Oda, zamanın birbirine dolandığı bir düğüm gibiydi. St. Petersburg’un o meşhur gri sisi, pencerelerden içeri sızıp mobilyaların üzerine sinmişti. Köşedeki eski gaz ocağı, bir hastanın son nefesleri gibi ritmik ve hırıltılı sesler çıkarıyordu. Masanın etrafında üç kişiydik ama aslında sadece “Ben” vardım; farklı zamanlardan kopup gelmiş, aynı fiyaskonun üç farklı perdesi.
En gencimiz, sekiz yaşındaki halim, masanın kenarında ayaklarını sallayarak oturuyordu. Gözlerinde henüz o meşhur Rus melankolisi yoktu, sadece saf bir hayal kırıklığı vardı. “Neden her yer bu kadar kirli?” diye sordu çocuk sesindeki o can yakıcı dürüstlükle. “Büyüyünce her şeyin camdan ve ışıktan olacağını sanıyordum. Ama burası sadece rutubet ve yarım kalmış cümleler kokuyor.”
Karşısında oturan on yedi yaşındaki halim, üzerinde fazla büyük gelen siyah parkası ve ellerindeki bitmek bilmeyen titremeyle ona baktı. O, dünyanın tüm adaletsizliğini tek bir sırt çantasında taşıyabileceğine inanan o öfkeli ve kırılgan ergendi. “Çünkü dünya bir cam saray değil, bir toplu mezar,” dedi sesi çatallanarak. “Bak bize; insan bazen kendi hayatının bile bir fazlalığı haline geliyor. Ne kadar çok okursan, o kadar çok parmaklık görüyorsun etrafında. Biz sadece birer sistem hatasıyız, kodun arasına sızmış ve silinmeyi bekleyen birer fazlalık.”
Ben, yani şu anki halim, masanın ucundaki boş bardağı parmağımla çeviriyordum. Otuzlu yaşların o tozlu bilgeliği omuzlarıma binmişti. Artık ne sekiz yaşındaki gibi şaşırıyordum ne de on yedisindeki gibi öfkeliydim. Sadece çok yorgundum. “Gereğinden fazla anlam yüklüyorsun bu kedere,” dedim on yedi yaşındaki halime. “Hayatta hiçbir şey, olması gerektiği kadar kötü değildir. Sadece biz, o kötülüğün içinde bile kendimize başrol arayacak kadar narsisistiz. Aslında kimse bizi izlemiyor, kimse bizim için üzülmüyor. Biz sadece kendi sessizliğimizde boğuluyoruz ama ayağa kalksak su dizimize bile gelmiyor.”
Tezatlık tam buradaydı. Masada oturan çocuk, geleceği bekliyordu; ergen olan, geçmişi yakmak istiyordu; ben ise sadece saatin durmasını arzuluyordum. Üçümüz de aynı bedenin içinde farklı dillerde susuyorduk. Çocuk halim, masanın üzerindeki paslı makası eline aldı, sanki hayatın o karmaşık ipini tek bir hamlede kesecekmiş gibi.
“Korkuyorum,” dedi çocuk. “Öyle bir yalnızlık içindeyim ki, odada kendimden başka birinin sesini duymak beni artık iyileştirmez, sadece korkutur. Çünkü duyacağım her ses, aslında benim olmayan bir hayata ait olacak.”
On yedi yaşındaki ben, hırsla masaya vurdu. “O zaman bir şeyler yap! Ya yak bu odayı ya da çık git!”
Ona acıyarak baktım. “Çıkıp nereye gideceksin? Dışarısı da burası gibi. Her mutlu insanın kapısının arkasında elinde çekiçle duran biri olmalı ama bizim kapımızda kimse yok çünkü o çekiç bizzat bizim hafızamız. Hatırladığın her an, o kapıya vuruyor.”
Sessizlik, odadaki tütün dumanı gibi üzerimize çöktü. Çocuk uykulu gözlerle bana baktı, ergen olanın öfkesi ise sönmüş bir sigara gibi masaya dağıldı. Onları kendimden, kendimi onlardan kurtarmalıydım. Bu üç kişilik yalnızlık tiyatrosu artık kapanmalıydı.
Mutfaktaki küçük, isli ocağa doğru yürüdüm. Parmaklarım soğuk metalde gezindi. Bir yanda bu üç farklı “Ben”i tek bir karanlıkta birleştirip yok etme fikri, diğer yanda ise damağımda bırakacağı o kısa ama sıcak tesellinin vaadi…
Kibriti çaktım. Alevin yansımasında üçümüzü de gördüm: Umut eden, öfke duyan ve vazgeçen. Camus’nün o meşhur, bıçak sırtı sorusu odanın içinde yankılandı.
“Kendimi mi öldürsem, yoksa bir bardak kahve mi içsem?”
Cezvenin içine suyu koydum. Belki de yaşamak, bu üç adamın birbirini öldürmesine izin vermeden bir bardak kahveyi beraber içebilme becerisiydi.
📌 Okurken arka planda çalması şiddetle önerilir...
https://youtu.be/InyT9Gyoz_o?list=RDInyT9Gyoz_o





Tartışma
Yorumlar
Yoruma katılın
Yorum yazmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.
İlk yorum için alan hazır
Bu yazı hakkındaki ilk düşünceli yorumu siz yazabilirsiniz.