyle doğruldu. Toza belenen üstünü başını tek bir sert hareketle silkeledi. Yüzünde utançtan ziyade şaşkınlık vardı. Düştüğünün farkında bile değildi. Arkasını dönüp merdivenlere yönelmeden evvel, Maviş ablamla gözleri son bir kez, bu defa bocalama olmadan, "Düştüm ama yıkılmadım," dercesine sertçe çarpıştı. Hayatın taş zemininden doğrulup ışık huzmesinin vurduğu kapıya doğru ağır ve vakur adımlarla yürüdü. Merdiven basamaklarını adımlarken ayak sesleri uğultuya karıştı. Işık huzmesinde Maviş Abam yalnız kaldı. Maviş’in belli belirsiz gamzesi bir görünüyor bir kayboluyordu. Kaşları yay gibi gerilip gevşiyordu. Süpürgeyi Hızlıca kaptı. Merdivenlere yöneldi. Ortalık tenhalaşınca kara tavuğun ‘’Gurk’’ sesi belirginleşti. Yemek sırası bize gelmiş olmalıydı. Bize sıra gelmese bile en azından bir tıkım ekmek… Tüm günün yorgunluğu midemin gurultularına döndü. Selamlık odasındaki üç büyük sininin başında oturan cemaat, başlarını kapıya doğru çevirdi. Ortamda ne bir kibir ne de dışlayan bir bakış vardı; hayat kendi doğal, samimi ritmine dönüyordu. Dede’min göz işareti ile sofradaki yerimi aldım.

Dedem, kır sakalını eliyle sıvazlayarak delikanlının gözlerine bakıyordu:

— Oğul adın neydi?

— Civan adım Çavuş Dayı. Deyince. Sığırtmaç araya karıştı.

—Benim en büyük oğlum Çavuş Dayı askerden bu sabah geldi.

— Hoş geldin Efendi yeğen. Selamlığın kaşık sesleri hoş geldin yağan, hoş geldin deli kanlı coşkusuna döndü. Bıçkın delikanlıyı gözler derin derin süzüyordu. Odada ki herkesin aksine parlak temiz yüzü ışığı yansıtıyordu. Sivri burnu, kömür karası gözleri, yay gibi gergin kaşları, geniş alnı belli ediyordu.

— Afiyet olsun Yağnim. Hadi ye yemağni.

Bereketli olsun Dayı. Rabbim kesenizi bol tutsun diye karşılık verdi. Sesinin dolgunluğu her konuştuğunda gözler delikanlıya döndürüyordu.

Köylüler delikanlıya hemen babasının yanında, sofranın en ucunda yerini almılmıştı. Bizim sülalenin herkesi hayran bırakan kaş-göz dili yerini tam bir misafirperverliğe bırakmıştı. Koca Yusuf dedem, gencin omuzlarındaki dikliğe ve yüzündeki sert ifadelere bakarak gülümseyerek sordu:

— Ee anlat bakalım oğul, askerliği nerde yaptın? Delikanlı, o tüm ışığı emen kara gözlerini dedemin gözlerine saygıyla bakarak cevap verdi:

— Erzurum’da yaptım. Bu cevapla birlikte sofradaki kaşık seslerine askerlik uğultusu eklendi. Köylüler, varlığından bile haberdar olmadıkları bu dördüncü çocukla tek tek tanışıp hal hatır sormaya başladılar. Bu sükunet ve normallik, kapı önünde yaşanan ayak takılmasını bilmiyordu.

Tartışma

Yorumlar

2 yorum

Yoruma katılın

Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Devam et

Benzer yazılar